Mehmet Bedri Gültekin – BABÜR ŞAH

babür şah
Türk tarihinin en önemli ve ilginç kişiliklerinden biri hiç şüphe yok Babür İmparatorluğunun kurucusu Babür Şah’tır. Hakkındaki bilgilerimizin esas kaynağı, kendisinin yazdığı Babürname’dir. Şair, yazar, sanat eleştirmeni, savaşçı, kılıç ustası, usta süvari, komutan, devlet adamı. Bütün zorlukları en başta kendisi göğüsler. Devlet yönetiminde mutlaka etrafında bulunanların fikirlerini alır. Şakacı ve iyi bir aile babası. Hayatın akla gelebilecek bütün zorluklarını yaşamış, defalarca ölümün kıyısından dönmüş.

İlk yılları
Babür Şah Fergana vadisindeki Andican şehrinde 1483 yılında doğdu. Babası Timur’un soyundan Ömer Şeyh Mirza, annesi ise Cengiz Han’ın oğullarından Çağatay’ın soyundan Yunus Han’ın kızı Kutluğ Nigâr Hatun’dur.
Çocukluğu ve gençliği var olma ve yaşayabilme mücadelesiyle geçti. Hicri 906 yılında (M. 1500-1501) Semerkant’ı aldı. Üzerine gelen Özbek Şaybek Han’la Serpül’de meydan savaşı yaptı. Yaklaşık bin kişilik ordusu vardı. Savaşın sonunda 10-15 kişi ile Kühek nehrini geçerek Semerkant kalesine çekildi. Aylar süren kuşatmada yardımına kimse gelmedi. Yiyecekleri tükendi. Ailesi ve bazı adamlarıyla gizlice kaleyi terk etti….
Hemen sonra Babür Şah Hicri 908 (M. 1502-1503) yılında Ahsi kalesinde Sultan Ahmet Tenbel tarafından kuşatıldı. Sonuç olarak 20 – 30 adamı ile kaçabildi. Kalenin hemen dışında yapılan vuruşmanın ardından, 8 kişi olarak peşlerinde Ahmet Tenbel’in adamları olduğu halde kaçtılar. 8 kişi teker teker takipçiler tarafından saf dışı edildi. Babür Şah ısrarla kendisini takip eden iki kişi tarafından günler sonra esir edilmek üzereyken yetişen adamları tarafından kurtarıldı. (Reşit Rahmeti Arat, Babürname, Babür’ün Hatıratı, MEB y. 2.b. İstanbul 1982, s.168)

