MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE RİZE – Doç. Dr. Mesut Çapa

Rize’nin Kurtuluşu

ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 39, Cilt: XIII, Kasım 1997
Giriş

Milli Mücadele yıllarında Rize, Trabzon Vilayeti’ne bağlı bir sancak (liva) idi. Vilayet merkezi ile Rize arasında kurulan düzenli bir kara posta seferi aracılığıyla muhabere sağlanıyordu1. Bu dönemde sırasıyla Faik Bey, Eşref Bey, Esat Bey ve Hurşit Bey Rize Mutasarrıflığında bulunmuşlardır2.

Milli Mücadele döneminde, Rize üzerinde Rum-Pontus ve Ermeni talepleri ortaya atılmıştır. Ermeniler ve Pontuscu Rumlar Rize’yi Türk hakimiyetinden ayırmak için, 18 Ocak 1919 tarihinde toplanan Paris Barış Konferansı’na müracaatta bulunmuşlardı. Ancak her iki tarafın istekleri, Rize sözkonusu olduğu zaman çakışıyordu. Karadeniz kıyılarında kurulması düşünülen Rum-Pontus devleti sınırlan içinde gösterilen Rize, aynı zamanda, kurulmaya çalışılan Büyük Ermenistan’ın yaşayabilmesi için Karadeniz kıyılarında önemli bir çıkış limanı durumundaydı. Paris’te Rum ve Ermeni heyetleri arasında yapılmakta olan bu pazarlıkların Türk kamuoyunda duyulması üzerine Rizeliler, alınan bu kararlara büyük tepki gösterdiler. İşte bu tepki ve Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin çalışmaları yazımızın konusunu oluşturacaktır.

Milli Mücadele Dönemi

Rizeliler Milli Mücadelenin başlangıcından itibaren, Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yanında yer almışlardır. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin 12 Şubat 1919’da yapılan ilk kongresinden sonra Mataracızade Mehmet, Mataracızade Hakkı, Lazoğlu Mustafa, Güvelioğlu Ahmet, Hacıömeroğlu Ahmet, Tuzcuzade Süleyman Tevfik Beyler Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Rize şubesini kurdular.
Erzurum Kongresi’ne Rize’den Sada-yı Millet gazetesi sahibi Hemşinli Hoca Necati (Memişoğlu) Efendi ile Davavekili Abaza Hakkı Bey katıldılar3.

Sivas Kongresi’nden sonra Rize Müdafaa-i Hukuk Şubesi Başkanlığına Mehmet Şükrü getirildi4 ise de, Mayıs 1920’den itibaren Mataracızade Mehmet Bey yeniden Cemiyet başkanı oldu5.

Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti İdare Heyetinde görev alanların bir çoğu Belediye Meclis üyesiydi. Muhtemelen Mart 1921’de yapılan Belediye Başkanlığına eşraftan Mataracızade Hakkı Efendi seçildi, belediye Meclisi üyeliğine ise Ali Reiszade Şeyh İlyas, Lazzade Mustafa, Ak Mehmetzade Mehmet, Seyr ü Sefain İdaresi acentesi Sofizade Rıza ve Mataracızade Salih Efendiler seçildiler6. Aynı zamanda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi de olan Ak Mehmetzade Mehmet Efendi’nin küçük kardeşi Hacı İbrahim Ak Efendi, İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve cephane kaçıran grupta görev almıştı7.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve ardından Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Rize’den katılmış olan İsmailzade Osman Nuri (Özgen) Bey’in Milli Mücadeleye büyük hizmetleri olmuştur. O, 1919 yılı Mebusan Meclisi Seçimlerinde, Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi iken, “ahalinin arzusuna ve aynı zamanda liyakatine binaen namzed gösterilmiş”, Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından da adaylığı onaylanmıştı. Son Mebusan Meclisi’nin kapaması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katılan Osman Nuri Efendi, Mustafa Kemal’in yakın arkadaşlarındandı ve Sovyet Rusya’dan gelen silah ve cephanenin Ankara’ya ulaştırılmasında etkin bir görev üstlenmişti8.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye’nin işgali ve paylaşılmasına Rizeliler şiddetle karşı çıkmışlardır. Paris Barış Konferansı’nda Rum ve Ermenilerin Türkiye üzerindeki istekleri, bütün yurtta olduğu gibi, Rize’de de büyük tepki uyandırdı. Pontuscu Rumları temsilen Paris Barış Konferansı’na gönderilen heyetin, Rize’yi muhayyel Pontus devleti sınırları içine katma teşebbüsleri karşısında, Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Nisan 1919’da Sadarete bir telgraf gönderdi. Bu telgrafta, hemen tamamının Müslüman olduğu liva halkının “kısmen misafireten bulunan 10 ilâ 200 Rum’un hakimiyeti altına girmeleri”nin milletlerin hürriyet ve adalet kaidelerine uygun olmadığı belirtilerek, Türk idaresinden başka hiçbir devletin idaresinin kabul edilmeyeceği kesin bir dille ifade ediliyordu9.

