Mahmut Esat Bozkurt Toplu Eserler-I

a

Kemalizmin en önemli teorisyenlerinden olan Mahmut Esat Bozkurt’un çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan yazıları, konferansları ve Meclis konuşmaları Toplu Eserler başlığıyla bir araya getirildi.

Doç. Dr. Şaduman Halıcı tarafından yayına hazırlanan ve ilk cildi yayımlanan Toplu Eserler dört cilt olarak tasarlandı.

I. cilt “Öğrencilik Dönemi (1908-1916)” ile “Yeni Türkiye Devleti’nin Kurtuluş ve Kuruluş Dönemi (1920-1924)” olarak iki bölümden oluşmaktadır.

II. cilt bakanlık yaptığı yıllara aittir; “İktisat Vekilliği Dönemi (1922-1923)” ve “Adliye Vekilliği Dönemi (1924-1930)” olarak iki bölüm halinde tasarlanmıştır.

III. cilt “Adliye Vekilliğinden Ayrılmasından Ölümüne Kadar (1930-1943)” geçen dönemi içermektedir.

IV. ve son ciltte ise “Kemalist İdeolojinin Sistemleştirilmesi”yle ilgili düşünce ürünlerine yer verilmektedir.

Engin bir kültür, yalın bir Türkçe ve şiirsel bir anlatımla Türk ulusunun kurtuluş savaşımının ve devrim felsefesinin işlendiği bu çalışma günümüze olduğu kadar geleceğe de ışık tutacak.

Stok Kodu : 9789753438636
Boyut : 17 x 24 cm
Sayfa Sayısı : 608
Basım Tarihi : Nisan 2014
Kapak Türü : Ciltli
Kağıt Türü : 3. Hamur
Mahmut Esat Bozkurt Toplu EserlerI Mahmut Esat Bozkurt 9789753438636 Kaynak Yayınları

http://www.kaynakyayinlari.com/mahmut-esat-bozkurt-toplu-eserler-i-p363067.html

KİTAP içinde yayınlandı | Tagged

ÖZDEMİR İNCE – KÜRTÇE ANADİLDE ÖĞRETİM

Aydınlık gazetesi “Kürtçe anadilde öğretim” konusunda bir tartışma açmaya karar vermiş. Gazetenin eski yazarı olmamın yanısıra bu konuda birkaç yüz sayfa yazı yayınlayan, “Anadilde öğretim” ile “Anadilin öğrenilmesi” arasındaki farkı anlatabilmek için 2000 yılından bu yana dil döken bir Donkişot olduğum için bana da müracaat ettiler. Ben de bu bir son fırsattır diyerek, durumun tehlikesini göz önünde tutarak ve yüzde yüz bilimsel yansızlığımı koruyarak bir cevap verdim

Yazı önümüzdeki günlerde (“Pandoranın Kutusu” hariç) yayınlanacak.

Yazımın planı şöyle:

1.Aydınlık’ın soruları;

2.”Anadil’de Öğretim” konusunda yazdığım “PANDORANIN KUTUSU” adlı 3 Eylül 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan ilk yazım (aynı zamanda Türkiye’de bu konuda yayınlanan ilk yazı);

3.Soruşturmaya cevabım;

4.13 Kasım 2013 tarihli Aydınlık gazatesinde yayınlanan “ÜNİTER DEVLET VE ANADİLDE ÖĞRETİM” başlıklı son yazılarımdan biri.

AYDINLIK GAZETESİNİN SORULARI:

Tartışma açtığımız önemli bir konuda sizin görüşlerinize başvurmak istiyoruz

Biliyorsunuz BDP’li belediyeler Güneydoğu’da “Kürtçe Eğitim Okulları açıyor. Bunu açarken de ilerde daha da yaygınlaşacak bu okulları bir deneme-yanılma-öğrenme açısından kullanacaklarını da belirtiyorlar.

Aşağıdaki sorulara yanıt arıyoruz, Gerek bu sorular gerekse de sizin de ekleyeceğiniz diğer sorulara da yanıtlarınızı içeren bir makalenizi bizimle paylaşır mısınız?

Kürtçe bilim yapılabilir mi?
Kürtçe ders kitabı yazılabilir mi?
Kürtçe Alfabe dışında ders kitabı yazacak uzmanlar var mı?
Bildiğiniz Kürtçe yazılmış bilim kitapları var mı?
Kürtçe eğitim yapacak öğretmen var mı, o öğretmenler ne kadar öğretmen?
Kürtçe eğitim yapan üniversite kurmak mümkün mü? Bilim adamı, uzman, profesör, doçent var mı?
Kürtçe eğitim yapıldığını varsayacağımız hukuk fakültesine, tıp fakültesine gidecek öğrenci var mı? Öğrenci bulunsa ve hatta Kürtçe bilim dili olduğunu da varsaysak bile, o üniversitelerden mezun olanlar nerede yargıçlık, nerede hekimlik, nerede bankacılık yapacaklar?
PANDORA’NIN KUTUSU

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural, temsil ettiği devletin 34 yıldır muhalif kaldığı Si­yasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi’At Ekonomik, Sosyal ve Kül­türelHaklar Sözleşmes’’ni New York’ta imzaladı.

Birleşmiş Milletler’in İkiz Sözleşmeler adı verilen bu iki met­ni Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından görüşülecek ve bü­yük bir olasılıkla bazı çekinceler konularak yürürlüğe girecek.

İkiz Sözleşmeler’in imzalanması Avrupa Birliği’ne uyum ve giriş süreciyle ilgili. Yoksa, 34 yıl muhalefet edildikten sonra böyle apar topar imzalanmazdı.

Türkiye, böylece, İkiz Sözleşmeler’in içeriği bağlamında Av­rupa Birliği’nin yanı sıra Birleşmiş Milletler’e karşı da sorumlu olacak. Bu sözleşmelerin verdiği hakların uygulanmadığı iddi­asında bulunan bireyler ve topluluklar Türkiye’yi uluslararası mahkemelerde dava edebilecekler. Ayrıca Birleşmiş Milletler özel bir denetim organıyla Türkiye’yi denetleyebilecek: Türkiye Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi hükümlerine uyuyor mu, uymuyor mu diye.

Pandora’nın Kutusu ‘nun içinde ne var?

Öğrendiğime göre, daha çok Afrika ve Asya’nın sömürge statüsü yaşamış halklarının hakları hedeflenerek hazırlanmış bu metinlerde Türkiye’nin başını ağrıtacak deyimler var:

Bağımsızlık ya da özerklik anlamını içeren self-determinasyon ilkesi. Uzmanlar bu ilkenin artık anlam değiştirdiği ve “uluslararası hukukta halkların kendi kültürel kimliklerini belir­leme hakkı” anlamını kazandığı görüşündeler. Aynı uzmanlar, Türkiye’nin bu sözleşmeleri imzalayarak “Kürtlerin kültürel haklarını” otomatikman tanımış olacağını vurguluyorlar.

Sanırım, Türkiye Büyük Millet Meclisi self-determinasyon deyimine bir çekince koyarak bir sınırlama getirecek.

Birleşmiş Milletler Bireysel ve Siyasal Haklar Sözleşme­si’nin 27. maddesi de Pandora’mn Kutusu’ndan çıkacak:

“Et­nik, dinsel ve dilsel azınlıkların bulunduğu ülkelerde, bu azınlık­lara mensup bireylerin, kendi gruplarındaki diğer üyeler ile bir­likte kendi kültürlerini yaşama, kendi dillerini konuşma ve ken­tli dinsel ibadetlerini gerçekleştirme hakları engellenemez.”

Türkiye bu maddeye karşı Lozan Andtlaşması’nda yer alan i azınlıklar deyişini kullanabilir. Ancak Avrupa Birliği bu azın­lıklar deyişinin sadece gayrimüslim Türk Vatandaşlarını kapsa­madığı görüşünde.

Cumhuriyet gazetesinde (11-12 Ağustos) Lozan Antlaşması konusunda bir inceleme yayınlayan Baskın Oran da bu antlaş­manın sadece gayrimüslimlere değil Müslüman yurttaşlara da haklar getirdiği görüşünde.

Pandora’mn Kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüsleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçe’nin I İkinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi ana­dilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda, ister kurslarda olsun, Kürtçe öğ­renimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki en­gel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demok­rasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli ola­lım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç umma­dığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.

(Hürriyet ,3 Eylül 2000)

SORUŞTURMANIZA CEVABIMDIR:

BDP’li belediyeler Güneydoğu’da Kürtçe ile öğretim yapmayı istediklerine göre; gene aynı çevreler anadilleri Kürtçeyi kullanarak ana okulundan üniversiteye kadar (üniversite dahil) eğitim-öğretim yapmak istediklerine göre, demek ki:

Kürtçe bilim yapılabiliyormuş;
Kürtçe ders kitabı yazılabiliyormuş;
Kürtçe Alfabe dışında ders kitabı yazacak uzmanlar varmış;
Kürtçe yazılmış bilim kitapları varmış;
Kürtçe eğitim yapacak öğretmen varmış;
Kürtçe eğitim yapan üniversite kurmak mümkünmüş; bilim adamı, uzman, profesör, doçent varmış;
Kürtçe eğitim yapıldığını varsaydıkları hukuk fakültesine, tıp fakültesine gidecek öğrenci varmış; öğrenci bulunurmuş ve Kürtçe bilim dili niteliğine sahipmiş.
Ama şu soru çok önemli “O üniversitelerden mezun olanlar nerede yargıçlık, nerede hekimlik, nerede bankacılık yapabilecekler?”

Tartışma konusu, benim açımdan bunlar değil. Üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bu türden istekler ve uygulamalar Anayasa’ya ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bağlı olduğu yasalara aykırıdır.

ANAYASA MADDE 42: Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.

Üniter bir devlette bir insan topluluğunun, devletin resmi dili dışında, kendi anadilinde eğitim-öğretim yapma isteğinde dayatması, siyasal bağlamda, sırasıyla özerk devlet, federal devlet ve bağımsız ayrı bir devlet istemek anlamına gelir. Bu bakımdan, Türkiye’de Türkçe dışında bir başka dilde eğitim-öğretim yapmak mümkün değildir.

Burada insan haklarının ihlali gibi bir olasılık da mevcut değildir. Bana inanmayan anayasa ve devletler hukuku uzmanlarına sorabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut mevzuatı içinde okullarda ancak anadil öğretilebilir.

AKP pek marifetlidir: Üniter Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtçe öğretim yapılmasının çaresini mutlaka bulacaktır. Hadi bakalım!

Soruşturma yaptığınız konuda 2000-2014 yılları arasında Hürriyet ve Aydınlık gazetelerinde onlarca yazı yayınladım. Aşağıda okuyacağınız yazı 13 Kasım 2012 günü Aydınlık gazetesinde yayınlandı. Bir kez daha okunmasında yarar var. Okuyalım:

***

ÜNİTER DEVLET VE ANADİLDE ÖĞRETİM

12 Kasım 2012 günü Bakanlar Kurulu toplantısından çıkan Başbakan Yardımcıs ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Öcalan’ın tecrit durumu, mahkemede anadilde savunma hakkı konusunda açıklama yaptı ama anadilde öğretim konusunda nedense sustu.

Kınamıyorum, çünkü susmak zorunda. Anadilde öğretim (eğitim), kuruluşundan bu yana Cumhuriyet’in karşılaştığı en çetin sorun. Öyle ki, sadece anadilde öğretim hakkı lehinde çözümlendiği zaman ortadan kalkacak bir sorun. Ama bir sorunun sonu değil tam tersine başlangıcı.

Üniter devleti (ulusal devlet) 25 yıldır kötülüyorlar, yok olacağını muştuladılar ama hepsi ayakta duruyor. Şahin Alpay’ın bu konuda kaleme aldığı “Üniter Devlet ama Hangi Türden” başlıklı yazısı 9 Ağustos 2009 günü Zaman gazetesinde yayınlanmış. Anadil konusuna da değindiği için yazı ilgimi çekmişti, çekti. Anadilin öğretilmesi konusunda eli-yüzü düzgün bir yazı:

“Üniter devlet kamu okullarında anadil eğitimine de engel değil. İsveç’in resmi dili İsveçce, ama okullarında 100’den fazla dilde seçmelik anadil dersi veriliyor. Dolayısıyla Türkiye’de yerel yönetimlerin yurttaşlarla Kürtçe iletişim kurması, partilerin Kürtçe propaganda yapması, yeterli talep olması halinde kamu okullarında Kürtçenin seçmelik ders olarak okutulması üniter devlet yapısıyla çelişmez.”

Dikkat ederseniz, Şahin Alpay, Kürtçenin öğretilmesinden ya da öğrenilmesinden söz ediyor. “Anadilde öğretim hakkı”nın kapağını bile kaldırmıyor. Çünkü böyle bir hakkın üniter devlet ile çelişeceğini, sanırım, biliyor. Bu gerçeği bilen yazar ve siyasetçilerin sayısı ne yazık ki çok az. Bu nedenle işler çıkmaza giriyor.

“Anadilin özgürce öğrenilmesi hakkı” ile “Anadilde öğretim hakkı” arasındaki farkı bilmeyen birinin; “Anadilde öğretim hakkı” ile “devletin ülkesinin bütünlüğü ilkesi” arasındaki ilişkiyi göremeyen birinin açlık grevi yapanların dil konusundaki taleplerini anlaması mümkün değil. Ama kalkmış “Çünkü insanların yeme içme hakkı kadar doğal bir hak olan anadilde eğitime karşı ‘Kürtçe eğitim böler kardeşliği’ sergiliyoruz. Tartışılması teklif dahi edilemeyecek konuların en hasını tartışıyoruz… Ama insanın doğduğu andan itibaren annesinden duyduğu dilde eğitim görmesine karşı çıkmanın insan hakları hukuku açısından da, ahlaki olarak da bir izahı yoktur… Her etnik topluluk kendi dilinde eğitim hakkına sahiptir…” (Demiray Oral, Taraf, 05.10.2012) diye yazıyor.

Hukuksal hiçbir dayanağı olmayan, duygusal yatırım cümleleri. Anadilde eğitim-öğretim hakkı devletler hukukuyla, uluslararası hukukla ilgili bir durum. Anadilde eğitim-öğretim egemen devlete ait bir haktır. Taraf gazetesi yazıcısının ileri sürdüğü “Her etnik topluluk kendi dilinde eğitim hakkına sahiptir” iddiasının geçerli olduğu hiçbir Avrupa Birliği ülkesi yoktur. Üniter bir devlet olan Fransa’da eğitim-öğretim sadece Fransızca yapılır. Belçika’da Fransızca ve Flamanca yapılır. Çünkü Belçika, özel konumlu Brüksel dışında, iki bölgeli (Valonya ve Flamanya) bir Federal devlettir. Kürtçenin eğitim-öğretim dili olması için Türkiye’de en azından bir “Türk & Kürt Federasyonu” kurulması gerekir. “Efendim, böyle bir federasyona ne gerek var böyle de Kürtçe anadilde eğitim-öğretim yapılabilir” diyen varsa, bunun nasıl olacağını anlatması, açıklaması gerekmektedir. İlkokul, orta okul ve liseyi Kürtçe okuyanlar, üniversiteyi Türkçe mi, Kürtçe mi okuyacaklar? Kürtçe okuyacaklarsa, resmi dili Türkçe olan üniter bir devlette nasıl iş bulup çalışacaklar? Eşit iş olanaklarına sahip olabilecekler mi? Bunlar ciddi işlerdir… Bu doğrular ve gerçekler karşısında “Ama insanın doğduğu andan itibaren annesinden duyduğu dilde eğitim görmesine karşı çıkmanın insan hakları hukuku açısından da, ahlaki olarak da bir izahı yoktur…” türünden iddiaların ciddiye alınması olasılığı ve olanağı yoktur.

Yukarıdaki duygusal cümleyi yazan kimse kadar ben de Kürtlerin anadillerinde eğitim-öğretim yapmalarını isterim. Ama kendimden kurtulup gerçek ve doğruları yazmak zorundayım.

“Devletin kurucu öğesi olması yanında, aynı zamanda onun egemenlik yetkilerinin ilke olarak sınırını da oluşturan devletin ülkesinin güvenliği ve bölünmezliği siyasal olarak devletler için çok büyük öneme sahiptir. Bu siyasal önlem 20.yüzyılda devletin ülkesinin bütünlüğü adı altında uygulanan uluslararası hukukun bir ilkesi biçimine dönüştürülmüştür. Anılan ilkeye göre, uluslararası hukuk kurallarına göre kurulmuş bir devletin ülkesi bu devletin rızası olmadan hiçbir biçimde bölünme, parçalanma eyleminin konusu olamaz ve öteki devletler bu bütünlüğe saygı göstermek zorundadır.” (Prof.Dr.Hüseyin Pazarcı, Uluslar arası Hukuk, Turhan Kitabevi, 2006, s.369)

Başbakan Erdoğan’ın da, kendisine açıkça sorulmasına karşın “Anadilde eğitim-öğretim hakkı” sorununu duymazdan gelmesinin nedeni işte budur. Sadece AKP hükümeti değil gerçekten demokrat ve özgürlükçü bir hükümet bile devletin üniter niteliğini kaldırmadan bu konuda karar veremez.

Kürtler “anadilde eğitim-öğretim hakkı” istiyorlarsa, bu, bir Kürt Federe Devleti kurmak istedikleri anlamına gelir. Nasıl kuracaklar, anlatmaları gerek. Ayrılmak istemiyorlarsa, Cumhuriyet Hükümeti bir yöntemini bulup, Kürtlere anadillerini öğrenmek, tarih ve kültürlerini (Türkçe) okumak olanağı sağlayacak. Kürtler de bu çözümü kabul edecekler. Fakat “Ayrılmayız ama anadilde öğretim hakkı isteriz” diyorlarsa, bunun nasıl olacağını anlatmaları gerek!