Lider Babür
Fransız tarihçi Jean Paul Roux, “Bir önderde olması gereken bütün özellikleri kendisinde toplamış” dediği Babür Şah’ı şöyle anlatıyor:
“Babür fiziksel ve manevi olarak her türlü yeteneğe sahipti. Fiziksel gücü efsanevidir. Kılıç ustasıdır, okçulukta rakibi yoktur, mükemmel bir at binicisidir ve atlarını, eğer onları sevmemişse, daha yorulmadan çatlatır. Kimsenin olmadığı kadar iyi bir avcıdır, avını bile zorlar, doğan ya da şahinle avlanmaya uzun süre sıcak bakmaz, elbette şahinlerinden birine tutkun olmadığı sürece. Yüzerek nehirleri geçer, kar ve buzda askerlerine yolu bizzat açar. … İki savaş arasında avlanırken, hatta kimi zaman yollarda, şiir yazmak için durur ya da gözlemlerini yazıya döker. Son derece engin bir kültüre sahiptir. Bir hukukçu olarak yasaları çok iyi bilir.
“Bir sanatçı olarak da çok sert bir eleştirmendir, ancak coşkulu bir yazardır; ressamlar ve yazarlar hakkındaki yargıları daha sonraki dönemlerde saygın eleştirmenler tarafından da dile getirilecek, kabul edilecektir. Eğer yolunun üzerinde bir tarihi eser varsa ziyaret etmeden asla yoluna devam etmez… Okumaya o kadar tutkundur ki, kendisini unutarak bütün gününü kütüphanede geçirebilir, öyle ki komutanları pek çok kez bu nedenle ortadan kaybolduğu için endişelenmişlerdir. İster vahşi, ister evcil olsun doğa ve mahlukat onu büyüler. Çiçekleri inceleyerek saatler geçirir. Hindistan’daki haleflerinin bakıp büyütecekleri muhteşem bahçeleri, kuşkusuz Babür’ün bahçelere olan tutkusuna borçluyuz.
“Bünyesinde bir insanın sahip olabileceği tüm zayıflıkları ve tüm yüce nitelikleri toplamış gibidir. Ötekilerden farklı bir duyarlılığa sahiptir. Modern bir gencin dahi yadsıyamayacağı şekilde muzipliğe ve şakacılığa eğilimli olduğundan, bu özelliğinin kırıcılığa kaymaması için özel bir dikkat sarf eder. Herkesin inancına saygılıdır, eğer bir misafirini şaşırtacaksa zevklerinden bir bölümünü hiç duraksamadan feda edebilir. Ailesini, sever. Eşine büyük bir nezaketle davranır. Vefat eden yakınlarının ardından büyük bir acıyla ağlar! Ölümü korku içinde beklemez! Ve geçmişi, terk etmek zorunda kaldığı ülkesini düşündüğünde özlemle dolar! Oğluna göndermiş olduğu mektup son derece mükemmel, ince, ölçülü ve seçkin bir üslupla yazılmıştır…
“Vakayinamesi (Babürname) Çağatay Türkçesinin en güzel örneklerinden olan bu eser aslında bir itirafnamedir. Hindistan’daki tek askeri harekâtı, onu büyük fatihler arasına sokmuştur.
“Sonunda sevgili Semerkant’ından vazgeçerek Kabil krallığını kurar. Hindistan’ı kontrol etmesini sağlayan bu şehirdir. Dört ya da beş yıl boyunca Hindistan’ı yağmalar. Sonra bir gün büyük bir maceraya atılmaya karar verir. 17 Kasım 1525’te Kabil’den yola çıkar, oldukça az sayıda adamı vardır, yaklaşık 12 000 askerle Hayber geçidinden iner, İndus ırmağını geçer ve Sialkot ve Malwa’yı ele geçirir. 20 Nisan 1526’da Panipat’a saldırır. (Hindistan’ın kaderi defalarca bu bölgede yazılmıştır.) İhrahim Ludi’nin 100 000 savaşçısı ve 1000 filiyle karşı karşıyadır. Bu savaştan galip çıkarak 21 Kasım’da Delhi’ye girer. Bengal’de dahil olmak üzere Kuzeyin tüm ovaları Babür’e teslimdir.
“Dört yıl sonra 26 Aralık 1530’da ölür… Bugün Kabil’de mütevazılığıyla Hümayun’un ve Tac Mahal’ın yüzünü kızartan bir kabirde yatmaktadır. Torunu mezar taşına şunları yazmıştır: “Sabah güneşi gibi, ruhların imparatorluğu ve bedenlerin dünyasını fethetmiş ve sonra gökyüzüne yükselmiştir.