Rize’nin Doğu Anadolu’da kurulmaya çalışılan Ermenistan’a Karadeniz’de bir mahreç olarak verileceğine dair haberlerin duyulması üzerine, Paris barış Konferansı ile Fransız Hükümeti ve kamuoyuna duyurulmak üzere Trabzon’daki Fransız Siyasi Mümessiline bir protesto metni verildi. Bu yazıda, Rize’nin Türk vatanından ayrılamayacağı belirtilerek gazetelerin, “Ermenilerin mikdarlarıyla bir istihza teşkil eden Ermenistan hudud-ı mevhumesini göstermeğe kadar” işi ileri götürmeleri karşısında bu uğraşının sonuçsuz kalacağı, özetle, bazı kanıtlara istinaden savunuluyordu.

Bu muhitte ne Ermenilerin, ne de başka bir milletin tarihi hakkı yoktur; tarihin bilinen devirlerinden beri buraların sahibiyiz. Rize’nin bugünkü nüfusu 225 bin olup, bunun yalnız 54’ü Rum’dur. Muhitimizde ne biz ne de ecdadımız hiçbir Ermeni’nin yaşadığına şahit olmamıştır. Bu sebeple Ermenilerin herhangi bir hak iddiasında bulunmaları mantıksızlık, yalan ve iftira hırsıyla açıklanabilir. Kesin tarihi hakikatler muvacehesinde, memleketimizin hakiki sahipleri biz olduğumuzdan, ezelî olan bu tasarruf hakkımıza Ermenilerin iştirak etmelerine maddî ve manevî imkan yoktur. Barış Konferansında, bunun aksine bir karar verildiği takdirde, öz anayurdunu müdafaa etmek kesin kararlılığıyla meydana atılacak bizlerin akacak masum kanlarının, mazlum bütün milletlerin hürriyetlerini geri almaları için daha büyük bir insaniyetçi inkılâba fırsat vereceğini bilmekteyiz. Umumî Harp dolayısıyla değişen dünya düzeninde ve bu yüzyılda artık milletlerin esareti bir düstur halinde tanınmayacaktır. Şunu da belirtmeliyiz ki, “Merhamet dilenmiyoruz, hakkımıza tecavüz edilmemesini taleb ediyoruz”. Gazetelerde yer alan Rize’yle ilgili bu hususlar Barış Konferansı’nın gündemine alınmış ise, “bu ciheti hakkımıza istinaden protesto” ile Türk İdaresi ve vatanına sonsuz sadakat, samimiyet ve sarsılmaz bağlılığımızın ihlali suretiyle tarihi ve milli haklarımıza tecavüz edilmemesini Barış Konferansı’dan taleb ediyoruz10.

Yine aynı günlerde günlerde îstikbal’de yayınlanan bir okuyucu mektubunda, Paris Barış Konferansı’nda, Of’tan Batum hududuna kadar olan yerlerin Ermenilere verilmesinin kararlaştırıldığından bahsedilerek, bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığı ifade ediliyordu. Rize’nin bugünkü genel nüfusu içinde bir tek Ermeni olmadığı gibi, geçmişte de buraya Ermeni’ler yerleşmemişlerdi. “Öz Türk havalisi” olan Rize’nin “adalet” adına Ermenilere peşkeş çekilemeyeceği, aksi takdirde İzmir’de olduğu gibi burda da bir çok kan akacağı belirtiliyordu. Yine aynı mektupta birkaç yıl önceki Rus işgali kasdedilerek, “Rize’nin halkı muhaceretin bıraktığı acı hatıraları nisyan-ı ibzaya gömmeye uğraşıp dururken yeni baştan bütün bu halkın uçuruma sürüklenmesine, idam kararının takririne bais olan makul bir sebep acaba nedir?” diye sorulduktan sonra, İzmir’de Yunanlıların uygulamaktan çekinmedikleri facialar ve döktükleri Müslüman kanlan “elbette bir zaman gelecek Yunanlılara zehir olacaksa”, Rize de “Ermenistan nevzadının kalbgâhına dayanan bir hançer olacaktır” şeklinde kararlı bir ifadeye yer veriliyordu11.