(AYDINLIK, 13 KASIM 2012)

ÖZDEMİR İNCE

17 Eylül 2014

http://ozdemirince.com/kurtce-anadilde-ogretim/

POLİTİKA içinde yayınlandı | Tagged

Mehmet Bedri Gültekin – Kürtçe Eğitim Sorunu

a

Türkçe bugün, Kürtçenin çeşitli lehçelerini konuşan Kürt yurttaşlarımızın hepsinin bildiği ve kendi aralarında da anlaşma aracı olarak kullandıkları tek ortak dildir.
“Kürtçe eğitim” talebinin başlıca sahibi olan PKK’nın eğitim, iç yazışma, rapor, yayın, konuşma, disiplin, yargılama, komut ve talimat vb. dili Türkçedir.
“Kürtçe eğitim” talebinin bugün, bölünmenin aracı olarak kullanılmak dışında bir işlevi yoktur. Türkiye’de zor olan, Kürtlerin sadece Kürtçe konuşmasını sağlamaktır, Kürtlere Türkçeyi yasaklamaktır. “Kuzey Irak modeli”, Kürtçeyi (Kürtçenin herhangi bir lehçesini) değil, İngilizceyi eğitim dili haline getirme modeli olarak işlemektedir.
“anadilde eğitim”in üç savunucusu: ABD-AB emperyalistleri, PKK ve F tipi örgüt.

Kürtçe Eğitim Sorunu Mehmet Bedri Gültekin 9789753436458 Kaynak Yayınları

http://www.kaynakyayinlari.com/kurtce-egitim-sorunu-p362614.html

KİTAP içinde yayınlandı | Tagged

DR. DOĞU PERİNÇEK – KÜRTÇE ANADİLDE ÖĞRETİM

PKK, Lice, Cizre ve Yüksekova’da Kürtçe eğitim vermek üzere okullar açıyormuş. Aslında bu okulları AKP-PKK-CHP ortaklığı açıyor. Diyarbakır ilimizin Lice ilçesi Yalaza köyündeki kaçak okulu incelemek için bölgeye giden askere PKK ağır silahlarla ateş açtı. Açılımın silahlı gücü, PKK’dır. Gelinen yer burasıdır.

İLKOKULDA EĞİTİMİN İŞLEVİ

İlkokulda Kürtçe eğitim hangi amaçla veriliyor, soru budur.

O Kürtçe eğitim alan çocuklarımız, hukukçu, iktisatçı, doktor, mühendis, subay ve bilim adamı olabilecekler mi?

Eğitim dili, ilkokuldan üniversite sonrası uzmanlık eğitimine kadar uzanır.

Eğitim dili, aynı zamanda devlet dilidir. Kürtçe eğitim savunanlar, Kürtçe eğitim görenlerin devlet içinde görev yapmayacağını, kamu görevlisi olmayacaklarını önceden kabul etmiş oluyorlar.

DERS KİTAPLARINI KİM YAZACAK

Kürtçe eğitimi savunan AKP-CHP-PKK ortaklığına soruyoruz:

Kürtçeyi en iyi bilen bir yerbilimci bulun, Kürtçe jeoloji kitabı yazabilecek mi?

Kürtçeyi en iyi bilen bir gökbilimci bulun, Kürtçe astronomi kitabı yazabilecek mi?

Kürtçeyi en iyi bilen,

- Ticaret hukukçusu,

- Anatomi uzmanı,

- Doğa bilimci,

- İktisatçı,

- Felsefeci,

- Siyasal bilimci bulun!

Bize o bildikleri Kürtçeyle kendi alanlarında ders kitabı yazabilecekler mi?

YÜZ YIL SÜRE

Hepsine yüz yıl süre verelim, yazamazlar.

Allah onlara yüzyıl ömür versin diye bütün millet dua edelim, adak adayalım, yine yazamazlar!

Yazamayacaklarını siyaset madrabazları söylemez, Kürt halkının Sol kılıklı dalkavukları da söylemez, ancak dürüst devrimciler ve bilim adamları söyler.

BİLİM DİLİ BİLİM YAPARAK OLUŞTURULUR

Yazamazlar, çünkü bilim kitabı sözlükle yazılmaz. Hiçbir bilim dili sözlük çalışmasıyla yazılmamıştır.

Bilim dili bilim yaparak oluşturulur.

Bir dille bilim yapabilmek için, o dille en az birkaç yüzyıl bilim yapılmış olması gerekir.

Soru: Kürt dilleriyle kaç yıldır bilim yapılıyor?

Cevap: Kürt dilleriyle üzülerek belirtiyoruz, bilim yapılmadı ve yapılmıyor. Kuzey Irak buna dahildir.

KÜRTÇE BİLEN HUKUKÇULARA SORULAR

Kürtçe bilim yapılabilir mi, bunu anlayabilmek için tek çare, kolları sıvayıp bu işe girişmektir.

Belki Kürtçeyi iyi bilen yerbilimci, gökbilimci, felsefeci, ekonomist bulunmayabilir, ama yüzlerce hukukçu var. Örneğin Selahattin Demirtaş, Hasip Kaplan.

Kendilerine 100 yıl süre, Türk Ticaret Yasasını Kürtçeye çevirip getirsinler. Getiremezler.

Sebebini tartışmıyoruz, getiremezler. Bir komisyon kursunlar, yıllarca çalışsınlar, yine getiremezler.

Çünkü bir Ticaret Yasası yazmak için, o dille onlarca yıl, hatta yüzlerce yıl ticaret ve yargılama yapacaksınız!

O dille çağdaş ticaret yapacaksınız.

O dille dış satım-dış alım yapacaksınız.

O dille banka kuracak, işlem yapacaksınız!

O dille şirket kuracaksınız!

O dille Anonim Şirket, Sınırlı Şirket, Kooperatif vb. yöneteceksiniz!

Hukuk dili, hukuk pratiğinde oluşur, masa başında kafa çatlatarak yaratamazsınız.

O DİLLE BİLİM YAPMAMIŞSANIZ YABANCI DİLDEN TERİM ALAMAZSINIZ

Başka dillerden kavram ve terimler alarak bilim dili oluşturabileceklerini sananlar, bilim nedir bilmiyorlar. Önce o dille bilim pratiği olacak. Yabancı dillerden terim almak veya yeni sözcükler üretmek, ancak o bilim pratiği içinde olur.

Örneğin eğer o dille yüzlerce yıllık bir yargı pratiği varsa, şirketler hukuku veya borçlar hukuku veya ceza hukuku kitabı yazabilirsiniz.

BİLİM KİTAPLARI YÜZLERCE YILLIK BİLİM PRATİĞİNDE OLUŞUR

Eğer Kürtçe ameliyat yapılıyorsa, Kürt diliyle bir anatomi veya cerrahi kitabı yazılabilir. Bilim kitaplıkları, yüzlerce yıllık, hatta bazı diller için binlerce yıllık bilim pratiklerinin ürünüdür. Yıllarca bilim dergisi çıkarıp da, Kürtçe eğitime gelince bilim nedir sorusunun cevabını unutan kardeşlerimiz var.

Bugün elimizde Kürtçe yazılmış,

- Yerbilim kitabı yok.

- Cerrahi kitabı yok.

- Devletler Özel Hukuku kitabı yok.

- Banka Hukuku kitabı yok.

Ama biz Kürtçe ders kitabı yazıp, Kürtçe eğitim yapacağız!

BİNLERCE BİLİM DALI VEUZMANLIK ALANI VAR

Yüzlerce, hatta binlerce bilim dalı var, uzmanlık alanı var.

O binlerce bilim dalının her birinden tek bir kitabın bile bulunmadığı bir dille hangi eğitimi yapacaksınız?

Eğitim, en sonunda üniversite öğretimi içindir. Üniversite eğitimi için birikimi olmayan bir dille ilkokul eğitimi yaparak, Kürt yurttaşlarımızın eğitimine hangi katkıda bulunacaksınız?

YÜZ YIL ABARTMA DEĞİL

Bu nedenle yüz yıllık süre abartma değildir. Çünkü bilim dili, yüzyılda üretilemez. Bilim dili, o dille bilim pratiği olmadan üretilemez.

İngilizler, Fransızlar, Almanlar, binyıldan uzun süre Latince bilim yaparak bilim dillerini oluşturmuşlar. Biz Türkler için de aynı olgu geçerli. Bilim dilimizin tarihi 9. yüzyılın binlerce Uygur tomarlarından başlatırsak, üstüne 1074’te tamamlanmış dünyanın ilk ansiklopedilerinden Divan-ı Lügat-it Türk’ü koyarsak, en az bin yıldır.

Artık hiçbir dilin önünde böyle bir binyıl veya yüzyıl bulunmuyor. Bilim treni bazı diller için kalkmıştır. Gerçek budur.

KÜRT YURTTAŞLARIMIZI DOLDURUŞA GETİRİYORLAR

Türkiye’de Kürt yurttaşlarımızı dolduruşa getiren çok aldatıcı bir kampanya yürütülüyor.

Anadille eğitim iddiasında bulunanlar, Kürt kökenli gençlerimizin geleceğini düşünmüyorlar.

Bir kısım Solcularımız dahi konuya olabilirlik açısından bakmıyorlar. Hayatın dışında bir “insan hakları” söylemi tutturmuşlar gidiyor. Toplumu makaraya sardılar. Kamuoyunun başı döndürüldü.

Bu aldanmanın içinden en başta Kürt yurttaşlarımızın gerçekçiliğiyle çıkacağız.

AYAKLARI YERE BASALIM

Hayatla ilgisi olmayan varsayımlar var.

“İnsan hakları” söylemleri var.

Anadille eğitimi Belçika’da tartışmıyoruz, İsviçre’de tartışmıyoruz, Türkiye’de ve Kürtçe ile Zazaca bağlamında tartışıyoruz.

Şu gerçek milletten gizleniyor:

Kürtçe Felemenkçe değildir. Kürtçeyle bilim yapılmamıştır bugüne kadar.

Belçika’da Fransızca ve Felemenkçe anadilleri var. Ama Felemenkçe kapitalizmin ilk yükseliş çağlarında Hollanda denen ticaret imparatorluğunun dilidir. Dünyanın sayılı bilim dillerindendir.

İMKANSIZI TARTIŞIYORUZ

Sorular, insanımızı düşünen herkesin önündedir:

- Kürtçe bilim yapılabilir mi?

- Kürtçe ders kitabı yazılabilir mi?

- Kürtçe Alfabe dışında ders kitabı yazacak uzmanlar var mı?

- Kürtçe yazılmış bilim kitapları var mı?

- Peki Kürtçe eğitim yapacak öğretmen var mı, o öğretmenler ne kadar öğretmen?

- Kürtçe eğitim yapan üniversite kurmak mümkün mü? Bilim adamı, uzman, profesör, doçent vb. var mı?

- Kürtçe eğitim yapıldığını varsayacağımız hukuk fakültesine, tıp fakültesine gidecek öğrenci var mı?

- Diyelim o öğrencileri de bulduk, hatta uzaydan Kürtçe bilim dili indi, peki o üniversitelerden mezun olanlar nerde yargıçlık, nerde hekimlik, nerde bankacılık yapacaklar?

- Bu, olmayanları olur hale getirebilecek bir tılsım var mı?

AKP, CHP, PKK yöneticileri bu sorulara cevap versinler ve kamuoyunu bilgilendirsinler lütfen.

http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/51270-dogu-perincek-bilim-yapilmamis-bir-dille-egitim-yapilabilir-mi.html

Mardin Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kadri Yıldırım, bir yıl önce şu bilgiyi veriyordu:
“30 Kişilik Kürdoloji kadromuz var. İstişare halinde bir takvim dahilinde problem çıkmadan devlet okullarında da hem hoca hem ders materyali hazırlanması açısından altyapı hazırlayabiliriz.” (Aydınlık, 4 Ekim 2013)
MERAK KONUSU
Sayın Rektör Yardımcımızın ve 30 kişilik kadrosunun alfabe, hayat bilgisi gibi ilköğretim kitapları dışında, hangi uzmanlık, hangi Kürtçe bilim kitaplığı ve hangi birikimle ve kaç yüzyılda üniversite ders kitabı hazırlayacakları merak konusudur.
Dicle Üniversitesi Genel Sekreteri Prof. Dr. Sabri Eyigün, aynı günlerde ayağımızı yere basmamıza yardımcı olacak bir uyarıda bulundu:
“Okullarda Kürtçe eğitim alan bir kişi devlet kurumlarında Türkçe hizmet verecekse, bu sıkıntı yaratabilir. Resmiyette bir kullanım alanı yoksa, rağbet görmeyeceği gibi karşılığını da bulmayacaktır. İlkokuldan liseyi tamamlayana kadar Kürtçe eğitim alan bir kişi üniversitede ne yapacak? Mezun olduğunda aldığı eğitimin gereğini yapacağı bir iş alanı bulacak mı?” (Aydınlık, 4 Ekim 2013)
BİLİM DİLİ NEDİR NASIL OLUŞUR
Konu, bütün üniversitelerimizi, bilim kurumlarımızı, eğitim uzmanlarımızı ilgilendiriyor: Bilim dili nedir, nasıl oluşur?
Bu soru Türkiyemizin önüne gelmiş bulunuyor. Özellikle anadille eğitim talebini öne süren AKP, CHP, PKK, BDP, HDP gibi partilerin, milletvekillerinin, yurttaşların, Kürtçe eğitim için harekete geçen F cemaati okulu Yağmur Koleji’nin yanıtlarını merakla bekliyoruz, yayınlamaya hazırız.
CİDDİ BİLİMSEL TARTIŞMAYA ÇAĞRI
Aslında Aydınlık bu tartışmayı yapmalı. Özgürlük Meydanı sayfamızı bu konuya açmalıyız.
Lütfederlerse, TBMM Anayasa Komisyonu, Anayasa Uzlaşma ve Milli Eğitim Komisyonları ve Meclis Genel Kurulu da bu konuları gerçeklik zemininde görüşmeli.
Aşağıdaki soruları, bilim ve eğitim kurumlarının, sözlü ve yazılı yayın organlarının değerlendirmelerine sunuyoruz:
AYAĞIMIZI YERE BASMAK İÇİN SORULAR
– Bilim dili nedir?
– Bugün yeryüzünde hangi dillerle bilimsel çalışma yapılıyor?
– Bilim dilleri hangi tarihsel-toplumsal süreçlerde, nasıl oluştu? Örnekler?
– Bir dille eğitim yapabilmek için, o dilin bilim dili olması şart mıdır? Bilim dili olmadan eğitim dili olur mu? Bunun örneği var mı?
– 21. yüzyılda, bilim dili olmayan bir dil, bundan sonra bilim dili haline getirilebilir mi? Bunun için şartlar nedir, gerekli olan nedir?
– Bilimsel çalışma yapılmamış, bilimsel eser üretilmemiş bir dille, eğitim yapılabilir mi?
– Bilim kitaplığı olmayan bir dille ilkokul, orta öğretim ve üniversite ders kitapları yazılabilir mi?
– Kurmançca veya Zazaca bilimsel çalışma yapılmış mıdır? Örnek var mı?
– Kurmançca veya Zazaca yazılmış bilim kitabı var mıdır? Tarih, iktisat, hukuk, sosyal bilimler, fen bilimleri, yerbilimi, gökbilimi, tıp, doğa bilimi, zooloji, farmakoloji, kazıbilimi vb. alanlarda?
– Kurmançca veya Zazaca bilim kitaplığı var mı?
– Kurmançca veya Zazaca yazılmış, alfabe dışında ders kitapları var mı, örnekler?
– Irak’ın kuzeyinde ilkokuldan sonra Kurmançca diliyle niçin eğitim yapılamıyor? Kurmançca eğitim dili olarak niçin yasaklandı, niçin Soranca yeğlendi?
– Irak’ın kuzeyinde üniversitelerde derslerin büyük çoğunluğu niçin Arapça ve İngilizce, fakat Soranca değil?
– Irak’ın kuzeyinde Arapçadan Sorancaya çevrilen yasalar niçin yetersiz bulundu, niçin hukuk pratiğine cevap vermedi?
– Bugün Türkiye’de Kürt kökenli yurttaşlarımız yerelden çıkınca, hangi dille anlaşıyorlar?
– Zazalar için Türkçe eğitim mi kolay, yoksa Kurmançca veya Soranca mı?
– Kurmançca veya Zaza dilleriyle eğitim yapacak orta öğretim kurumları ve üniversite kurmak mümkün mü?
– Mümkünse, Irak’ın kuzeyinde ilkokuldan sonra niçin Kurmançca diliyle eğitim yapılmıyor?
– Türkiye’de Kurmanç veya Zaza diliyle öğretim yapılsa, bu okulları bitirenler eğitimlerine hangi dille devam edecekler?
– Türkiye’de Kurmanç veya Zaza dilleriyle eğitim görenler, eğer Irak’ın kuzeyinde üniversite eğitimine devam edeceklerse, birkaç dersi Soranca dilinden okumak için Sorancayı nasıl ve nerde öğrenecekler?
– Kendal Nezan Duhok’ta yapılan Kürt Dili Semineri’nde ancak iki kuşak sonra Soranca diliyle “Standart Kürtçe” oluşacağını söyledi. İki kuşak 60 yıl olduğuna göre, bu 60 yılda eğitim nasıl olacak?
– Türkiye Kürtleri için Soranca yabancı dil olduğuna göre, yurttaşlarımız bu dili nasıl ve nerde öğrenecekler?
– Kürtçe eğitimi savunan KESK’in yaptığı araştırmaya göre, Güneydoğu’da yaşayan yurttaşların yüzde 58’inin anadili Türkçe, ancak yüzde 31’inin anadili Kurmançca, yüzde 6’sının Zazaca ve yüzde 5’inin Arapça olduğu saptandı. Anadili Kurmançca olan yüzde 31’in ezici çoğunluğunun ekonomi, siyaset, hukuk ve bilim dilleri ise Türkçe. Bu koşullarda Kurmanç diliyle eğitim, bu insanların hangi sorunlarını çözecek, bu insanları hangi konumlara itecek?
– Türkiye’de Kurmanç diliyle eğitim gören yurttaş, bu eğitime Kuzey Irak’ta dahi Kurmanç diliyle devam edemeyeceğine göre, üniversiteyi nerde okuyacak?
– Irak’ın kuzeyinde dahi Kurmanç diliyle üniversite eğitimi yapamayanlar, Türkiye’de ne yapacak?