MEŞHURLAR içinde yayınlandı | Tagged

REFİKAM TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ

Türkler arasındaki takma ismi refikaydı.Kimse gerçek adını bilmiyordu.Adatepeli bu rum güzeli hem Türkler hemde Rumlar tarafından çok sevilirmiş.Refika güzelliğinin yanı sıra çokta neşeli bir kızmış.Düğünlerde şarkı söyleyip dans edermiş.Yalnızca adatepe de değil
Refikanın güzelliği ve iyilikseverliği çevre köylerde de dillere destanmış.Zeytin zamanı Refikanın çalıştığı tarlalarda köylüler hem zeytin toplar hemde refikanın şarkılarını dinlerlermiş.Düğünlerde mutlaka Refika baş misafir olarak çağrılır.şarkı söylettirilip,dans ettirilirmiş.Çoğu hiristiyan olan adatepe köyünde Türklerle Rumlar barış içinde bir arada yaşamış.Ama 1. dünya şavaşı tüm Anadolu ya olduğu gibi Adatepeye de feleketler getirmiş.İki halk arasında başlıyan soğukluk giderek çatışmaya dönüşmüş.Yaşanan tüm kargaşaya rağmen Refikayı yine de Türkler çok sevmeye devam etmiş.
Savaştan sonra Türk ve Yunan hükümetleri karşılıklı nüfüs değişimine karar verince Refika da mübadeleyle Yunanistana giden Anadolu Rumlarından olmuş,ayrılışı Türkler arasında büyük üzüntüye yol açmış. O gittikten sonra bile adına türkü yakılmış ve her fırsatta,özellikle düğünlerde onun türküsü okunup,onun adına dans edilmiş. Bu gelenek Adatepe köyünde hala devam etmektedir.
Adatepe zeytin yağ müzesi kuran üç ortak bu efsaneyi dinledikten sonra Refikanın izini bulmak için Yunanistanın Sakız adasına yerşetiğini duyup oraya giderler.Efsaneye göre Refika Burada Yapılan güzellik yarışmasında birinci olmuş faka hiçbir izine rastlanılmamış,sadece antika dükkanında bulunan güzel bir kız resmi ilgi çekilinip Adatepeye getirilip yaşlı köylülere gösterilerek Refikanın O resimdeki kız olduğuna karar verilmiş.Bunu üzerine çağlar boyu insanlara güzellik ve sağlık veren saf ve doğal Adatepe zeytinyağlarının etiket resminde Refikayı Ölümsüzleştirilmiştir.
Küçükkuyu(Adatepe köyü)Çanakkale

REFİKAM

Adatepe yolunda aman da refikam
Altın saat kolunda
Ay gibi doğdun karşıma sürmeli gözlü refikam
miralay kızımısın

Dereler aşmak ister aman da refikam
Al yanak yaşmak ister
Benim divane gönlüm sürmeli gözlü refikam
yare kavuşmak ister

Derelerin uzunu aman da refikam
Kıramadım buzunu
Aldım çerkez kızını sürmeli gözlü refikam
Çekemedim nazını

söz-müzik Anonim
yöre-küçükkuyu/Ç.kale

Türküler ve hikayeleri içinde yayınlandı | Tagged

Hangi balık ne zaman yenir ?

hangi balık ne zaman yenir

Görsel | Posted on by | Tagged

DOĞU PERİNÇEK – “Türküm” demenin değeri

BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’a binlerce teşekkür, bu millete “Türküm” demenin değerini öğretiyor.

Sınıf nedir, tarih nedir, süreç nedir, millet nedir, Türk milleti nedir, hangi çağdayız, Ezen nedir Ezilen nedir, devrim nedir, bunları bilmeyen yüzeysel solcularımız bile, ellerine ay yıldızlı al bayrağı almasını öğrendiler. Yakında o ellerindeki bayrağın Türk bayrağı olduğunu da öğrenecekler. Derken Türk olduklarını da öğrenecekler. Elinizdeki bayrağı perde gibi tutmaz, dalgalandırmasını öğrenirsek, sıra gelir Türk olmayı öğrenmeye.

Anadan doğma Türk olunmaz

Çünkü Türk olmak, öğrenmekle olur. Hiç kimse anadan doğma Türk değildir. Sığırların ve atların anadan doğma ırkları vardır. Onlar bilmeseler de biz onlara “cins at” veya “cins sığır” deriz.

Bir Türk anası Kandahar’da çocuğunu cami duvarının dibine bıraksa, o çocuk yetimhanede büyüyecek ve Türk olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecektir. Millet bilinci, öğrenmekle kazanılır. Çinliler, Ruslar, Araplar, Farslar, Fransızlar, hepsi “Çinliyim”, “Rusum”, “Arabım”, “Farsım” ve “Fransızım” diyerek hangi milletten olduklarını öğrenirler. Dolayısıyla millet bilinci öğretilir. Deneyimlerle pekişir o bilinç.

Milleti millî devrimler yaratır

Kısacası milleti, dünyanın her yerinde devrimlerle kurulan millî devletler yaratmıştır. Millet olmak, bu açıdan devrim yapmaktır. Kavim olmaktan millet olmaya geçiş, bir devrimdir. Türk milleti hâlâ o devrimin iniş çıkışları içinde dalgalarla boğuşmaktadır.