Rize’nin Ermenilere bırakılacağına dair şayialar Artvinlilerin de tepkisine yolaçtı. Trabzon’da yayınlanan İstikbal gazetesine Artvin’den gönderilen bir mektupta, Rize’yi Ermenilere mahreç olarak vermek isteyenlere karşı şu sorular yöneltiliyordu: Rize’de Haçin veya Karabet isminde bir Ermeni vatandaş ve hemşehrimizin bugün ve geçmişte mevcudiyetini görüyor ve hatırlıyor musunuz? Rize’nin geçmiş ve yakın tarihini biliyor musunuz? Bir milletin siyasi ve iktisadi inkişafı için diğer bir milletin hayati varlığına son vermek düsturlarınıza, kitabınıza uyuyor mu? Masa üzerinde verilen hükümlerin Rize’nin sahil ve sarp dağlarında uygulanabileceğine kanii misiniz? Rize’nin Ermenilere sizin zannettiğiniz kadar kolay teslim edileceğini mi tasavvur ediyorsunuz? Yazının sonu, “Hak daima hakkındır. Ne büyük Ermenistan, ne de Pontus hayalleri ve ne de verilen kararlar dosyalarınız meyanında tarihten gülünç bir kıymeti haiz vesâik-i şer ve fitneden başka birşey olamaz. Efendiler uğraşmayınız!” sözleriyle tamamlanmaktaydı12.

Milli Mücadele döneminde Rize’de bir çok miting yapılmıştır. Erzurum’da Onbeşinci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın, “İstanbul’un işgali münasebetiyle her yer gibi Trabzon’da da mitingler yapılması ve İzmir gibi elim bir akıbete duçar olmaması için halkın tenvir ve irşad olunması”nı istemesi üzerine, Trabzon’da Üçüncü Fırka Komutanı Rüştü Bey 24.3.1920 tarihli cevabında, Trabzon Vilayetine bağlı Rize ve Giresun’da halkın”her türlü fedakârlığı ihtiyara azimkar bulunmakta olduğu”nu bildirmişti13. Rize ve çevresinde daha ilk günlerden itibaren yapılan mitinglerle, Milli Mücadele heyecanı canlı tutulmaya çalışılmış ve yurdun haksız işgaline karşı halkın protestosu İtilaf Devletlerine iletilmişti.

İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinin yıldönümü münasebetiyle 15 Mayıs 1920’de, Belediye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin öncülüğünde bir miting yapıldı. Miting Heyetinde Belediye Başkanı Hakkı, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet, Müftü Mehmet Hulusi, eşraftan Osman, tüccardan Ahmet ve İdare Meclisi üyesi Ahmet bulunuyordu.

Rize’de “binlerce ahalinin iştirakiyle” düzenlenen mitingde, herhangi bir sebep olmadığı halde, Wilson Prensipleri’ne aykırı bir şekilde “Anayurdumuzun en kıymetdar bir kısmı olan İzmir’in pek vahşiane ve kanlı bir surette Yunanlılar tarafından işgal edildiği ve Yunanlıların bu işgal esnasında İzmir ve mülhakatındaki kardeşlerimizin mal, can ve ırz ve namusları gibi her türlü mukaddesatlarına icra ve temadi ettirmekte oldukları” İzmir faciası kınanmıştı.

Miting sonunda hazırlanan bildiride, Yunan işgal ve vahşetinin protesto edilerek canilerin cezalandırılmaları ve İzmir ve çevresinin tahliyesi taleb ediliyordu. Sebepsiz yere İzmir’i işgal eden Yunanlıların yaptıkları cinayet ve barbarlıklar, herkesçe bilinmesine rağmen, bunların İtilaf Devletlerince cezalandırılmayıp, yapılanlara karşı kayıtsız kalınması ve hatta Yunanlıların bu devletlerin sorumluları tarafından himaye görmeleri protesto ediliyordu. Bildirinin dördüncü maddesinde “Öz anayurdumuz olan İzmir’in bir an evvel tahliyesi için millet her fedakârlığa hazır bulunduğundan tedabir-i acile ve kat’iyyenin ittihaz buyrulması” istenerek alınan kararlar Türkiye Büyük Millet meclisi’ne gönderildi14.