http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/51381-dogu-perincek-mardin-artuklu-universitesine-ve-bilim-emekcilerine-sorular.html

Kürtçe eğitim talebi, imkansızı istemektir. 1989 ve 1991 yıllarında yaptığımız söyleşilerde, Abdullah Öcalan bunu açık açık ifade etmiştir. Hatta bağımsız bir devlet kuracak olsalar, devlet işlerini 50 yıl Türkçeyle yürüteceklerini vurgulayarak belirtmiştir. “Rüyalarını bile Türkçe gördüğünü” söylemiştir. Yakalandıktan sonra Alb. Atilla Uğur’un İmralı’da yaptığı sorgulamalarda da aynı görüşleri yinelemiştir.
Abdullah Öcalan’ın Kürtçe eğitim konusunda söylediklerini Abdullah Öcalan ile Söyleşiler kitabından aynen aktarıyoruz.
HALİYLE TÜRKÇEM DAHA KUVVETLİDİR
PERİNÇEK: Türkçeyi ne zaman öğrendiniz?
ÖCALAN: İlkokuldan itibaren.
PERİNÇEK: Türkçe hayatınızda engel oldu mu? Yani anadilinizle konuşmamak ve yazmamak yüzünden bir sıkıntı çektiniz mi?
ÖCALAN: Hayır, Türkçeye çabuk intibak ettim, ilk hecelemelerimi bile hatırlarım. Yazarken zorlanıyordum ama başardığımda mutlu oluyordum. Yani Türkçeye düşmanlığım yoktur.
PERİNÇEK: Hani insan anadiliyle meramını daha iyi dile getiriyor. Kültür ve bilim alanında özellikle.
ÖCALAN: Türkçe meramımı daha iyi dile getireceğime inancım tamdır. Adımı, soyadımı Türkçeyle yazmaya başladığımda, mutlu olduğumu belirttim. Çünkü yazma bile insana bazı olanaklar sağlıyor.
PERİNÇEK: Şu anda Kürtçeniz mi kuvvetli, Türkçeniz mi?
ÖCALAN: Haliyle Türkçemiz kuvvetlidir. Ben tamamen Türkçe düşünme ve eylem gücümü geliştiriyorum. Kürtçe ise ikinci planda kalan bir eylem ve düşünce gücüdür. Hatta şunu söyleyebilirim; birinci zarf Türkçe, ikinci zarf Kürtçedir. Hemen belirteyim ki, önce Kürtçenin kurtuluşu için çaba harcayanlar var. Bu benim düşüncemde yoktur. Kürtçenin kurtarılmasından önce kurtarılması gereken çok büyük değerler vardır, Kürtçeye sıra en son gelecektir. Bağımsızlık sağlandıktan sonra bile, uzun süre bağımsızlığı Türkçe ile icra edeceğiz. Elbette bu temelde Kürt dili gelişecektir ve Kürt kültürü kendi diliyle ifade olunacaktır. Ama mevcut asimilasyon ve baskıdan dolayı bu iş başlangıçta Türkçe ile geliştirilecektir. Nasıl her şey zıddına dönüşüyorsa, daha sonra Türkçe de Kürtçeye dönüşecektir (s.49-50).
BÜTÜNÜYLE TÜRKÇE SİSTEMİYLE DÜŞÜNÜYORUM
ÖCALAN: Her şeyden önce bin yıldır oldukça iç içe geçmiş bir tarih var. Görüyorsunuz beni, bütünüyle Türkçe sistemiyle düşünüyorum. (s.110)
ÖCALAN: Kişisel planda Türk kültürü içinde yaşamak benim için kolaylık sağlar. Ben yaşamımı daha çok Kürtçeyle değil, Türkçeyle götürüyorum. Kürtçeyle belki de çok zor olacak (s.152).
ÖĞRETMENLER VE EĞİTİM HEDEF DEĞİLDİR
PERİNÇEK: PKK’nin köylerde öğretmenleri öldürmeleri doğru mu?
ÖCALAN: Öğretmenler, devlet memurları hedef değildir.
PERİNÇEK: Eğitim için okulları yakmak ve köylerde Kürtlerin denetimini bu yoldan geliştirmek gibi bir anlayışınız var mı?
ÖCALAN: Bu tip uygulamalar var. Köy okullarının yakılması uygulaması.
PERİNÇEK: Ama niçin? Yani Türk eğitim sistemini tasfiye etmek için mi?
ÖCALAN: Hayır! Sistemli bir politikadan ziyade, devletin denetimini, otoritesini zayıflatma çabası olarak değerlendirmek gerekir.
PERİNÇEK: Yoksa bunlar Türkçe öğrenimini engellemek için mi?

ÖCALAN: Hayır! Okulları bu temelde boşaltma, Türkçeyi okutmama gibi bir çaba yoktur (s.70).

POLİTİKA içinde yayınlandı | Tagged

ÖZDEMİR İNCE – MAHMUT ESAT BOZKURT GERÇEĞİ

Cumhuriyet gazetesi köşemen yazıcısı Aydın Engin, gazetenin 8 Eylül 2014 tarihli sayısında, eski ezberlerine dayanarak Mahmut Esat Bozkurt’u karalıyor.

Aydın Engin hakkında benim bir şey yazmam gerekmez. İmrenilmeyecek hayatı ve düşünsel serüveni ortada.

Posası çıkmış “yüzleşmek”, “hesaplaşmak” fiillerinden hareketle, 1915 Ermeni Gailesi’nin, 6-7 Eylül olaylarının, Lozan’da imzalanan andlaşma metninde yer alan “mübadele”nin, Varlık Vergisi’nin, kısacası 1915-1955 yılları arasında tanık olunan her türlü mel’anetin ilham kaynağı olarak Mahmut Esat Bozkurt’u gösteriyor.

Aydın Engin de beyni düşünce salgılayan basın esnafından tipik biri. Mahmut Esat Bozkurt hakkında bir cümle duymuş, onu geveleyip duruyor.

Bu fırsattan yararlanarak, muhteremi biraz eğitmemiz, tımar etmemiz gerekiyor. Bu hayırlı işi benim eski yazılardan yararlanarak yapacağız.

Önce şu basın esnafının yazısını okuyalım. Daha sonra gereken yapılacaktır.

Özdemir İnce

16 Eylül 2014

***

[AYDIN ENGİN / TIRMIK (Cumhuriyet Gazetesi, 8 Eylül 2014
ANADOLU’NUN VE İLLE DE SERMAYENİN TÜRKLEŞTİRİLMESİ

6-7 Eylül utancının 59. yıldönümü de geride kaldı. Yüzleşilmeden, sahici bir hesaplaşma yapılmadan.

Tıpkı 1915 ile de yüzleşilmediği, sahici bir hesaplaşmaya yanaşılmadığı gibi.

6-7 Eylül'ü tekil bir olay gibi kavramaya yatkın olanlar az değil. "Kıbrıs sorunu yüzünden milli hisleri kabarmış vatandaşların çığandan çıkan eylemleri" gibi ayıp sınırında dolanan değerlendirmeleri bugün bile yapanlar var.

Neydi 6-7 Eylül?

Uzun ve ayrıntılı bir açıklama yerine 6-7 Eylül 1955'te Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK Genel Sekreterliği yapan General Sabri Yirmibeşoğlu'nun ünlü cümlesini aktaracağım:

"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı."

(Bilmeyenler için: Halk arasında Kontrgerilla, Gladio gibi terimlerle anılan, sivil bağlantıları da olan askeri kurum, ilk olarak Seferberlik Tetkik Dairesi adıyla kuruldu. Daha sonra Özel Harp Dairesi adını aldı, 1992'den beri de Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak varlığını sürdürüyor.)

General Yirmibeşoğlu'nun sözleri (itirafı) ek bir açıklamaya gerek bırakmayacak kadar net: 6-7 Eylül bir devlet operasyonuydu. Öyle "milli hisleri kabarıvermiş" bazı vatandaşların daha sonra yağmacılığa dönüşen kontrol dışı

eylemleri filan değil.

Dahası 30 Ocak 1923'te imzalanan "Mübadele Protokolü" uyarınca İstanbul dışında yaşayan bütün Rumlar Yunanistan'a gönderilmiş, yani Anadolu'da Rum kalmamışken 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'un yanı sıra İzmir, Adana, Trabzon, Mardin gibi illerde Yahudilere, Ermenilere ve Süryanilere karşı eylemler düzenlendi. Örneğin Mardin sokaklarında Ermeniler için "Ya Bedros'un karısı, ya Kıbrıs'ın yarısı", Süryaniler için "Ya Butros'un karısı, ya Kıbrıs'ın yarısı" gibi ırkçı ve nefret suçunun daniskasını oluşturan sloganlar eşliğinde boynuna haç ve çan takılmış bir eşek dolaştırıldı ve kentteki Süryani ve kılıç artığı Ermeni çocuklara o çan sille tokat çaldırıldı...

Örnekleri sadece ara başlıklar altında aktarmaya bile yerim yetmez. Meraklısı Ayşe Hür arkadaşımın Radikal'de dün yayınlanan ve linkini verdiğim "kronolojik" yazısına bir göz atsın: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ ayse_hur/6_7_eylul_yagmasinin_59_ yıl donumunde_cumhuriyetin_azinlik_ raporu-1211344...

***

Biliyorum, 6-7 Eylül olayları üstüne söylenmedik az söz, yazılmadık az değerlendirme kaldı. Ben pek konuşulmayan bir yöne dikkat çekmek istiyorum.

1915'te Ermenilerin "Büyük felaket", Diayaspora Ermenilerinin "Soykırım", Türkiye'nin resmi tezinde "tehcir" denen olayda Anadolu'nun kadim kavimlerinden Ermeniler bu topraklardan adeta kazındılar.

1934'ün Haziran sonu, Temmuz başları arasında Trakya'nın hemen her kentinde, kasabasında kışkırtılmış kitleler Yahudilere saldırdı. 15 bin Yahudi apar topar ve tek bir bavulla Türkiye'yi terk etti.

Kasım 1942'de kara ünlü Varlık Vergisi yasalaştı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87'si gayrimüslimdi. Vergi, Ermeni tüccarlara sermayelerinin yüzde 232'si, Yahudi tüccarlara yüzde 179'u, Rum tüccarlara yüzde 156'sı, Müslüman-Türk tüccarlara ise sadece yüzde 4,94'ü oranında uygulandı. (Biliyorsunuz anayasamıza göre bütün yurttaşlar ırk, din, dil farkına bakılmaksızın yasalar önünde eşittir!)

1955'te 6-7 Eylül yaşandı. Binlerce Rum Türkiye'yi terk etti.

1964'te Kıbrıs ile ilgili gerginlik yaşandı. Savaşın sınırından dönüldü. Ancak 1930'da Atatürk ile Venizelos arasında imzalanan anlaşma tek taraflı olarak iptal edildi ve İstanbul'da yaşayan Yunanistan uyruklu Rumlar bir gecede ve yanlarına sadece tek bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilerek sınırdışı edildi.

Daha da saymama, irili ufaklı olayları hatırlatmama gerek yok sanırım.

Şimdi soralım:

1915'te Anadolu'nun Ermenilerden "temizlenmesi" ile başlayan taa 1974 Kıbrıs çıkartmasına kadar süren sistematik Rum "temizliği" ile varılmak istenen sonuç nedir?

Ermeniler, Yahudiler, Rumlar Türkiye'den çekip gitmeye zorlandılar, onlar da çekip gittiler.

Peki onların mülkleri ne oldu? Tarlaları, evleri, işyerleri, sermayeleri ne oldu? Onlarda birlikte çekip gidemeyeceklerine göre birilerinin eline geçti?

Peki kimin?

"Bugün Türkiye'nin anlı şanlı, saygın sermaye gruplarından bazılarının kökeninde el konmuş Ermeni metrukesi ve ölü fiyatına kapatılan Rum mülkleri var" desem cevap ne olur?

Acaba, 18 Eylül 1930'da, (doğup büyüdüğüm) Ödemiş'in Gölcük yaylasında dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un sözleri soruma cevap vermeye yarar mı?

Cumhuriyet'in Adalet Bakanı "Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır" buyurmuştu da...]

***

Şimdi sıra benim yazılara geldi. Dilerim, bir hayır sahibi kendisine ulaştırır. Bu sayede gerçek ve doğruları öğrenir ve belki biraz olsun utanır!

***

MAHMUT ESAT BOZKURT GERÇEĞİ

1892 yılında Kuşadası’nda doğan Prof.Dr.Mahmut Esat Bozkurt, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki temellerinin atılmasında en büyük payı olan bir devlet adamı ve Türk Devrimi’nin ideolojisi olan Kemalizmin belli başlı kuramcılarından biridir. İsviçre’nin Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden “Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine” adlı doktora tezi ve “Cum Laude” onur derecesi ile hukuk doktoru olmuştur. 1919’da Anadolu’ya dönüp Kuşadası bölgesinde Kuvvayı Milliye’yi kurarak Milli Mücadele’ye katılmıştır.

1922’de Rauf (Orbay) Bey kabinesinde 30 yaşında iktisat vekili olmuş 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’ni toplamıştır. 1924 yılında Adliye vekilliğine getirilen Mahmet Esat Bozkurt, 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebini de kurmuştur.

17 Şubat 1926 günü TBMM’de oybirliği ile kabul edilen Medeni Kanun’un mimarıdır. Türk Ceza Kanunu, Kabotaj Kanunu, Ticaret Kanunu, Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin temel yasaları onun bakanlığı döneminde ve 1926 yılında hazırlandı ve yürürlüğe girdi. Bu yanardağ 1943 yılında toprağa verildi.

İstanbul Barosu Mahmut Esat Bozkurt adına bir hukuk ödülü kurmuş. Mahmut Esat Bozkurt adına ödül kurmayıp Nemrut Mustafa adına mı kuracaktı? Ama, vay sen misin böyle bir ödül kuran ve bu ödülü 2010 yılında HSYK Başkanvekili Kadir Özbek’e veren?!

Meğer Mahmut Esat Bozkurt faşist ve nazi ırkçısı imiş! “Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da Türklere hizmetçi olmaktır, köle olmaktır!” diyesiymiş. Dolayısıyla bu ülkede yaşayan milyonlarca Pomak, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Ermeni, Arnavut, Arap ve Roman’a hakaret etmekteymiş. İnternette bu ve bunun gibi cümleler var. Ama çoğunun kaynağı yok. Verilen kaynakların tamamına yakını da ya uydurma ya da yanlış.

Örneğin, “Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik, o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en bariz zıddır. Yahudi, göçebe değil sığıntıdır. Irkın muhafazası mevcudiyetinin gayesidir. Köylülük ırkın ambarı, mahvazasıdır.” diyesiymiş. Bu cümle onun Nazi hayranı olduğunun en kesin belgesi imiş!

Ama kaynak yok. Kaynağı ben vereceğim : Mahmut Esat Bozkurt’un “Atatürk İhtilali, I-II” (Kaynak Yayınları, S.50). M.E.Bozkurt’un yazdığı bu cümle Hitler’e ait olup bir eleştirel aktarmadır ve onunla hiçbir ilişkisi yoktur. Mahmut Esat Bozkurt, Max Beer’in “Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Umumi Tarihi”ni Zühtü Uray’a çevirtip bir önsöz yazmış ve 1941 yılında Maarif Vekaleti’ne yayınlatmıştır. Şimdilik bu kadar !

Ancak, “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı, çoğunlukla, kaderini Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır” (S.134) da demiş. Haksız mı? Siz ne düşünüyorsunuz.

İslamcılar ve Kürtçüler, “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir”i alıp gerisini atıyorlar. Amaç: Cumhuriyet’in dünya çapında hukukçusunu ırkçı ilan etmek!

(Hürriyet, 11 Nisan 2010)

ATEŞ HIRSIZININ DÖNÜŞÜ

Yıl 1957, Gazi Eğitim Enstitüsü’nün kütüphanesinde hademe kadrolu çalışıyordum ve Ankara Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfına kayıtlıydım.

Bir gün, istenen bir kitabı raflarda ararken Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Umumi Tarihi adlı bir kitap buldum. Ciltli, sert kapaklı, büyük boy, iyi kâğıtlı bir kitap. Yazarının adı Max Beer. “Rus salatası”nın “Amerikan salatası”na çevrildiği, Komünizmle Mücadele Derneği’nin ortaya çıkmaya başladığı yıllar. Tehlikeli bir kitap, ama çeviriyi Türkiye Cumhurbaşkanlığı Özel Kalemi’nden Zühtü Uray yapmış, 1941 yılında Maarif Vekâleti tarafından yayımlanmış ve önsözünü de Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt yazmış. Nasıl olur, bu nasıl iş diye düşündüm. Kitabın Atatürk’ün önerisi üzerine dilimize çevrildiğini nereden bilecektim.

Kitabı yanıma aldım ve önsözü okumaya başladım:

“Hemen her ülkede, hatta Yunanistan ve Bulgaristan gibi komşu ülkelerde bile sayısız çevirileri ve yorumları yapılmış olan Karl Marx’ın Kapital’inin, bizde, anlaşılmaz bir iki broşüründen başka bir şey yoktur.

Nerede kaldı ki, biz, Anayasamızla devletçiliği kendimize mal etmiş bulunmaktayız. Bunun anlamı, devlet sosyalistliğini kendimize mal etmiş olmaklığımızdır. Şu halde, kısmen olsun Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Umumi Tarihi yeni Türk Devlet İlkelerinin nedenlerini ve edebiyatını oluşturuyor.”