Fransız milletini, Fransız Devrimi yaratmıştır. Rus, Alman, İtalyan, Türk milletini vb. hep o devrimler kurmuştur. Devrimlerin milleti yaratmakta kullandığı örgüt, millî devlettir.

Hobsbawm, bu olayı şöyle özetler:

“Milliyetçilik, milletlerden önce gelir. Milletler, devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir.”

Milletleri oluşturan devrimlerin temsilcileri, açık sözlü olmuşlardır. Örneğin Polonya’nın kurtarıcısı Albay Piysudsky şöyle der:

“Devleti yaratan millet değil, milleti yaratan devlettir.”

İtalya’nın birliği gerçekleştirildiği zaman, Parlamento kürsüsüne çıkan devrimcilerden Massimo d’Azeglio bakın hangi tarihî beyanatta bulunuyor:

“İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”

D’azeglio, bunu daha dün söylemiştir, yani 1871 yılında. Daha dün tarihin gündeminde İtalyan, Alman gibi koskoca milletleri yaratmak vardı. Ezilen ve Gelişen Dünya, hâlâ o gündemi yaşamaktadır.

Atatürk’ün bilimsel Türk milleti tanımı

Devrim önderleri arasında millet bilincini en incelikli aşılayan, Atatürk olmuştur: Ne mutlu Türküm diyene!

Bu söz, bilimsel bir Türk milleti tanımına dayanır:

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

Saltanatı yıkmak ve Türkiye Cumhuriyetini kurmak bir devrimdir. Biz devrimle millet olduk.

Türkiye halkı, Edirne’den Hakkâri’ye Türkiye topraklarında yaşayan halktır. Kürt, o halkın içindedir.

Türkiye Cumhuriyetini kuran halk, devrim yapan halktır.

Ve o halk, devrim yaparken kendisini de millet yapmıştır. O süreç devam etmektedir. Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı bu cephededir. Balyozlar, milletin başına bu cephede indirilmektedir.

Atatürk’ün Türk tanımında bu topraklarda yaşayan herkese bir çağrı vardır, emperyalizmin ayakları altında kalmayalım çağrısı! Bu, herkese devrim yapalım çağrısıdır. Ağalıktan şeyhlikten kurtulup özgürleşmeye çağrıdır.

Bir kurtuluş denklemi kurmuştur Atatürk: Türkiye halkı ancak birlikte milletleşerek çağdaş topluma ulaşabilir. Bu denklem İğneada’dan Tunceli’ye kadar herkes içindir. Denklemin dışında kalırsak, piyon oluruz, köle oluruz ve Ortaçağ mağaralarına tıkarlar bizi! Türk olmanın matematik denklemi buradadır.

Milletin adındaki miras

Atatürk’ün milletleşme çağrısı, tarihsel temellere dayanır. Devrimle millet olan halkın mayasını Türk kavmi oluşturur. Bu köşede zaman zaman Türk kavramının hem köken bilgisini anlattık, hem de tarihsel birikimini: Ur>Or>Tor>Tör>Töre>Törük>Türük>Türk!

Artık tarihçiler ve dilbilimciler arasında görüş birliği oluşmuştur, Türk sözcüğü, töresi olan, kurumlaşmış anlamındadır. Og>Oğur>Oğuz’un anlamı da aynıdır: Boylar halinde örgütlenmiş, devlet kurmuş! Türk diye tarihe geçen kavmin adı, Kurumlaşmış, Örgütlenmiş anlamına gelmektedir. Bu, hiçbir milletin adında bulunmayan bir mirastır.

İmparatorluk mirası: Bir arada yaşatma kültürü

Bu ad, bir imparatorluk kültürüne yaslanır. Türklerin imparatorluk birikimi, Marx ve Engels arasındaki mektuplaşmalarda bir hayranlık konusudur; yüzeysel solcular böyle derinliklerden habersizdir.

O imparatorluk birikimi, ticaret yollarına egemenlik birikimidir; örgütlenme birikimidir ve çeşitli kavimleri bir arada yaşatma birikimidir. Türk adı bu sürecin adıdır.