Mahmut Esat Bozkurt’a neden saldırıyorlar?

Mahmut Esat Bozkurt şu cümleyi de yazmış:

“Klemanso, 9. Konferansında der ki: ‘Cumhuriyetçi ve demokrat doğdum ve öyle öleceğim. Fakat şunu itiraf etmeliyim ki, demokrasinin haykıran acılarını Marx’ı okuduktan sonra duyabildim.’”

Nasıl olur, bu nasıl iş diye düşündüm, bir kez daha ve hemen karar verdim: Mahmut Esat Bey de Karl Marx’ı beğeniyor.

Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Umumi Tarihi yüreğimde ve beynimde sulak ve bitek bir toprak buldu. Kültürümün temelini oluşturdu. Kitabı bitirdiğim zaman, hükümetlerin zihinsel yapıları ve uygulamaları ne olursa olsun Kurucu Babalar’ın kurduğu Türkiye Cumhuriyeti “Sol”da bir cumhuriyettir. En azından merkezin solundadır ve sola açıktır. Rejimin yapısı ile hükümet erkânını birbirinden ayırdığımda 21 yaşımdaydım. Ve Max Beer, Zühtü Uray ve Mahmut Esat Bozkurt’a borçluydum. Borçluyum!

Mahmut Esat Bozkurt’u çok uzun yıllar aydın bir devlet adamı olarak düşündüm ve saygı duydum. Büyüklüğünün henüz farkında değildim. Taa Atatürk İhtilali’ni okuyuncaya kadar. Ama Kaynak Yayınları tarafından yayımlanan öteki kitapları okuyunca bir “fenomen”le karşı karşıya olduğumu iyice anladım. Mahmut Esat Bozkurt, Fransızların “érudit” dedikleri türden bir insandı.

Avrupa Birliği’nin, ABD “fondation”larının yönlendirmesiyle “tarihimizle yüzleşelim”, “geçmişimizle barışalım” şenlikleri başlayınca, neoliberallerin, solcu dönmelerinin, AKP askerlerinin Mahmut Esat Bozkurt’u kıtır kıtır kestiklerine tanık olduk. Bu iz sürücülere, hafiyelere göre Mahmut Esat Bozkurt neredeyse bir Mussolini, bir Hitler’di. Irkçıydı, Türkçüydü, Turancıydı, Yahudi düşmanıydı… Türlü nedenlerle yeminli Cumhuriyet düşmanı olduklarını bildiğim bu insanlar, neden ona saldırıyorlardı? Saldırıyorlardı; çünkü Cumhuriyet’in Mustafa Kemal’den sonra en büyük ikinci düşünce kaynağı, fikir babası ve uygulayıcısıydı. Çomarlar işte bu nedenle saldırıyorlardı Mahmut Esat Bozkurt’a.

Daha önce Medeni Kanun’la ilgili yazılar yazmıştım hakkında, ama öfkeyle oturup “Mahmut Esat Bozkurt Gerçeği” adlı yazıyı yazdım:

“1892 yılında Kuşadası’nda doğan Dr. Mahmut Esat Bozkurt, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuki temellerinin atılmasında en büyük payı olan bir devlet adamı ve Türk Devrimi’nin ideolojisi olan Kemalizmin belli başlı kuramcılarından biridir.

İsviçre’nin Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ‘Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine’ adlı doktora tezi ve ‘Summa Cum Laude’ (pekiyi, en üstün) onur derecesiyle hukuk doktoru olmuştur. 1919’da Anadolu’ya dönüp Kuşadası bölgesinde Kuvayı Milliye’yi kurarak Milli Mücadele’ye katılmıştır.

1922’de Rauf (Orbay) Bey kabinesinde 30 yaşında İktisat Vekili olmuş, 17 Şubat 1923’te İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi’ni toplamıştır. 1924 yılında Adliye Vekilliğine getirilen Mahmut Esat Bozkurt, 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebi’ni de kurmuştur.

17 Şubat 1926 günü TBMM’de oybirliğiyle kabul edilen Medeni Kanun’un mimarıdır. Türk Ceza Kanunu, Kabotaj Kanunu, Ticaret Kanunu, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin temel yasaları onun bakanlığı döneminde ve 1926 yılında hazırlanmış ve yürürlüğe konulmuştur. Bu yanardağ 1943 yılında toprağa verildi.

İstanbul Barosu Mahmut Esat Bozkurt adına bir hukuk ödülü kurmuş. Mahmut Esat Bozkurt adına ödül kurmayıp Nemrut Mustafa adına mı kuracaktı? Ama, vay sen misin böyle bir ödül kuran ve bu ödülü 2010 yılında HSYK Başkanvekili Kadir Özbek’e veren?!

Amaç: Cumhuriyet’in dünya çapında hukukçusunu ırkçı ilan etmek!

Meğer Mahmut Esat Bozkurt faşist ve Nazi ırkçısı imiş! ‘Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da Türklere hizmetçi olmaktır, köle olmaktır!’ diyesiymiş. Dolayısıyla bu ülkede yaşayan milyonlarca Pomak, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Ermeni, Arnavut, Arap ve Roman’a hakaret etmekteymiş. İnternette bu ve bunun gibi cümleler var. Ama (kara çalma ve iftiraların) çoğunun kaynağı yok. Verilen kaynakların tamamına yakını da ya uydurma ya da yanlış.

Örneğin ‘Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik, o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en bariz zıddıdır. Yahudiler, göçebe değil sığıntıdır. Irkın muhafazası mevcudiyetinin gayesidir. Köylülük ırkın ambarı, mahfazasıdır’ diyesiymiş. Bu cümle onun Nazi hayranı olduğunun en kesin belgesi imiş!

Ama kaynak yok. Kaynağı ben vereceğim: Mahmut Esat Bozkurt’un Atatürk İhtilali, I-II (Kaynak Yayınları, s.50). M.E. Bozkurt’un yazdığı bu cümle Hitler’e ait olup bir eleştirel aktarmadır ve onunla hiçbir ilişkisi yoktur. Mahmut Esat Bozkurt, Max Beer’in Sosyalizm ve Sosyal Mücadelelerin Umumi Tarihi’ni Zühtü Uray’a çevirtip bir önsöz yazmış ve 1941 yılında Maarif Vekâleti’ne yayımlatmıştır. Şimdilik bu kadar!

Ancak, ‘Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı, çoğunlukla, kaderini Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır’ (s.134) da demiş. Haksız mı? Siz ne düşünüyorsunuz?

İslamcılar ve Kürtçüler ‘Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir’i alıp gerisini atıyorlar. Amaç: Cumhuriyet’in dünya çapında hukukçusunu ırkçı ilan etmek!”

Saldırılar dinmiyordu. Cumhuriyet’e, Atatürk’e, İnönü’ye, devrimlere, CHP’ye çatmak isteyenler, yallah deyip Mahmut Esat Bozkurt’a saldırıyordu. Meğer Bozkurt soyadını Turancı-ırkçı olduğu için almışmış. Bozkurt-Lotus davasından haberleri bile yoktu. Bu alçak ağız ve kalemleri susturmak için 10 yazılık “Mahmut Esat Bey Neden Bozkurt” başlıklı bir dizi yazdım.

Yazı iki bakımdan etkili oldu: İlkin, kara çalıcılar biraz ürkmeye başladılar; ikincisi, öteki yazarlar ve sosyal medya için malzeme oldu, dolaşıma girdi.

Derken, elinizde ilk cildini tuttuğunuz dev boyutlu 4 ciltlik eserin derleyicisiyle, Şaduman Halıcı ile tanıştım. Bana, Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt adlı kitabını gönderdi. Ardından ziyaretime geldi.

Kendisini kutladıktan sonra, Mahmut Esat Bey’in makalelerinin Kaynak Yayınları’nın yayımladığı kitapçıklardan ibaret olup olmadığını sordum. Gazete ve dergilerde yayımlanmış binlerce sayfalık makalesi olduğunu, bunları kendisinin derlediğini, yeni Türk harflerine çevirdiğini ve yayımlayacak “babayiğit” bir yayıncı aradığını söyledi.

“Yayıncıyı bulmayı siz bana bırakın!” dedim.

Başta Genel Yayın Yönetmeni Sadık Usta ve editör Kurtuluş Güran olmak üzere Kaynak Yayınları bu dev esere sahip çıktı ve Şaduman Halıcı’nın titiz ve dikkatli emeğini tamamladı.

Okur, makaleleri izledikçe, Cumhuriyet’in dehasını çok iyi anladığı ve onu her türlü saldırıya karşı koruduğu, koruyucu önlemleri almaya çalıştığı için, mürteci tayfasının saldırı ve iftirasına hedef olmuş çok boyutlu, çoğul ve çağının çağdaşı bir demiurgos’la karşı karşıya olduğunu anlayacaktır. Mahmut Esat Bozkurt’u bir “demiurgos” (epitken) olarak tanımlamam, lütfen, bir abartı, bir süsleme olarak görülmesin. İktisat ve Adalet Bakanı olarak yapıp ettiklerini, pek emin değilim ama, bir başkası da yapabilirdi diyelim. Elinizde tuttuğunuz ve bunu izleyecek olanlarla dört ciltlik bu dev eseri yaratacak bir başka kimse var mıydı ülkede; işte bunu yanıtlamak çok zor. Bence, yaşadığı dönemde, ülkede, onun derinliğinde, uyanıklığında, onun adanmışlığında, çok boyutlu bir başkası yoktu.

Bunu anlamak için ilgilendiği ve irdelediği konuları adlarıyla anmak yeter: Tarih, Osmanlı tarihi, ekonomi, köy, köylülük, köy kalkınması, yeni Türkiye’nin anlamı, Türk Devriminin ilkeleri; halk, halkçılık, halk devletinin ilkeleri, halk devletinin politikaları, yönetim sanatı, ulusal eğitim, yeni Türkiye’nin davası ve emperyalistler, Sevr ve Ortadoğu barışı; köy bankaları, çiftçi ortaklıkları, demiryolları; Cumhuriyet Yasaları, Şeyh Sait İsyanı ve Takrir-i Sükûn Yasası, irticayla mücadele…

Kuşadalı Mahmut Esat imzalı ilk yazı “İktisat (İktisat İlmi Nasıl Kuruldu)”, 3 Şubat 1909 tarihli Hizmet gazetesinde yayımlanmış. Mahmut Esat 17-18 yaşında. Şaşırtıcı bir kavrayış ve bireştirim (sentez) gücü.

Türkiye bazı bilimsel deyim ve tanımları onun ağzından duydu, kalemi sayesinde öğrendi.

“Türkiye Halk Devleti” ne demek?

“Türk Üreticileri Birleşiniz!” de ne demek? Komünist Partisi Manifestosu kokmuyor mu?

“Yeni devlet, halkçı ve demokrat olabilmek için halka kendini yönetecekleri seçme olanağınıvermeliydi. Zira ‘Türk İhtilali’nin ideali, yalnız ve yalnız Türk halkını, Türk üreticilerini efendi yapmak, onları kayıtsız ve şartsız her şeye hâkim kılmaktı.’”

“Türk İhtilalinin Düsturları” bağlamında okuyacağınız yazılarda kullanıldığını

göreceğiniz bu kavramlar Türk halkı ve aydınları için çok yeni kavramlardı.

“Milli bir Türk halk devleti” de ne oluyor? Milli olmayan devlet olur mu? Kapitülasyonlar varsa devlet elbette milli olmaz; hükümet ve yandaşları devleti ve halkı soyarsa o devlet elbette milli olmaz.

Yeni Türk devletinin Devrim Yasalarının ve Kemalizmin 6 ilkesinin (Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık) Mahmut Esat Bozkurt’un makalelerinde tomurcuklanıp boy attığına tanık olacaksınız. Derin bir bağlılık ve aşkla kullandığı, kimilerine fena halde batan “Türk” isim ve sıfatını ne anlamda ve neden kullandığını görüp belki, mutlu olacaksınız.

“Kemalizmin ikinci kuramcısı” tanımlamasının mucidi olduğumu sanıyordum. Meğer çok daha önce ama değişik biçimde kullananlar olmuş. Örneğin; Cahit Tanyol önsözünde Mahmut Esat Bozkurt için “Kemalizmin ilk kuramcısı (teorisyeni) dedikten sonra, “Kemalizmin ikinci kuramcısı” sıfatını Niyazi Berkes için kullanıyor. “Bozkurt, insanın insanı sömürmesi konusunda kesin olarak Marks’çı doktrini savunuyor; ve bunun aksine söylenecek sözleri şarlatanlık sayıyor ve bu konuda yerli birçok örnek veriyor” cümlesini de Tanyol’un önsö-

zünde okudum. Siz de, hangi sayfada olacak bilmiyorum ama, bu dev eserin sayfalarında okuyacaksınız. “Gerçekleri, bunlar aleyhimizde de olsa olduğu gibi ortaya koymak bizim bellibaşlı kuvvetimizdir. Saklamak, korkmak yalnız zayıfların huyudur” diyen bir öncünün kaleminden.

Karşıdevrimci tayfa, tarihle, Kemalizmle yüzleşirken (!), Cumhuriyet’i vurmak için, MahmutEsat Bozkurt’un bağlamından kopartılmış “Öz Türk olmayanların hakkı hizmetçiliktir, köleliktir” sözünün üzerine mal bulmuş Mağribi gibi sarılırlar.

Mahmut Esat Bozkurt’un bu karalamaya verdiği cevapla yazımı bitireceğim:

“Ben Ödemiş nutkunda ‘Bu memleketin efendisi Türklerdir. Öz Türk olmayanların hakkı hizmetçiliktir, köleliktir’ demekle misafirlerimiz olan yabancıları kastetmedim. Esasen bir memleketin dahili siyasi münakaşalarında yabancıların yeri yoktur ve olamaz. Bu hak vatan evlatlarına aittir. Benim kastım anayasa icabınca Türk olup hâlâ Türkten başka milliyet iddia edenler varsa onlardır. Türk kültürünü samimi kabul edip de Türküm diyene sözüm yoktur!”

(Aydınlık, 21 Nisan 2014)

(Mahmut Esat Bozkurt, Toplu Eserler 1, Kaynak Yayınları, Mayıs 2014, S.29)

MAHMUT ESAT BEY NEDEN BOZKURT

(1

Türlü nedenlerle Cumhuriyet düşmanı olanların bir numaralı hedef tahtası yaptıkları Mahmut Esat Bozkurt kimdir; nasıl bir tarihsel, toplumsal ve siyasal ortamın ürünüdür? Neredeyse eşeklerle bile empati kuranlar bunları araştırmak ve öğrenmek zahmetine katlanmıyorlar. Ağızdan dolma, kulaktan duyma, bağlamından kopartılmış birkaç cümleyi kullanarak bir kahraman ve dâhiyi yok etmek istiyorlar.

Bunlardan birine “Mahmut Esat beyin soyadı neden Bozkurt?” diye sorsanız, ağzından sular akarak “Irkçı, Turancı, Pantürkist olduğu için” tarzında bir cevap alırsınız.

Acaba öyle mi?

ÖNCE HAYATI

1892 yılında Kuşadası’nda doğan Mahmut Esat Bozkurt, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukî temellerinin atılmasında en büyük payı olan bir devlet adamı ve Türk Devrimi’nin ideolojisi olan Kemalizmin en önemli kuramcısıdır. İzmir İdadisi’ni bitirdikten sonra II.Abdülhamid’in istibdat yönetimine karşı mücadeleye katılan dayısı Ubeydullah Efendi ile birlikte İstanbul’a gelerek 1908’de Hukuk Mektebine girmiş. 1912 yılında buradan mezun olduktan sonra İsviçre’nin Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yeniden hukuk öğrenimi görerek önce lisans diploması almış, sonra “Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine” (Du régime des capitulations ottomanes) adlı doktora tezi ve “Summa Cum Laude” onur derecesi alarak hukuk doktoru olmuştur. 1919 yılında İsviçre’nin Lausanne kentinde kurulan Türk Talebe Cemiyeti’nin başkanlığına seçilmiş.1919’da yurdun işgali üzerine derhal İsviçre’den ayrılıp arkadaşları Şükrü ve Kazım Nuri Bey’lerle Anadolu’ya dönüp Kuşadası bölgesinde Kuvvayı Milliye’yi kurarak efelerle birlikte Milli Mücadele’ye katılmıştır.

23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne giden Mahmut Esat Bey, milletvekilliğini 1943 yılında, 51 yaşında ölümüne kadar sürdürmüş. 1922’de Rauf (Orbay) Bey kabinesinde 30 yaşında İktisat Vekili olmuş; bu görevi sırasında Ziraat Bankası’nın ıslahı, çiftçi kredi kooperatiflerinin kurulması, esnaf örgütlerinin yeniden düzenlenmesi, Emlak ve Eytam Bankası’nın kurulması önemli işler başarmıştır.

17 Şubat 1923’te İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi’ni toplamış; 1924 yılında Adliye vekilliğine getirilen Mahmut Esat Bozkurt, 1925 yılında Ankara Hukuk Mektebini de kurmuştur.

17 Şubat 1926 günü TBMM’de oybirliği ile kabul edilen Medeni Kanun’un mimarıdır. Türk Ceza Kanunu, Kabotaj Kanunu, Ticaret Kanunu, Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin temel yasaları onun bakanlığı döneminde, 1926 yılında kabul edilip yürürlüğe girdi.

AYRINTILAR

Mahmut Esat Bey, hiç kuşkusuz sıradan bir insan değil. Bir dâhi olduğu da söylenebilir. Fribourg Hukuk Fakültesi’nde sunduğu doktora teziyle aldığı “Summa Cum Laude” derecesi, kuşkusuz, günümüzde yandaş ve cemaat üniversitelerinde verilen doktora (!) derecelerine benzemez. Bildiğim kadarıyla Batı üniversitelerinden alınan en yüksek doktora derecesidir. Osmanlıcada “aliyy-ül-a’lâ” (en yüksek) anlamına gelen bu dereceyi yirminci yüzyılda kaç Türk ya da Türkiyeli elde etmiş olabilir?

“Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi” konusunu doktora tezi olarak seçmesine ne demeli? O yıllarda tam anlamıyla bir meydan okumadır. O yıllarda Avrupa’da kutsal ve dokunulmaz bir hak olarak kabul edilen bu sorunlu konuya saldırmayı göze almıştır. İlkin tez konusunu kabul ettirmesi (ki bu hiç kolay olmamıştır), ardından bu tabuyu inceleyip eleştirdiği metni kabul ettirmesi gerektirmektedir. Bunları başarmıştır.

Öyküsünü, Mucize Özünal’ın yazdığı Mahmut Esat Bozkurt, Kalpak ve Kartal” (Tudem Yayınları) adlı belgesel romanından okuyalım:

“Bu başlığı neden bu kadar zor kabul ettiklerini düşünüyor. Özellikle Kilise Hukuku Profesörü Pederazzin şiddetle itiraz etmişti. En büyük desteği Hukuk Felsefesi ve Roma Hukuku Profesörleri Jaccoud ile Tour’dan gelmişti. Fransız Medeni Hukuku Profesörü Le Gras ile İsviçre Medeni Hukuku Profesörü Aeby önemli olan çalışmanın bilimsel değeri olduğunu, bu ölçünün esas alınması gerektiğini kararlılıkla savunmasalardı belki de Ceza Hukuku Profesörü Bise ve Kamu Hukuku Profesörü Gabriel bu kadar içtenlikle kendisine yardımcı olamazlardı. Dört yıllık başarılı lisans öğretimini hepsi de takdir ediyorlardı. Ama iki yıldır, doktora sürecinde sanki gizli bir elle görünmez engeller yığılmıştı önüne. İşte birkaç saat önce bu hocaların önünde savunmuştu tezini. Sonuç bölümünü okurken bir yandan da onları gözlüyordu. ‘Kapitülasyonlar çağdaş anlamda bir antlaşma değil, bir ahitnamedir (anlaşmadır). Ahithame olduğu için verenin tek taraflı iradesiyle geriye alınabilir. Kaldı ki bir antlaşmayı bile tek taraflı olarak feshetmek mümkündür. Öte yandan, 1908’den beri bir meclisin Türkiye’de varlığı, meclisin yanı sıra öteki anayasal kurumların varlığı karşısında kapitülasyonlardan yararlanan devletlerin, uluslararası hukukun çağdaş hükümleri karşısında direnmeleri mümkün değildir.’ Başını kaldırmış hocalarına ayrı ayrı bakarak son tümceyi bir manifesto gibi söylemişti. ‘Artık Türkiye’nin kapitülasyonlar rejimine onay vermesi mümkün değildir’ […] Hocalar bilimsel gerçekliğin bu denli yoğun, yalın ve apaçıklığı karşısında bu zeki, cesur Türk’ün başarısını onaylamakta gecikmediler.”

Tarih 24 Mart 1919 idi. Henüz Mustafa Kemal Samsun’a çıkmamıştı. Kurtuluş Savaşı henüz başlamamıştı. Kapitülasyonlar 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lausanne Antlaşması ile kaldırılacaktı…

NOTA BENE:

On yazı sürecek olan bu çalışmayı, Devrimçi Cumhuriyet’e ve onun kurucularına saygı ile sunuyorum.

(2)

Mahmut Esat Bozkurt’un bütün özyaşam öykülerinde her zaman şöyle bir cümle vardır: 1919’da yurdun işgali üzerine derhal İsviçre’den ayrılıp arkadaşları Şükrü ve Kazım Nuri Bey’lerle Anadolu’ya dönüp Kuşadası bölgesinde Kuvvayı Milliye’yi kurarak efelerle birlikte Milli Mücadele’ye katılmıştır.

Ama İsviçre-Kuşadası yolculuğunun sinematografik öyküsünü pek az insan bilir. Şimdi onu anlatalım:

NAPOLİ’DEN KUŞADASI’NA

Yunan ayaklanmasında Mora’dan muhacir olan Hacı Mahmutzade’nin torunu Mahmut Esat ile arkadaşı Saraçoğlu Şükrü, İsviçre’den Napoli’ye trenle gelmişlerdir. Ancak Napoli’den Türkiye’deki İtalyan işgal kuvvetlerine silah götüren Lucciri adlı şilebe gizlice girerler, ambara gizlenirler. Şilep Ege sularına girerken şöyle bir telgraf ulaşır Roma’ya: “Lucciri gemisinde kaçak iki Türk, Mahmut Esat ve Şükrü isimli iki jöntürktür. Müşterek menfaatlarimiz açısından ne pahasına olursa olsun karaya çıkmaları mutlaka engellenmelidir. İmza: Venizelos.” Aynı saatlerde Paris’te Konferans Başkanı Clemenceau da bir başka telgrafı açıyordu: “Mahmut Esat ve Şükrü iki nüfuzlu jöntürktür, karaya çıkmaları behemehal engellenmelidir.”

Gizlice ve özgürce karaya çıkmaları engellendi. İtalyan işgal kuvvetleri askerleri arasında, Kuşadası’nda karaya elleri kelepçeli olarak çıktılar. Bekledikleri başlarına gelmedi. Kuşadası’ndaki komutan, Luca adlı teğmen Milliciler’in bir nedenden dolayı dostuydu. Onlara yardım etmekteydi.

Kaçak yolcuları İstanbul hükümeti adına teslim almaya gelen Kaymakam da Milliciler’e yakınlık duyuyordu. Öykünün bu bölümünde, Mahmut Esat ve Şükrü, nöbetçilerin gafletinden yararlanarak nezaretten kaçmış olurlar.

Mahmut Esat ertesi gün Cidal (Direniş) Cephesi’ne katıldı, müfreze komutanı oldu ve Yunan’a karşı çarpıştı. Millet Meclisi, kurtuluştan sonra bu genç hukuk doktorunun silahlı hizmetlerini unutmayacak, onu kırmızı yeşil şeritli istiklal madalyasıyla milis yüzbaşısı olarak ödüllendirecektir.

LOTUS-BOZKURT DAVASI

2 Ağustos 1926 günü gece yarısına doğru İstanbul’a gitmekte olan Fransız yolcu gemisi Lotus ile Bozkurt adlı kömür yüklü Türk gemisi, Midilli adası dolaylarında çarpışır. İkiye parçalanan Bozkurt gemisi batar ve gemide bulunan 8 Türk vatandaşı boğularak ölür.

Bundan sonrasını özetleyeceğim: İstanbul’a gelen Lotus’un yardımcı kaptanı Demons ile Bozkurt’un kaptanı Hasan Bey tutuklanır.

Görülen davanın sonunda yardımcı kaptan 80 gün hapis ve 22 lira para cezasına; Hasan Bey ise biraz daha fazla cezaya çarptırılır.

Türk mahkemesinin verdiği bu karar Fransa’yı fena halde öfkelendirmiş ve bu devlet diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Amaç davanın Fransız mahkemelerinde görülmesini sağlamaktır.

Bu girişimler üzerine Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, 2 Eylül 1926 tarihinde, yargı yetkisi konusundaki uyuşmazlığın La Haye Adalet Divanı’na götürülmesi teklifini reddetmeyeceğini açıklamıştır. Davanın bu bölümü epeyce uzun. Fransa, yetkinin kendi mahkemelerinde olduğunu iddia etmekte ve Türk tarafından tazminat talep etmektedir.

Mahmut Esat Bey 23 Kasım 1924’ten itibaren Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı’dır. Bir gece, Mustafa Kemal Paşa ve genç Adalet Bakanı dava üzerinde baş başa çalışmaktadırlar. Mahmut Esat Bey, Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle der:

“Paşam, izin verin Lahey Divanı’na gidelim. Kim haklı kim haksız orada belli olsun. İzin verirseniz davamızı orada ben savunayım. Fransızların istediğini yapar da bunları salıverirsek Fransız’ın karşısında boyun eğmiş olacağız. Halbuki Lahey’de kaybetsek dahi uluslararası bir mahkemenin hükmüne uymak büyüklüğünü göstermiş oluruz. İzin verin Lahey’e gidelim. Ben orada savunmayı üstleneyim. Eminim kazanacağız… Kaybedersem geri dönmeyeceğim Paşam.”

Mustafa Kemal Paşa’nın cevabı: “Güle güle git! Kazanacaksın. Kazanmasan da bu millet seni gene bağrına basacaktır Mahmut. Müsterih ol!”

Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey’in yanındaki güçlü heyet ile bindiği tren Avrupa’ya doğru yol alırken, Türk gazeteleri onun demecini yayınlıyordu:

“Kapitülasyonlara alışık olanlar bilmelidir ki Türk devleti esir devletleri alakadar eden en küçük bir ananenin iddiasına muvafakat edemez. BİZ HAKKIMIZI MÜDAFAA EDİYORUZ!”

Lahey Adalet Divanı’nın kararının birinci maddesi şöyledir:

“2 Ağustos 1926 tarihinde Fransız Lotus gemisi ile Türk Bozkurt gemisi arasında meydana gelen çarpışma sonucunda ve Fransız gemisinin İstanbul’a ulaşmasının ardından Türk kanunlarına göre Lotus gemisinde nöbetçi kaptan olan Demons aleyhinde Bozkurt yolcularından sekiz Türk vatandaşının ölümü dolayısıyla ceza tatbikatı yapmakla Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihli İkamet ve Yargı Yetkisi Hakkındaki Lozan Sözleşmesi’nin 15.maddesine ve uluslararası hukuk ilkelerine aykırı hareket etmemiştir.”

Bozkurt-Lotus davası Uluslararası Hukuk kitaplarında başlangıç dava olarak ele alınmaktadır. Bu karar ile Osmanlı’yı inim inim inleten kapitülasyonların önü uygulamada da kesinlikle kapanmıştır.

Mora Muhaciri Hacı Mahmutzade’nin torunu Mahmut Esat Bey’in soyadı işte bu görkemli hukuk zaferinden dolayı Bozkurt’tur.

Zibidi tayfasının diline doladığı Bozkurt soyadını Mahmut Esat Bey’e Tarih ve Hukuk adına Mustafa Kemal Paşa vermiştir.

Mahmut Esat Bozkurt’u yeterince takdim ettiğimi, en azından hakkında merak uyandırdığımı sanıyorum. Şimdi sıra bu yiğit insana atılan iftiraların suratına tükürmeye geldi.

NOTA BENE:

Merak edenlere, Mucize Özünal’ın “Mahmut Esat Bozkurt, Kalpak ve Kartal” (Tudem Yayınları) adlı belgesel romanını salık veririm. Ben çok bilgilendim ve yararlandım.

(3)

Mahmut Esat Bozkurt’un her türlü İslamcının, mürtecinin, neo-liberalin, müflis solcunun ve zibidi tayfasının gözünde büyük günahkâr yapan işlerini teker teker yazalım:

Kapitülasyonlar konusunda doktora yapması ve her Allah kuluna kısmet olmayan “Summa Cum Laude” ( aliyyülalâ) onur derecesi alarak hukuk doktoru olması. Her Osmanlı gibi, sadece doğu ülkelerinde geçerli olan bir “Bon Pour l’Orient” diploması almak varken bu ne küstahlık! 2.Yurda dönüp Kurtuluş Savaşı’na katılması. (Rahat mı battı? İsviçre’de kalıp ünlü bir Osmanlı kalıntısı olabilirdi. Şimdi adını duydukça silaha davrananlar hakkında gıyabî methiyeler düzerlerdi.) 3. Milletvekili olması. (Ulan, akılsızlık ettin memleketine geri döndün, yetmedi guvva çetecisi oldun. Çekil çiftliğine. Neden halkla, ayak takımıyla yüz göz oluyorsun; İzmir’de İktisat Kongresi düzenliyorsun; bir komünist gibi emekçilerin haklarını savunuyorsun; bitli ve uyuz köylü milletini adam yerine koyup gözlerini açmaya çalışıyorsun?) 4.Rauf Orbay’ın başkanlığında kurulan IV.İcra Vekilleri Heyeti’ne (13 Temmuz 1922-4 Ağustos 1923) Büyük Millet Meclisi tarafından İktisat Vekili seçilmesi. 5. Fethi Okyar başkanlığında kurulan V.İcra Vekilleri Heyeti’ne (14 Ağustos 1923-27 Kasım 1923) Büyük Millet Meclisi tarafından ikinci kez İktisat Vekili seçilmesi. 6.20 Nisan 1924 tarihinde kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye’nin (Anayasa) hazırlayıcıları arasında yer alması.
7.Fethi Okyar’ın 3.hükümetine Adliye Vekili olarak atanması. 8.5 Kasım 1925 tarihinde açılan Ankara Hukuk Mektebi’nin kurucusu olması. 9.İsmet İnönü’nün 3. ve 4. Hükümetlerinde Adliye Vekili olarak görev yapması. 10.Türk Medeni Kanunu’nu çıkartması (17 Şubat 1926) ve Medeni Kanun Genel Gerekçesi’ni kaleme alması. 11.Türk Ceza Kanunu’nu çıkartması (1 Mart 1926). 12.Kabotaj Kanunu’nu çıkartması (19 Nisan 1926). 13.Borçlar Kanunu’nu çıkartması (22 Nisan 1926). 14.Ticaret Kanunu’nu çıkartması (29 Mayıs 1926). 15.Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu çıkartması (18 Haziran 1926). 16.Lahey Uluslararası Adalet Divanı’ndaki Bozkurt-Lotus davasında Türkiye’yi temsil etmesi ve davayı kazanması (27 Eylül 1927). 17.Kadınların belediye meclislerine seçme ve seçilme hakkı veren kanunun (3 Nisan 1930) hazırlanmasına katkıda bulunması. 18.Kadınların milletvekili olmalarını sağlayan yasanın (5 Aralık 1934) hazırlanmasına katkıda bulunması. 19.1935 yılında Mason Locaları’nın kapatılmasında çok önemli bir rol oynaması. 20.21 Aralık 1943 kadar yaşayıp daha önce gebermemiş olması.

MEDENİ KANUN VE HUKUK MEKTEBİ

Burada kuru lâfları bir yana bırakıp, Mucize Özünal’ın belgesel romanı “Mahmut Esat Bozkurt, Kalpak ve Kartal”ın 165.sayfasından bir sahne aktaracağım:

[“-Paşam, dedi Mahmut Esat, siz bizimle olduğunuz sürece yapamayacağımız hiçbir şey, başaramayacağımız hiçbir iş olamaz. Bakın size ne getirdim. Adliye vekili sıfatıyla yaptığım bir gezide bir tarlada korkuluklara asılmış olan bu ilâm, şerriye mahkemesince tebliğ olunmuş,
Evrak çantasını açtı, Arap abecesince eğri büğrü satırlarla yazılmış, sararmış bir belgeyi çıkardı. Bu bir mahkeme kararıydı. Kadı, şeriat adına mezruata, ekinlere zarar veren çekirgelere, fuzuli tecavüz ettikleri, haksız el attıkları yerden çekip gitmelerini emrediyordu.

-İş bu kadar vahimdir paşam. Halkın Cumhuriyeti, adaleti gökyüzünden indirip cumhuriyetin hâkimi eliyle, savcıları eliyle halka vermelidir. Çantasına eğildi, evrakların içinden bir iki belge daha aldı. Bakınız bunları vekâletimiz bir kitap halinde yayınlayacaktır ki artık Mecelle’nin anlaşılıp uygulanmasına imkân kalmadığı iyice anlaşılsın.

Masadakiler belgeleri elden ele dolaştırıyorlardı.

-Tamam, peki, dedi Mustafa Kemal. Hatırlar mısın, ben sana birkaç yıl önce bir soru sormuştum?

-Evet paşam, buyurunuz.

-Bütün bu kanunları çıkardın, yasaları yaptın, mahkemeleri kurdun diyelim. Peki, bu yeni mevzuatı uygulayacak hukukçuları nereden bulacaksın?

Mahmut Esat belli belirsiz gülümsedi. Paşa o zamanki yanıtı unutmuş olamazdı. Ayağa kalktı bütün heyecanıyla yanıtını yineledi:

-Bulmayacağım paşam, onları ben yetiştireceğim…

BENİM KAHRAMANIM!

Halkın çocuklarının, işçinin, çiftçinin, küçük esnafın çocuklarının hukukçu olabilmeleri için, bunların yatıp kalkacakları, karınlarını doyuracakları, ders çalışacakları bir yer gerekiyordu ama bütçede para yoktu. Sağdan soldan ödenek kırpıldı; Hukuk Mektebi’ne ayrılan ödeneğe “Leylî yurdu Masarifi” adıyla yeni bir fasıl eklendi.

Artık halkın çocukları Cumhuriyet’in savcıları, yargıçları olabilirdi. Oldular! Hatta, Adnan Menderes gibi öğrenimleri yarım kalmış milletvekilleri de Hukuk Mektebi’ne kayıt yaptırıp okudular. Birkaç çürük elma dışında tamamı cumhuriyetin laik hukukunun uygulayıcısı oldular. AKP iktidarının savcı ve yargıçlarından söz etmiyorum burada. Onlar hakkında verilecek kararı tarihe bırakıyorum.

Savcı ve yargıçların kendisini karşılamaya gelmesine karşı çıkan ve onların ayağına giden Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un savcılar hakkındaki sözleri çoktandır asıldıkları yerden indirildiler, kazındıkları mermerlerden silindiler:

“Cumhuriyet Savcıları! Meriç kıyısında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sabanından tutunuz da bu davada yaşayanların uğrayacakları en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından sizler mesulsünüz…”

Mahmut Esat Bozkurt, Cumhuriyet’in en büyük kahramanlarından biridir. O, artan görev harcırahlarını bakanlık mutemedine geri veren bir ahlak anıtıdır.