Adını Çin kaynaklarından bildiğimiz Maotun (Ona Mete adını yakıştırdık), “26 ülkeyi aldım, halklarını Hun yaptım” diyordu.

İşte bu da bir Türk kavmi tanımıdır. Yani o Türkleşenler, analarının karnından Türk olarak çıkmamışlardı. Bu, bütün Türkler için geçerlidir. En sarışın mavi gözlü Kıpçağından en çekik gözlü Yakutuna kadar bakarsanız, Türklerin yüzleri, renkleri ve boyları bosları birbirine benzemez. Ama onları Türk yapan bir kültür var, tarihin derinliklerinden geliyor. Dünyada etnik karakterin en ötesine geçmiş millet, denebilir ki Türk milletidir.

Devrim mirası

İkinci büyük sıçrama, Türk Devrimidir. Orada doruk Atatürk’tür. İmparatorlukların üzerine gelen devrim, bir arada padişahın tebası olarak yaşayanları çağdaşlaştırmıştır.

Kuşkusuz bunun bir ekonomik zemini var: Milletin üzerinde yaşayacağı pazar, yani piyasa. Millî pazarın ortaya çıkması için ağaların, beylerin, aşiret bağlarının, tarikat ve cemaatlerin tasfiyesi.

İşte burada karşımıza Abdülhamitler, Vahdettinler, Damat Feritler, Aznavurlar, İskilipli Atıflar, Saidi Nursiler, Şeyh Saitler ve Seyit Rızalar ve onların devamı olan Tayyip Erdoğanlar çıkar.

Abdülhamit’in zindanlarındaki yasadışı Türk

Abdülhamit, “Türk” diyeni zindana atıyordu. Türklük o zaman yasadışıydı, devrimci faaliyetti. Abdülhamitgilin en korktuğu şeydi Türk. Çünkü “Türküm” demek, sultanlıktan kurtulmanın, marabalıktan, müritlikten, yanaşmalıktan kurtulmanın parolasıydı. Bugün de odur.

İsteyen Türküm der, isteyen bundan rahatsız olabilir kuşkusuz. Burada herkese saygı duyulur. Kimse zorla Türk olmaz.

Ama herkes bilmelidir: Bu yaşadığımız topraklarda, Edirne’den Hakkâri’ye kadar Türk olmak, bağımsız, başıdik yaşamanın, uygarlaşmanın, çağdaşlaşmanın adıdır.

Bu topraklardaki milletin adı

Ve tekrar başa dönelim, herkes anasından şu veya bu etnik adla, soy ve sop adıyla doğabilir, ama bu coğrafyada sığırlar gibi ırkla tanımlanmayan bir millet olacak isek, bunu adı Türktür. Burada hiçbir milliyetçi bağnazlık falan yoktur. Tarihsel bir gerçeklik vardır.

“Türküm, doğruyum” derken, biz anamızın adını değil, bizi birleştiren ve bizi devrimci yapan bir tarihsel gerçeği dile getiriyoruz.

Biz, lafla millet olmadık. Devrimle millet olduk. Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisi, milleti yok etmek için, işte o devrimle savaşıyor.

Türk olmak, bir devrim sürecinde yurttaş olmayı öğrenmektir.

Ve yurttaş olmak, en önce okullarda öğretilir: “Türküm, doğruyum…”

Bugün karşıdevrimle savaş, “Türküm” diye haykırma savaşına dönüşmüştür. Çünkü tarihsel süreç bu.

http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/26178-dogu-perncek-qturkumq-demenin-degeri.html

POLİTİKA içinde yayınlandı | Tagged

TÜRKÇE DİL AİLESİ

dil

Görsel | Posted on by | Tagged

AZERBAYCAN ALFABESİ

azerbaycan dili

Görsel | Posted on by | Tagged

HAYAT TARZI NE DEMEKTİR?

Hayat tarzı= İnsanın tarih, kültür, felsefi yaklaşım, sosyal ve ekonomik statü, örf, adet v.b. gibi muazzam bir karışım ile edindiği hayatı anlama, anlamlandırma ve yaşama tarzı

HAYATIN İÇİNDEN içinde yayınlandı | Tagged