(4)

17 Şubat 2012 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan “Medeni Kanunun Kabulü (1926)” başlıklı yazımı yardıma çağıracağım:

***

[“MEDENİ KANUNUN KABULÜ (1926)
Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım 1925 günü TBMM’nin İkinci Dönem Üçüncü Yasama Yılı’nı

açarken “genel hayatımızı yeni baştan düzenleyecek yasalar”ın haberini veriyordu.

Hükümet’in “Adli Reformlar” konusunda hazırladığı tasarı, 24 Aralık 1925’te TBMM’ne sunuldu. Ve bu tasarı 17 Şubat 1926 tarihinde “Türk Medeni Kanunu” adıyla TBMM’nde kabul edildi. 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi. Her şey 11 ay 3 gün gibi kısa bir sürede oldu, tasarı gerçekleşti.

***

Sağıyla solunu karıştıran “Entello” tayfası Cumhuriyet’in Medeni Kanunu İsviçre’den, Ceza Yasası’nı “Faşist” İtalya’dan aldığını söyleyerek dalgasını geçer. Taze Cumhuriyet’in kuruluşundan 2 yıl 3 ay 19 gün sonra çıkardığı yasayı, TBMM ancak 1 Ocak 2002 tarihinde değiştirebilmiştir. Tamamen değiştirmekten çok yenilemiştir.

1 Mart 1926’da çıkartılan Türk Ceza Kanunu, 12.10.2004 tarihine kadar yürürlükte kaldı. 1889 İtalyan Zanardelli yasası esas alınarak yapılan bu yasa ancak 2004 yılında tamamen değişti. Bugün konumuz değil ama 1889 tarihinde İtalya’da faşizm mi vardı ? Ünlü İtalyan Ceza Hukukçusu Nitti “Demokrasi” adlı kitabında, “Bizim eski Ceza Yasası’nın kıymetini Türkler bildi ve aldı” diyor.

Cumhuriyet’e atılan pis iftiralar fos çıktıkça midem bulanıyor. Tıpkı şu anda olduğu gibi !

***

Türk Medeni Kanunu ile:

• Ailede kadın-erkek eşitliği sağlandı.

• Evlilikte resmi nikah zorunluluğu getirildi.

• Erkekler için tek eşle evlilik esası getirildi.

• Kadınlara, istedikleri mesleğe girebilme hakkı tanındı.

• Mahkemelerde tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadın-erkek eşit hale getirildi.

• Patrikhane’nin din işleri dışındaki yetkileri kaldırıldı.

Ve Türk Medeni Kanunu’nun doğal sonucu olarak, kadınlara siyasal alanda haklar tanındı:

• 1930’da Belediye seçimlerine katılma hakkı.

• 1933’te Muhtarlık seçimlerine katılma hakkı.

• 1934’te Milletvekili seçme ve seçilme hakkı.

***

Türk Medeni Kanunu’nu hazırlayıp çıkartan insanlar, günümüz entellolarıyla, İslamcıları, yeni mürtecileri ile kıyaslanmayacak oranda bilgili ve entelektüel idiler. Yasanın mimarı, Adliye Vekili Dr. Mahmut Esat Bozkurt’un hazırladığı gerekçede Cumhuriyet’in temel perspektifi toplumsal ilerleme ve gelişme idi : “Yasaları dine dayanan devletler, kısa zaman sonra memleketin ve milletin isteklerini tatmin edemezler. Çünkü dinler değişmez hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyaçlar sürekli değişir, din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir değer, bir anlam ifade etmezler. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur… Esaslarını dinlerden alan yasalar uygulanmakta oldukları toplumları, [gökten.Öİ.] indikleri ilkel devirlere bağlarlar ve gelişmeye engel belli başlı etken ve unsurlar sırasında bulunurlar.” (Ferit İlsever, Cumhuriyet Devrimi Kanunları, Kaynak Yayınları, S.54)

Benim ekleyecek bir şeyim yok ! Ama bir sorum var : Ruh ve kafa sağlığı yerinde bir kadın kendisini esaretten kurtaran bir yasa yapan Cumhuriyet’e nasıl karşı olur?”]

BUNA İHTİLAL YA DA DEVRİM DENİR!

Günümüz insanlarının büyük bir çoğunluğunun, 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi‘nin ne anlama geldiğini bildiğini sanmıyorum. Bu yasa yeni Medeni Kanun’un 22 Kasım 2001 tarihinde TBMM’de kabul edilmesine kadar yürürlükte kaldı. 4721 sayılı yeni yasa 1 Ocak 2002’de yürürlüğe girdi. Başlangıç hükümleri dışında, kişiler hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukuku olmak üzere dört kitaptan ve toplam 1030 maddeden oluşur.

Mahmut Esat Bozkurt’un Adalet Bakanlığı döneminde hazırlanan ilk yasa, artık Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli niteliğinin simgesidir: Devlet işleri ile din işleri birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Devlet ve toplum artık laiktir. Bu bir mucizedir!

***

Medeni Kanun’un (Yurttaşlar Yasası) TBMM’de oybirliği ile kabul edilmesi bütün dünyada büyük yankılar yarattı. Halkı Müslüman olan bir ülkede görülmemiş bir devrimdi.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları arasında genel ve eşit haklar dizgesini oluşturan bu yasanın çıkması nedeniyle, Lozan Antlaşması ile bazı haklar kazanmış olan azınlıklar, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya başvurarak, bu ayrıcalıklarından vazgeçiyorlardı. Ayrıca bu yasanın 266. maddesine göre reşit olan her vatandaş kendi dinini seçmekte özgür oluyordu. Bu da en büyük inançsal ve zihinsel bir devrimdi. Birey dinlerin zincirlerinden artık kurtuluyordu.

Yasanın çıkması üzerine, M. E. Bozkurt’un yüksek öğremin yaptığı ve doktorasını aldığı Fribourg Üniversitesi kendisine bir mektup göndererek başarısını kutladı.

Sadece bu yasa dolayısıyla, Şeriatçı İslamcıların M. E. Bozkurt’tan nefret etmelerini, ona karşı düşmanlık hissetmelerini anlayabiliriz. Çünkü yüzlerce yıllık dünyaları yıkılmış ve yeryüzü egemenliklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdi.

Çoğu zibidi olan ötekilerin düşmanlıklarına gelince: Cumhuriyetçi Mahmut Esat Bozkurt’un yaptıkları öylesine büyük ve çoğul ki, her budala ona düşman olmak için bir gerekçe bulabilir. Bu gerekçeleri tek tek çürüteceğiz.

NOTA BENE:

Mahmut Esat Bozkurt konusunda bir başka temel kitabı salık vereceğim: Kitabın yazarı: Nail Topal. Kitabın Adı: “Ateşten Adam ya da Bozkurt”. Yayıncı: Kuşadası Yerel Tarih Araştırmaları Grubu (KUYETA). Ekim 2012. Tel: 0256 618 44 44. e.mail: kuyeta@kuyeta.org )

(5)

Başbakan R.T.Erdoğan kışkırtma ve sabır sınırlarını deneme fesatçılığına devam ediyor: “Mardin Kızıltepe’de bir ifade kullandım. Aynı ifadeyi bugün İstanbul’da da söylüyorum:Biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına almış bir iktidarız […] Kızıltepe’de ayaklarımın altındadır’ dediğim milliyetçilik, etnik kökene dayalı milliyetçiliktir, ırkçılıktır, kafatasçılıktır.” (Milliyet, 24.02.13) buyuruyor.

Böyledir bunlar, hemen geri vitese geçerler. Başbakan kendini bizden akıllı sanıyor. Her şeye tahammül edilir de buna değil. Belki Bay Başbakan ve danışmanları bilmiyordur : “Etnisite” (budun, kavim) ile ırk (race) aynı şey değildir. Etnisite bağlamında kullanılan her kavram bir alt-kültürle ilgilidir. Başbakan’ın entelektüel özentileri var ama beceremiyor. Irkçılık ile kavimcilik (budunculuk, etnikcilik) eş anlamlı değildir. Irkçılılık, ırkçılıktır. 1930’dan bu yana evrensel “rasizm” sözcüğüyle ifade edilir. “Her türlü ırkçılık (racisme) ayaklarımın altındadır” demeyi neden beceremiyor acaba?

SADECE BAŞBAKAN MI?

Sadece günümüz başbakanı değil kuşkusuz, günümüz gazete yazıcıları, günümüz üniversite öğretim üyeleri ondan daha iyi değil. Yüzde 99’u zifirî cehalet içinde. “Zifirî cehalet” aşırı mı oluyor? Ama başka sıfatlar, o zaman, çok daha ağır olur.

Bu ülkedeki karşı devrimcilerin, İslamcıların, müflis solcuların, neo liberallerin, naylon demokratların bir numaralı hedef tahtasında Mahmut Esat Bozkurt vardır. Çünkü, bu topraklarda doğmuş, “Batı”da yetişmiş en büyük aydınlanmacılardan, en büyük entelektüel beyinlerden biridir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bütün devrim yasalarının, ülkeyi din vesayetinden kurtaran laik yasaların arkasındaki adamdır.

Bu büyük adama iftira bokları atanlara “attıklarını” afiyetle yedireceğiz. Biraz sabır. Bugün bir başka, çok güncel ve günümüz iktidarını ve başbakanını ilgilendiren bir konuya değineceğiz. Hatırlarsınız: Türkiye’ye Sultanlıkvâri bir başkanlık rejimi getirmek isteyen AKP iktidarı, hazırladığı anayasa taslağında, Sultan-Başkan’a TBMM’nin çıkardığı yasaları veto etme ve kafası estiğinde TBMM’ni dağıtma yetkisi veriyor. Bu yetki eleştirildiği zaman, her zamanki pişkinlikleriyle, “Ama bu yetkiyi Atatürk de istemişti” diyorlar. Utanmasalar, bu yetkinin verilmiş olduğunu söyleyebilirler.

VETO VE FESİH YETKİSİ

1924 Anayasası’nın yapılmasında kendisi de bir anayasa hukukçusu olan Mahmut Esat Bey’in büyük emekleri vardır. Anayasanın hazırlandığı dönemde gazetelerde yazdığı yazılarla, TBMM’de yaptığı konuşmalarla bu konudaki düşüncelerini açıklamıştı. En önemli konu, günümüzde R.T.Erdoğan’ın (Başkan olduğunda) mutlaka sahip olmak istediği, yasaları veto etme ve Meclis’i feshetme yetkisiydi. Mahmut Esat Bey, TBMM’de yaptığı konuşmalarda bu yetkilerin Cumhurbaşkanı’na verilmesine karşı çıktı.

Tek parti diktatoryasında (!) Mustafa Kemal’in huzurunda yapılan bu konuşmaları günümüzün demokratik (!) ortamında yapabilecek bir tek AKP milletvekili var mıdır acaba?

Uzatmayalım: Olanları, Turgut Özakman’dan aktaracağım. Turgut Özakman’a güvenmeyenler konuyu meclis tutanaklarından araştırabilirler. Ben Turgut Özakman’a güveniyor ve inanıyorum:

ÖĞRETEN TARİH

“Yeni bir anayasa konusu uzun zaman sohbet olarak başlamış, sonra Anayasa Komisyonunca ele alınmıştı. Türkiye’nin geleceğini düzenleyecek yeni bir anayasa tasarısı oluşturulmaya çalışılıyordu.

Gazi, Cumhurbaşkanı olmadan önce bu görüşmelere zaman zaman katılır, düşüncelerini açıklardı. Devlet Başkanına kanunları veto ve gerektiğinde yeni bir seçim için Meclis’i feshetme yetkisinin verilmesinin yararlı olacağını söylemişti. Bunları çağdaşlaşma hamlesinin yavaşlatılması, milli egemenliğin örselenmesine karşı önlem olarak değerlendiriyordu. Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadi Bey, Gazi’yi ziyarete geldi.

“Mahmut Esat Bey ile Şükrü Saracoğlu, Cumhurbaşkanına veto ve gerektiğinde Meclis’i fesih yetkisi verilmesini kabul etmiyorlar.”

“Neden?”

“Milli Egemenliğe aykırı buluyorlar.”

“Partiler çoğalınca hükümetsizlik tehlikesi baş gösterebilir, gerici eğilimler belirebilir, devletin kuruluş amacına aykırı kanunlar kabul edilebilir. Bu yetkileri böyle durumlar için düşünmüştük. Bir anayasada bütün olumsuzlukları çözecek çözümler, imkânlar bulunması gerekmez mi?”

“Birçok milletvekili de iki arkadaşımızın düşüncelerini paylaşmaya başladı. Bu maddelerin Meclis’te kabul edilmesi zor görünüyor.”

Bir sessizlik oldu. Paşa ikna edeceği ümidiyle bu milletvekilleriyle bir de kendisi görüşmeye karar verdi.

Mahmut Esat Bey bu ara bakan değildi. Saracoğlu Şükrü Bey Meclis’e ikinci dönemde katılmıştı. İkisini birlikte kabul etti. Milletvekilleri Cumhurbaşkanını saygıyla dinlediler ve düşüncelerini değiştirmediler.

Gazi sonucu öğrenmek isteyen Yunus Nadi Bey’i ertesi gün direksiyon binasında kabul etti.

“İki saat karşılıklı görüşlerimizi açıklayıp tartıştık. Biraz sıkıştırdım da. Ama çocukları ikna edemedim. Dilerim bu yetkilere ihtiyaç duyulmaz. Fakat bu görüşmeden çok memnun kaldım. Türkiyemizin milli egemenliğe, özgürlüğe böyle sahip çıkan, hukuka saygılı, sağlam, dürüst, dirençli, bağımsız ruhlu siyasetçilere çok ihtiyacı var. Mahmut Esat’ı zaten beğenirdim. Şükrü Bey’i de çok beğendim.” (Cumhuriyet, Türk Mucizesi, İkinci Kitap. Bilgi Yayınevi.S.39-40).

NOTA BENE:

Bu yazıları, karşı devrimcileri, İslamcıları ve müflis solcuları ikna etmek, yola getirmek için yazmıyorum. Cehenneme kadar yolları var. Genç cumhuriyetçilere Cumhuriyet’i savunma malzemesi vermek için yazıyorum.

(6)

Zibidinin biri yazmış:

[“Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en belirli zıddıdır. Yahudiler göçebe değil asalaktır.” Kavgam adlı kitabında Adolf Hitler mi söylüyor? Hayır efendim, Atatürk İhtilali adlı kitabında Mahmut Esat Bozkurt söylüyor.]
***

Atatürk İhtilali adlı kitap dışında Mahmut Esat Bozkurt hakkında yazılanların tamamı yalan. Bunlar böyledir. Bir cümle yazarlar. Ama kontrol edebileceğimiz bir referans vermezler. Çok ender olarak bir kitap adı verirler ama ne yayınevi bellidir, ne yayın yılı ne de sayfa. Bütün kitabı ara ki bulasın.

Derken bir başka zibidi çıkar birinci zibidinin yazısından alıntı yapar ve yalan yayılmaya başlar.

Mahmut Esat Bozkurt, “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir” demiş. Al başına belayı. Bu Mahmut Esat denen adam mutlaka faşist ve ırkçıdır. Soyadından belli!

İyi de kardeşim, o cümleyi hangi kitaptan aldın? O cümlenin önünde ve arkasında başka cümleler yok mu? Nerede, ne zaman, hangi koşullar ve tarihte söylemiş bu cümleyi?

Kelle avcısı adi heriflerdir bunlar!

MAHMUT ESAT BEY’İN KİTAPLARI

Yazı dizisinin içinde, M.E.Bozkurt’la ilgili, hakkında yazılmış kitapları referans vererek tanıttım. Tanıtacağım. Ama şimdi bu büyük devrimcinin dilimizde yayınlanmış kitaplarını sayalım. Atatürk İhtilali I-II; Türk İhtilalinde Vatan Müdafaası; Masonlar Dinleyiniz; Liberalizm Masalı. Bu dört kitap Kaynak Yayınları tarafından yayınlandı.

Şimdi Atatürk İhtilali I-II’yi açalım ve “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir” cümlesinin yer aldığı

“Türk İhtilali Türk Milletinindir” başlıklı kaynak bölümü birlikte okulayım:

[“Kendi hesabıma son sözüm şudur:
Bir ihtilal hangi millet hesabına yapılırsa, mutlaka o milletin öz evlatlarının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır.

Mesela;

Türk ihtilali öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız şartsız. Yabancıların yardımıyla başarılan ihtilaller yabancılara borçlu kalırlar.

Bu borç ödenmez.

Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı, çoğunlukla, kaderini Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” ]( Kaynak Yayınları, 2003. S.134)

Bre geri zekâlı, “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir” cümlesinin neresinde ırkçılık var? İhtilali, ihtilali yapması gerekenler yapmaz mı? El bilmemnesiyle gerdeğe girilir mi? “Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez” atasözünü hiç mi duymadın? Senin yaptığına alçaklık denmez mi?

M.E.Bozkurt’un en çok sevdiği cümle, saplantı cümlesidir “Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir”. Bu cümleyi değişik bağlamlarda sık sık kullanır. Bu bağlamlardan biri yabancılarla (İngiliz, Fransız, Alman, Rus…) ilgilidir. İkincisi ise, kendisini “Türk” olarak hissetmeyen, Türkçe konuşmayan, zırt-pırt isyan çıkartan “yerleşik yabancı”larla, “Nüfus kağıdı Türkleri”yle ilgili.

Haksız mı M.E.Bozkurt? Bu satırların yazıldığı, söylendiği yirmili, otuzlu yılların koşulları düşünülünce, kesinlikle haksız değil.

HEM ALÇAK HEM REZİL!

Okuduğu kitabın adını vererek şu cümlenin M.E.Bozkurt tarafından söylendiğini iddia ediyor alçak herif:

“Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en belirli zıddıdır. Yahudiler göçebe değil asalaktır.”

Çirkef herifin iddiasını araştıralım! Kitabın adını vermiş: “Atatürk İhtilali”. Benim bildiğim, bu kitabın 5 baskısı var: 1.İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1940; 2. Altın Kitaplar Yayınevi, 1967; 3. TÜPRAŞ. Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş. 2003; 4. Kaynak Yayınları, 1995; 5. Kaynak Yayınları, 2003 (Düzeltilmiş basım).

Bende olan TÜPRAŞ baskısı ile Kaynak Yayınlarının 2003 baskısı. Şimdi TÜPRAŞ baskısının 57’ci, Kaynak Yayınları’nın Hitler’le ilgili 50’ci sayfalarına bakalım. Sen de bak adi herif!

[III.Bölüm:

Irk, Toprak ve Kan

a)Irk Meselesi, Dünya Tarihinin Anahtarıdır

Irkların gelişmesine hizmet eden kanunlar. Yüksek ırkların mevcudiyeti. Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en bariz zıddıdır. Yahudiler, göçebe değil sığıntıdır. Irkın muhafazası mevcudiyetinin gayesidir. Köylülük ırkın ambarı ve mahfazasıdır.]

Bu bölümden önceki ve sonraki bölümlerde bunun benzeri birçok cümle var:

“Sayıya dayanan demokrasi, şeflerin mesuliyetini kaldırır. Bu demokrasi, karakterleri bozar, çirkinleştirir. Bu tarz demokraside, parti propagandaları birer yalancılıktır. Fikirler, Yahudilerin elinde bulunan matbuat tarafından yaratılır. Demokrasi Yahudi hakimiyetinin aletidir. Bunun yerini hakiki Alman demokrasisi alacaktır.” (Kaynak, s.49; Tüpraş, s.56)

Allah Allah! Bu M.E.Bozkurt şimdi de Alman ırkçılığı mı yapıyor?

İŞİN ASLI ASTARI

Mahmut Esat Bozkurt Atatürk İhtilali’yle ilgili olarak, “Bu kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşüyle başlayan Atatürk İhtilali’ni, Türk ulusuna safha safha anlatmak için yazdım” diyor. Kitapta aynı zamanda demokrasiden, faşizmden, Nasyonal Sosyalizm’den, Komünizm’den, Hitler’den, dünya işlerinden söz ediyor.

Yukarıda alıntısı yapılan cümleler, kitabın “Nasyonal Sosyalistlik – Hitler Teorileri” adlı bölümünde yer alıyor. Cümlelerin Hitler’in Kavgam adlı kitabından alındığı dipnotta yazıyor. Yani “Ariler medeniyet kurucularıdır. İdealistlik o kuvvettir ki, Arilerin üstünlüğünü gösterir. Yahudi, Ariliğin en belirli zıddıdır. Yahudiler göçebe değil asalaktır” cümlesi Mahmut Esat Bozkurt’a ait değil, Hitler’in cümlesi.

Bu nasıl alçaklıktır!

(7)

Bu ülkenin verimli topraklarında sayısız rezil, alçak, onursuz, satılık adam yetişmiştir. Basın ve siyasette leş kokularından insanın burnunun direği kırılıyor. Ama bir de demokrat, özgürlükçü, insan hakları savunucusu görünmek isteyen postmodern ve İkinci Cumhuriyetçi “Entellodübekler” var. Bunlara göre: Cumhuriyet’i yerden yere vurmadan, Ermeni Soykırımı’nı kabul etmeden, Kürtlerle empati kurmadan özgürlükçü aydın olmak mümkün değildir. Örneğin Kürt milliyetçiliği helal, Türk milliyetçiliği haramdır. Kürt isyanları insani ve yasaldır ama bu isyanların bastırılması barbarlık ve yasa dışıdır.

Bu “entellodübek”lerden biri yazıyor. Kendisi “O benim!” diye ortaya çıkmadan adı gerekmez. Okuyalım:

“Biz Türkiye denen, dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir! Dost ve düşman, hatta dağlar, bu hakikati böyle bilsinler! Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir! Türk devletinin işlerini Türklerden başkasına vermeyelim! Türk devletinin başına öz Türklerden başkası geçmemelidir. Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır!”

Bu alıntı doğal olarak Mahmut Esat Bozkurt’tan yapılmış. Ama onun ırkçı bir faşist, Nazi etkisinde kalmış bir şoven olduğunu kanıtlamak için.

1920’li, 30’lu yıllarda söylenmiş ve yazılmış tipik Mahmut Esat Bozkurt cümlelerinden biri. Bu cümle 17 Eylül 1930 günü yaptığı “Ödemiş Konuşması”nda (Mahmut Esat Bozkurt, Liberalizm Masalı, “Niçin Cumhuriyet Halk Fırkası’ndanım?” adlı yazı; Kaynak Yayınları, S.35.) aşağı yukarı aynen geçiyor.

Konuşmada, istismara yatkın başka cümleler de var. Örneğin:

“Cumhuriyet Halk Fırkası’ndanım; çünkü bu fırka bugüne kadar yaptıklarıyla esasen efendi olan Türk milletine mevkiini iade etti. Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır: o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. Onun adına Türkiye diyorlar. Mebusunuzun samimi kanaatini söylemesi için bundan daha müsait yer bulunamazdı. Onun için duygularımı saklamayacağım.”(MEB. Liberalizm Masalı, s.36)

17 Eylül 1930 günü yaptığı ve 18 Eylül 1930 tarihli Anadolu gazetesinde yayınlanan konuşmaya tekrar döneceğiz.

KARL MARX YOLDAŞ DİYOR Kİ:

4 Şubat 2013 tarihli, “Karl Marx ve Türkiye Üzerine” başlıklı yazımda, üstad yoldaşın “Türkiye Üzerine” (Gerçek Yayınevi, 1966) adlı kitabından söz etmiştim. Şimdi bu kitaptan bir alıntı yapacağım:

“Sözü edilen Türkiye tüccarları kimlerdir acaba? Şüphesiz ki Türkler değil. Göçebe devrini yaşadıkları sırada, Türklerin bütün ticareti, kervanları talan etmekten ibaretti; bugün daha medenî hale geldikleri için en keyfî ve ağır vergileri koymaktadırlar. Büyük limanlarda yerleşmiş olan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve Batılılar, bütün ticareti ellerinde tutmaktadırlar” (Age.s.41)

“18. Yüzyıl sonunda yapılmış olan Küçük Kaynarca anlaşması gereğince, İstanbul’da bir Rum kilisesinin yapılabileceği ve bu kilisedeki din adamları ile Türkler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara Rus Sefiri’nin müdahale edeceği kabul edilmişti. İmtiyaz, Edirne anlaşması ile sağlamlaştırılmıştı” (Age. s.51)

Karl Marx’ın bu satırlarının içinde yer aldığı “Türk Meselesi” adlı makale-haber 19 Nisan 1853 tarihli “New York Tribune”de yayınlanmıştı. İkinci makale-haber aynı yerde 9 Haziran 1853 tarihinde yayınlandı. Karl Marx ile M.E.Bozkurt 77 yıl arayla aynı şeyleri söylüyorlar. Karl Marx elbette serin kanlı ve nesnel, M.E.Bozkurt ise, doğal olarak, öfkeli, ama kesinlikle ırkçı değil. Onun gibi bir dâhiyi “Irkçı değil!” diye savunmak zorunda kalmak yeterince utanç verici zaten. “Devlet adamları fakir ölmelidir!” diyen bir bilge.

MEKAN, ZAMAN VE OLAYLAR

Başta Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) tayfası olmak üzere bütün liberaller M.E.Bozkurt’tan nefret ederler. Parti’nin adında “Serbest”, liberal anlamındadır. Yani Liberal Cumhuriyet Partisi.

M.E.Bozkurt, Tanzimat’ı siyasal bakımdan pek beğenmez ve ekonomik bağlamda acımasızca eleştirir: “Tanzimat başta softalar olduğu halde mutaassıpların düşmanlığıyla karşılaştı. Bunları tahrik eden hissiyatı bir tarafa koyalım. Fakat inkârı mümkün olmayan bir hakikat vardır ki, Tanzimat’ın siyasi, iktisadi sahalardaki liberalliğinden Türk olmayanlar kazanacak, öz Türkler zarar görecekti… Zira Türkiye başıboş, serbest surette Avrupa iktisadı rekabetine açılıyordu. Türkiye, dişlerinden zayıf milletlerin hakları sarkan, güçlü, kuvvetli Avrupa’nın ağzına atılıyordu. Tıpkı gözleri açık kurbanlar gibi… O vakitler, Türk imparatorluğuna, Türk milletine devamlı fena kasıtlar tertibiyle uğraşan Rum, Ermeni, Arap, Arnavut tebaa, memleketi, canı, malı, kanı pahasına yaşatan öz Türklere eşit oluyordu!… Bu kadar da değil, bu hain tebaa memleketimizin içinde Batı sermayesinin, Batı istilasının soygunculuğuna yarayan ileri karakol gibi vazife görüyordu. Bunları Ruslar, Fransızlar, Avusturyalılar himaye ediyordu.” (Liberalizm Masalı, S.92)

“Küstahlıklar o kadar ileriye götürüldü ki, Türklüğün bütün mukaddesatına Rumların Adelfiyaları, Ermenilerin Taşnakları, Arnavutların Başkımcıları, Çerkezlerin Tealicileri tarafından apaçık hakaret edildi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Boşo adında bir Rum mebusu Meclis kürsüsüne çıktı ve ‘Benim Türklüğüm Osmanlı Bankası’nın Türklüğü kadar bir şeydir’ diyebildi. (Age.93)

Ey vicdan sahibi! “Türk”e Türk olduğu için değil, sömürülen, ezilen emekçi olduğu için arka çıkan insana ırkçı denilebilir mi?

(8)

Cumhuriyet ve devrim düşmanlarının kuru deriden bal çıkarmak yöntemi bir yana bırakıp ahlaklı bir yöntem uygulayarak M.E.Bozkurt beyin ırkçı, nazi ve faşist olduğu kanıtlanmalı. Bunu kanıtlamanın yeri elbette kuramsal metinler olacaktır. Bu nedenle, Atatürk İhtilali I-II adlı kitabının 193. sayfasını açmadan önce Başlangıç bölümü okunsun:

“Bu kitabı Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşüyle başlayan Atatürk İhtilali’ni Türk ulusuna safha safta anlatmak için yazdım.”

Mahmut Esat Bey, dediğini yaparken faşizm, nasyonal (milli) sosyalizm ve komünizmin ne anlama geldiğini, bunların Kemalizm’le ilişkilerini de anlatıyor. Bu nedenle, Cumhuriyet ve devrimleriyle bir derdi olan herkes bu kitabı okumalı. Kuyruktan yakalamak isteyenler için büyük bir fırsat.

KEMALİZM VE NASYONAL SOSYALİZM

[“Kemalizm ve Milli Sosyalizmin Ayrıldıkları-Birleştikleri Noktalar:
Milli sosyalizm (Alman rejimi)

1.Ekonomik bakımdan bu rejimle Türk rejimi arasında esasta fark yok gibidir. Her ikisi de devlet sosyalistliğine dayanır. Mülkiyet hakkını ve ferdi tanırlar.

2.Türk ve Alman rejimleri her ikisi de milliyetçi olmakla birlikte, aralarında küçük bir fark vardır.

Alman rejimi, milliyetçilikte raciste, yani ırkçıdır.

Türk rejimi, ırkçı değildir. Daha ziyade kana değil, kültüre ve dile önem verir.

Bununla beraber, Atatürk büyük nutkunda ‘Kanını taşıyandan başkasına inanma’ demiştir. Fakat bu tavsiye tatbikatta, kültür, dil birliği halinde tecelli etti.

3.Türk rejimi, Alman rejiminden prensip itibariyle şu bakımdan ayrılır:

Milli sosyalizm, emperyalisttir. Türk rejimi bunu kabul etmek söyle dursun, esasından reddeder ve bu gibi eğilimleri suç sayar.

4.Milli Sosyalizm; Hitler diktatoryasıdır. Türk rejimi ferdi diktatörlüğü de kabul etmez, ulus egemenliğine dayanır.”] (M.E.Bozkurt, Atatürk İhtilali, I-II, Kaynak Yayınları, S.193)

İRDELEME,1

Yukarıdaki 4 maddelik tanım hem Mahmut Esat Bey’in hem de tek parti rejiminin kesinlikte ırkçılıkla ilgi ve ilişkisi bulunmadığını kanıtlıyor. Elbette, Başbakan R.T.Erdoğan gibi, diplomatik nezaketle ilgili mesaj ve telgrafları kanıt (!) saymamak koşuluyla. (Kuşkusuz, kendisinin Taliban’ın dizi dibinde fotoğraf çektirmesi kanıt değildir.)

“Türk ve Alman rejimleri her ikisi de milliyetçi olmakla birlikte, aralarında küçük bir fark vardır” maddesindeki “küçük” sıfatı aslında çok büyük bir farkı ifade ediyor. Biri ırkçı, öteki ırkçı değil. Çok büyük bir fark ama “küçük” sıfatına takılırsanız istediğiniz yere çekebilirsiniz.

Irkçılık lafla olmaz! M.E.Bozkurt’un ırkçılığı lafla kanıtlanamaz. İlkin söylediklerinin, yazdıklarının uygulamada ırkçılık olduğunun kanıtlanması gerekir.

İRDELEME,2

M.E.Bozkurt’un o cümleyi söylediği zamansal bağlama bakmamız gerekmektedir:

1930’ların ABD’sinde, şimdi Afro-Amerikalı denen kara derililerin (zencilerin), Kızılderililerin, Latinlerin yaşamak zorunda kaldıkları bir ortam mı yaratılmıştı Türkiye’de?

“Türk olmayanlar” lokantalara, helâlara, otobüslere, tren vagonlarına binemiyor muydu?

Subay, polis, devlet memuru olamamalarının ırkçılıkla bir ilişkisi yok. Adı belli olmayan bir başka kaygı var. Ki bu kaygı aşağı yukarı dünyanın bütün ülkelerinde söz konusu.

Kimse “Varlık Vergisi”nden söz etmesin. Varlık Vergisi “Öz Türkler”e de uygulandı. Öz Türkler daha çok Varlık Vergisi verdiler. Bu konudaki bütün yalan, iftira ve safsatayı sona erdiren bir kitap var (Cahit Kayra, Savaş Türkiye Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi), okusunlar. Özellikle, bu konuda kemküm etmek zorunda kalan CHP okumalı!

Nürnberg yasalarını anımsayalım mı?

Nürnberg Yasaları (Nürnberger Gesetze), 15 Eylül 1935’te Nürnberg‘de yıllık Nazi Partisi toplantısında kararlaştırılan Nazi Almanyası‘nda antisemitik yasalardı. Yasalar, Alman ve Yahudi insanlarını sınıflandırdı. Bu kanuna göre, ari ırktan olmayanlar alt sınıf insanlardır ve ari ırkına ait insanlar ile evlenmeleri yasaklanmıştır.

Mahmut Esat Bozkurt bu türden yasalar mı çıkardı? Önerdi mi yoksa?

Öjeniszm (soy arıtımı) diye bir şey duydunuz mu? İsterseniz, Hürriyet gazetesinde (08.01.06) yayınlanan “Tuzu Kurular” adlı yazımdan bir aktarma yapalım:

“Öjenizm (Eugenism) ideolojisinin peşine takılıp sakatları, akıl dengesi bozukları, siyah saçlıları iğdiş ederek Nazi Almanyası’na İsveç örnek olmuştur. Öjenizm İsveç’te Sosyal Demokrat Hükümet tarafından yasaklandığı 1976-77 yıllarına kadar sürmüştür. Ayni şey Norveç’te de 1970’lerin sonlarına kadar uygulandı. Dünyada Almanya’dan sonra nüfusa oranla en çok kısırlaştırma İsveç’te (60 bin) yapıldı. İsveç’i 40 bin ile Norveç, 6 bin ile Danimarka izler. Bunlara Avusturya ve İsviçre’nin de adlarını ekleyebiliriz. “ Acaba, Mahmut Esat Bey “Öz Türk” olmayanlar için soy arıtma (öjenik) yöntemleri mi uygulamıştır, salık vermiştir?

ÖZ TÜRK DEMEK NE DEMEK?

Ödemiş Söylevi’nden sonra dönemin İstanbul gazetelerinin gavgav etmesi üzerine Cumhuriyet (17.10.1930) gazetesine bir açıklama yapar. Okuyalım:

“Ben Ödemiş nutkunda bu memleketin efendisi Türklerdir. Öz Türk olmayanların hakkı hizmetçiliktir, köleliktir. Demekle misafirimiz olan ecnebileri kastetmedim. Esasen memleketin dahili, siyasi münakaşalarında yabancıların yeri yoktur ve olamaz. Bu hak vatan evlatlarına aittir. Benim kastım teşkilatı esasiye (anayasa) mucibince Türk olup hâlâ

Türkten başka milliyet iddia edenler varsa onlardır. Türk harsını (kültürünü) kabul edip de Türküm diyene sözüm yoktur.”(Dr.Şaduman Halıcı, Yeni Türk Devletinin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk Araştırma Merkezi, S.349)

Boşuna heveslenmesinler, Kürtçülere bu konudan parsa çıkmaz!

(9)

Mahmut Esat Bozkurt’un 17 Eylül 1930 günü Ödemiş’te yaptığı konuşma, o günden bu yana, kendisine, CHP’ye, Türkiye devrimcilerine karşı düşmanlık vesilesi olmuştur. Kimdir bu düşmanlar? Bugün onu ırkçı olmakla suçlayanların 1930 yılındaki ataları! İktisat Bakanı’yken, Adalet Bakanı’yken çıkardığı yasalar ve uygulamaları dolayısıyla ona düşman olan karşı devrimciler, saltanatçılar, hilafetçiler; kompadorlar, yabancı sermaye temsilcileri, liberaller, hırsızlar, vurguncular, rüşvetçiler, işçi ve köylü düşmanları; Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924) artıkları Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930) mensupları; cumhuriyet ve laiklik karşıtı softalar, mürteciler… Bu kadarı yeter. Şimdi Ödemiş Söylevi’nden diş söken cümleleri birlikte okuyalım:

ÖDEMİŞ SÖYLEVİ

[“Cumhuriyet Halk Fırkası üyelerindenim, çünkü bu fırka bu vatanın maddi, manevi varlıklarını yabancıların elinden alarak Türk milletine verdi.”
“Düne kadar vapurlarda, trenlerde, memleketimizin bugün ticari ve mali müesseselerinde kimler çalışıyordu ve bunlar kimlerin elinde bulunuyordu? Türk olmayanların değil mi? Bugün kimin elinde? Türklerin.”

“Bütün bunlar Cumhuriyet Halk Fırkası’nın mahsulüdür. Bağlar, bahçeler hatta dağlar, ovalar, mal mülk, memleketin iktisadiyatı baştan başa Türk olmayanların elinde değil miydi? Bugün bütün bunlar Türklerin eline geçti, bu da Cumhuriyet Halk Fırkası’nın siyasetinin semeresidir.”

“Düne kadar yabancıların yanında amelelik yapan binlerce Türk’ün bağ bahçe, mülk sahibi olduğunu az mı görüyoruz?”

“Cumhuriyet Halk Fırkası’ndanım; çünkü bu fırka bugüne kadar yaptıklarıyla esasen efendi olan Türk milletine mevkiini iade etti. Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır!”

“Ben Cumhuriyet Halk Fırka’sındanım. Bunun sebeplerinden biri de demiryolu siyasetidir.”

“Geçen idareler milleti gırtlağına kadar borca soktukları halde, Cumhuriyet Halk Fırkası, dışarıdan para almaksızın, eski idarelerin yedi asırda yaptıkları işin fazlasını Türk parasıyla, Türk işçisiyle, yedi senede yaptı.”

“Rus çarlarının vaktiyle bu memlekette demiryolu yaptırmamak için Osmanlı hükümetini silahla tehdit ettiklerini söylersem, bunun ne kadar lazım olduğunu kolaylıkla anlayacağız.”] (Mahmut Esat Bozkurt, Liberalizm Masalı, “Niçin Cumhuriyet Halk Fırkası’ndanım”, Kaynak Yayınları, s.35-41)

MAHMUT ESAT BEY’İN DÜŞMANLARI KİMDİR?

M.E.Bozkurt, yaşadığı dönemin dünya çapında en önemli entelektüellerinden, hukukçularından biridir. Marksizmi, komünizmi, sosyalizmi, faşizmi, nazizmi, kapitalizmi, liberalizmi dönemin en önemli ekonomistleri, filozofları kadar bilir. Hegel’i, Marx’ı, Engels’i, Lenin’i neredeyse ezbere. Sözcük olarak 1930’da çıkmış olan ırkçılığın (racisme) ne anlama geldiğini dönemin ve günümüzün hödüklerinden çok daha iyi bilir.

Kemalizm’in en önemli kuramcısıdır. Ödemiş’te yaptığı konuşmayla, kendini değil, Laik Cumhuriyeti, devrimleri savunmakta.

Sorun ırkçılık falan değil. Onun kafasındaki, idealindeki “Halk Devleti”dir. Halk Devleti’nin eğitim, adalet ve maliye politikasını uygulamak istediği; yasaları din vesayetinden kurtarıp laikleştirdiği ; Köy Bankaları , Üretim (İstihsal) ve Alım ve Satım Kooperatifleri, Türkiye Milli İthalat ve İhracat Anonim Şirketi, Türkiye Devlet Ticaret Bankaları kurmak istediği için binlerce gözü kara, yeminli düşman kazanmıştır.

“Türk haklarından istifade edebilmek için Türklüğü benimsemek, Türk harsını kabul etmek, Türklüğü duymak, Türk menfaatlerini kendi menfaati yapmak, ona hürmet etmek, Türküm demek, Türklüğü harsiyle, hissiyle kabul etmek lazımdır. Bunları samimiyetle benimseyenleri Türk sayarız. Kim olurlarsa olsun…” demenin neresi ırkçılık?

DAHA AÇIK OLARAK

“Farmasonlar; bana Yahudiler, Rumlar, Ermeniler, özetle öz Türk olmayanlar kanun huzurunda eşit oldukları halde sen onları ne hakla eşit görmüyorsun, bunlara ne hakla itimat etmiyorsun, diyorlar. Farmasonluğun öz Türklerle eşit gördüğü yalnız bunlar olsa ne ise, fakat o bu memleketle alakası olmayanları da arasına alıyorlar. Hatta ‘İngiliz Papazı Frew’, ‘Casus Lawrence’leri bile… Yahudiler, Rumlar, Ermeniler şüphe yok ki kanun huzurunda bizimle eşittirler. Olabilirler. Bununla her şey olmuş bitmiş değildir. Ben açıkca söylemeyi severim: Yahudi, Yahudilik takip ettikçe, Yahudice konuştukça, Rum Rumluğu takip ettikçe, Rumca konuştukça, hatta Arnavut bile bu sevdadan vazgeçmedikçe, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar mekteplerinde harıl harıl milli kültürleriyle yetiştikçe, onları öz Türk kardeş saymazsam, umarım ki kendileri de beni mazur görürler. Çünkü ayrılık isteyen kendileridir.” (Mahmut Esat Bozkurt, Masonlar Dinleyiniz!, Kaynak Yayınları, “Farmasonluğa: Son ve Kısa Cevaplarım XV” s.53)

Düşmanları arasına artık, localarının kapatılmasına sebep olduğu için masonları da katabilirsiniz! Yukarıda okuduğunuz bölümün yer aldığı yazıları Anadolu gazetesinde 25-28 Ekim 1931 tarihlerinde yayınlamış. Aynı zamanda, 1927’den beri ayaklanmalarla sarsılan ülkede o günlerde Ağrı İsyanı var.

Ödemiş Söylevi’ni 1930 yılında, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın dini duyguları siyasete alet eden gerici yönteminin yükselişe geçtiği bir dönemde yapmış.

Bu yıllarında Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde onun durumunda olan her sorumlu insan aynısını yapardı. Menemen vahşetinden sonra “Bu hareketin arkasında, halifecileri, bazı yabancı tahriklerini, Türklükleri nüfus tezkerelerinden ileri geçmeyenleri, bütün bir kara taassubu aramak hiç de yersiz olmaz” (Liberalizm Masalı, S.42) demiş.

Çok mu?

(10)

Mahmut Esat Bozkurt’la ilgili yazı dizisi (şimdilik) bu yazı ile bitiyor. İnanın, bütün yıl sürebilirdi. Konu öylesine diri ve yaşamsal. Ölünceye kadar bir tür “Silivri” saldırılarına karşı koymak zorunda kalan bu büyük aydın, devrimci, düşünür siyaset adamına karşı adil olmayı insanlarımıza öğretmemiz gerekiyor. Onursal haklarının geri alınması, iğrenç iftiraların silinmesi gerekiyor. Şükürler olsun ki birkaç tane olsalar da bunu yapanlar var.

AKP’nin ve R.T.Erdoğan’nın Mahmut Esat Bozkurt’u düşman bellemesinden, onu aşağılamasından daha doğal ne var? Çünkü, Ödemiş Söylevi’nde suçladığı insanların uzantıları bunlar. Kendileri! Cumhuriyet’in halka verdiği ne varsa, halk için yaptığı ne varsa, iktidarları döneminde haraç-mezat sattılar; ülkeyi kapitülasyonlara teslim ettiler.

***

Ödemiş Söylevi’ni Kürtlerle ilişkilendirenler varmış bu ülkede. Güya, “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır!” sözleri Kürtleri hedef alıyormuş.

Deli saçması bunlar! Hedef almış ise bazı Kürtleri hedef almıştır. Neden bütün Kürtleri hedef alsın? Hedef aldığı Kürtler kimler olabilir? Acaba, 7 Eylül 1930 tarihinde, İngilizlerin desteklediği, Ermeni Taşnak ve Suriye’de mukim Fransız destekli Kürt Hoybun Cemiyetlerinin katıldığı, Şeyh Barzani’nin katkı sağladığı 3.Ağrı İsyanı’na katılanlar olmasın?

Kürtler arasında hâlâ Sèvres’in uygulanması hayalleri kuranlar vardı. Milletler Cemiyeti’ne başvurmuşlar, Türkiye, İran ve Irak Kürtlerini birleştirecek bir Kürt Devleti kurmak istiyorlardı. Diyelim ki Mahmut Esat Bey, o sözleri isyancılar ve ayrılıkçılar için söyledi. Ne sakıncası var?

Bunu yazdım diye, beni de ırkçı ilan edebilir bunlar! Açık söyleyeyim: Kürtlerin özertlik, federasyon, bağımsız devlet istemelerine karşı değilim. Ama tepeden inme yöntemiyle değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bütün Kürtlere sorarak, onların demokratik oyları ile. Silahla değil!

TEŞEKKÜR ETTİKLERİM

Benim bir lafım vardır: Beyin bilgi salgılayan bir salgıbezi değildir. Akü gibidir. Dolduracaksın! Öküzler ve eşekler aküyü doldurmayı beceremedikleri için, öküzlükten ve eşeklikten kurtulamıyorlar.

Bu yazıları, Kaynak Yayınları, Mahmut Esat Bozkurt’un kitaplarını (Atatürk İhtilali I-II; Türk İhtilalinde Vatan Müdafası; Liberalizm Masalı; Masonlar Dinleyini!) yayınlamamış olsaydı yazamazdım

Mucize Özünal’ın Kalpak ve Kartal (Tudem Yayınları) adlı belgesel romanını okumasaydım, bu yazıları yazamazdım.

Nail Topal’ın Ateşten Adam Bozkurt (Kuşadası Yerel Tarih Yayını) adlı incelemesini okumasaydım, bu yazıları yazamazdım.

Kendilerine çok teşekkür ederim.

Mucize Özünal ve Nail Topal sayesinde çok değerli bir bilim insanıyla tanıştım: Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden Doç.Drl.Şaduman Halıcı.

Şaduman Halıcı neredeyse ömrünü Mahmut Esat Bozkurt’a vakfetmiş. Atatürk Araştırma Merkezi tarafından 2004 yılında yayınlanmış, 650 sayfalık bir anıtsal kitabı var: Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943) adlı bir biyografik yapıt. Bu kitaptan neden 5 yıl sonra haberim oldu diye utançtan yerin dibine geçiyorum.

Bu kitap var oldukça, hiçbir alçak, Mahmut Esat Bozkurt’un devrimci emeklerini küçümseyemez, onu ırkçılıkla suçlayamaz. Mahmut Esat Bey için “Çağının dünya çapında en büyük entelektüellerinden, hukukçularından biridir” diye yazdım ya, Şaduman Halıcı’nın yapıtı bu iddiamı bol bol kanıtlıyor.

Beni doğruladığı, yalancı çıkartmadığı için kendisine özellikle teşekkür ederim.

Gelelim, en büyük çalışmaya: Doç.Drl.Şaduman Halıcı, Mahmut Esat Bozkurt’un henüz kitaplaşmamış yazılarının tamamını derlemiş, A4 kağıdı çıkışıyla tamı tamına 1553 sayfa. Arkasında kaç sayfa olduğunu bilmediğim bir de sözlük var. Şaduman Halıcı, bana, “Makaleler; yazı karakteri, punto, işaretlemeler, koyu renk ya da altı çizgili olarak orijinaline uygun olarak verildi. Dipnotlara ve Mahmut Esat’ın attığı imzaya sadık kalındı” diye yazdı. Ekliyor: “Başta Tarih olmak üzere, Siyaset Bilimi, Hukuk, İktisat ve Dil alanlarında çalışma yapacaklar için temel kaynak niteliği taşıyan” bu yazıların “engin bir kültür, yalın bir Türkçe ve şiirsel anlatım ile Türk ulusunun kurtuluş savaşımının ve devrim felsefesinin işlendiği bu ürünlerin günümüzde olduğu kadar geleceğe de ışık tutacağı kanısındayım.”

Bu yayınlanmaya hazır kitabın varlığını yayıncılık dünyasına haber vermek benim önemli bir devrimci görevimdi. Bunu yaptım! Bu kitabı (birkaç kitap halinde) yayınlayacak babayiğit bir yayıncı var mı acaba?

SON SÖZÜM CHP’YE:

Mahmut Esat Bozkurt, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra, Cumhuriyet’in en önemli sivil yapı ustasıdır; en önemli kuramcısıdır, en büyük hukukçusudur. Bunu biliyor musun? Bilmiyorsan öğren ve adını verdiğim kitapları oku ve okut! Devrimci belleğin ve ruhun tazelensin! Mahmut Esat Bozkurt’un anısını ve onurunu it-köpek tayfasının paralamasına izin verme! Kuşadası’nda bir Mahmut Esat Bozkurt Müzesi kur! Hiç gelmediğim genel merkezine ve gerekirse il başkanlıklarına onun büstünü koy! Unutma ki o “gerçek” ikinci adamdır. “Devlet adamı yoksul ölmelidir!” ilkesine, zenginleşmeyerek sadık kalmıştır.

Son olarak: Yukarıda sözünü ettiğim makale derlemesinin yayınlanmasına yardımcı ol, bir yayıncı bul! Mahmut Esat Bozkurt’un hayatı çok çarpıcı bir film olur. Özellikle de, Kurtuluş Savaşı’na katılmak için, İtalya’dan Türkiye’ye bir geminin ambarında kaçak gelişi…

(Aydınlık ,4 Mart – 15 Mart 2013)

http://ozdemirince.com/mahmut-esat-bozkurt-gercegi-2/

HUKUK, TARİH içinde yayınlandı | Tagged

Prof. Dr. Tufan Gündüz : Türk – Türkmen – Yörük hakkında…

HAYATIN İÇİNDEN, SOSYOLOJİ, TARİH içinde yayınlandı | Tagged

Türkçe matematiğin en iyi öğrenildiği dillerden biri

Yapılan son araştırmalar Türkçe, Çince, Korece ve Japonca’da matematik öğretilirken kullanılan kelime ve ifadelerin İngilizce’dekilere kıyasla daha anlaşılır olduğu ve bu dilleri konuşan küçük çocukların sayı saymayı ve aritmetiği daha çabuk öğrendiğini belirtiyor.

Küçük çocukların matematiğin “yazılı” hali olan sayıları öğrenmesi konusunda etkili olan diller arası farklılıklar, psikolog ve eğitimciler tarafından giderek daha fazla ilgi görüyor. Son zamanlarda yapılan birkaç araştırmada İngilizce’deki kelimelerin çocukların sayı sayma ve aritmetik becerilerini olumsuz yönde etkilediği ortaya çıktı. Ancak araştırmacılar, İngilizce konuşan çocuklardaki bu sorunu çözmek adına daha küçük yaşta matematik öğretmeye başlamak ve oyunlarla yeteneklerini geliştirmek gibi yolları işaret ediyor.

Konuyla ilgili örnek vermek adına ilk olarak Çince ve İngilizce arasındaki farklılıklar değerlendirilebilir. Northwestern Üniversitesi’nin eğitimle ilgilenen bölümünün onursal profesörü Karen Fuson ve Teksas A&M Üniversitesi’nde matematik eğitimi uzmanı ve profesörü Yeping Li, yıllardır Çince ve İngilizce arasındaki farkları ABD ve Çin’deki okullarda takip ediyor. Bu iki dil arasındaki farklardan biri ise Çince’deki sayıların yalnızca dokuz ismi, İngilizce’deki sayıların yaklaşık yirmi farklı ismi olması.

Aslında sorun “11” sayısıyla başlıyor. İngilizce’de bu sayının özel bir adı varken Türkçe ve bahsedilen diğer dillerde 11 sayısının okunuşu “on” ve “bir” (ilk olarak “on” kelimesi okunuyor) kelimelerinden oluşuyor. Bu sayede çocuklar on rakamdan oluşan sayı sistemini daha iyi anlamanın yanı sıra bir sayıyı oluşturan her rakamın sayısal değerini daha kolay öğreniyor.

İngilizce’de ondan fazla sayının kendine has bir isminin olması ve bazı sayıların okunuşlarının birbirine benzemesi çocukların temel matematik eğitimi alırken zorlanmasına neden oluyor. Ayrıca çok basamaklı sayılarla toplama veya çıkarma işlemlerinde İngilizce sayı isimlerinin yarattığı karışıklık, çocukların bu sayıların matematiksel değerini idrak edememelerine ve hata yapmalarına yol açıyor.

../..

İngilizce’nin matematik alanındaki olumsuz etkisi, 2014 yılında yapılan ve Kanada’nın Ottowa şehrindeki anadili İngilizce olan 59 çocukla İstanbul’daki anadili Türkçe olan 88 çocuğun (tüm katılımcıların yaş aralığı 3 ila 11 olmak üzere) karşılaştırıldığı araştırmada göze çarpıyor. Araştırmada, Türkçe konuşan çocukların İngilizce konuşanlara kıyasla sayıları anlama ve sayma konusunda daha başarılı olduğu belirtiliyor. Carleton Üniversitesi Kavramsal Bilimler Enstitüsü yöneticisinin eş yazarı olduğu araştırmada, Türkçe konuşan öğrencilerin bu becerilerini matematik oyunlarıyla daha da geliştridiği not ediliyor. Doktor LeFevre, Türkçe konuşan çocukların kendi dillerinde sayı saymalarının İngilizce konuşanlara kıyasla matematiği daha iyi anlamalarını sağladığını söylüyor.

../..

http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424052970203898604580147651278788216.html

TÜRKÇEMİZ - DİL içinde yayınlandı | Tagged