Sevr Antlaşması’nın imzalanması da Rize’de büyük tepki uyandırdı. 27 Ağustos günü, “pek ağır ve elim şeraitle Türkiye’de hayat ve istiklâl bırakmayan… muahede-i sulhiyye nâmı verilen paçavranın protestosu için” onbin kişinin katıldığı bir miting yapıldı. Miting sonunda hazırlanan protesto bildirisi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Mehmet, Miting Heyeti Başkanı Lazzade Mustafa, Belediye Başkanı Hakkı, ulemadan Nuh, Hasan, Miting Heyeti Başkanı Lazzade Mustafa, Belediye Başkanı Hakkı, ulemadan Nuh, Hasan, Ali Rıza; Miting tertip heyetinden İsmail, Mustafa ve İlyas Beyler tarafından imzalanmıştı.

Bildiride, Wilson Prensiplerine, özellikle Türkiye’yi ilgilendiren Onikinci maddeye, atıfta bulunulduktan sonra şöyle denilmektedir: “Muahadeyi Türkler namına imza eden üç serserinin Türklükle ve bu vatanla alâka ve münasebetleri yoktur. Bunları imzaya sevkeden birkaç hain-i vatan da millet tarafından verilmiş hiçbir vekalet ve sıfât-ı resmiyeyi haiz değillerdir. Şu halde mezkûr muahedeyi milletimiz ve vatanımızla hiçbir münasebeti olmadığı için ke-enlemyekün addediyoruz. Bu hususa müteallik ve milletin arzusunun tamamiyle kefil olan Büyük Millet meclisi’nin daha evvelce ilân ettiği karara sadakatle vatan-ı hamimizi kurtarıncaya kadar vatan ve İslamiyet nâmına dahil olduğumuz muahedeyi sonuna kadar devam etmeyi azim ve imanımızı bu kere misak-ı umumî-yi millîyi tevsik ederiz.”

Bildirinin sonunda, yaşamak hakkımız ve milli bağımsızlığımızın tamamen teminine kadar bilimum mağdur ve mazlum milletlerle müştereken yağmakâr ve emperyalist canavarlara karşı mücadeleye devam hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün arzu ve kararlarına bağlı oldukları bildiriliyordu15.

Rize ve çevresinde halk Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması için aynı heyecanla Türkiye Büyük Millet Meclisi ve ordularını desteklediler; muhtelif zamanlarda cephelere gönüllü kafileler gönderdiler. İnönü Savaşlarının başladığı günlerde, Rize’nin teşkil ettiği ikinci gönüllü kafilesi Ordu ve Samsun üzerinden Ankara’ya uğurlandı16.

Kazanılan her zafer, kurtarılan her vatan toprağı Rize’de büyük sevinç ve heyecan uyandırdı. Ardahan’ın anavatana katılması dolayısıyla Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir kutlama telgrafı gönderildi17. Aynı şekilde Artvinliler de, Ermeni ve Rumların Rize’yi kendi hakimiyetlerine alma teşebbüslerine şiddetle karşı çıkmışlardı.

Rize’deki Milli Mücadele heyecanı kısa sürede Artvin’de de yayılmıştı. 1921 yılının başlarından itibaren Ardanuç, Şavşat, Murgul ve Borçka’da “ahalinin şiddetli arzu ve temayülatı üzerine” Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kuruldu. Artvin ve ilçelerinde halk “payansız bir sürür ve neşata müstağrık olunarak Büyük Millet Meclisi’nin temadi-i şevket ve muvaffakıyatı için camilerde” samimi dualar yapmaktaydılar18 İkinci İnönü Zaferinin yıldönümü münasebetiyle, İnönü Meydanında yapılan mitinge binlerce kişi katıldı19. 1922’de İzmir’in işgalini telin ve protesto etmek üzere, yine İnönü Meydanında bir miting düzenlendi. Numune Mektebi Müdürü yaptığı uzun konuşmasını “İzmir Türktür Türk kalacaktır” sözleriyle bitirmişti. Artvin Müdafaa-i Hukuk Reisi Hasan Bey’in ifadesiyle mitingde, “İzmir’in hatırasıyla pek müteehheyyic bulunan halk Misâk-ı Millî dairesinde şerefli bir sulhe nail oluncaya kadar uğraşacaklarını ve tek bir nefer kalıncaya kadar gayret edeceklerini ahd ü peyman ederek Garbın ihtirasatına protestolar yağdırılmış hükümet-i meşruamızın şanlı ordumuzun muzafferiyetlere ermesine dualar ifa kılınmıştır.”20

Sonuç

Milli Mücadele, Türk milletinin maddi ve manevi bütün varlığıyla çalışması sonucu kazanılmıştır. Başlangıçta çalışmalarını yerel kurtuluş çareleri ve muhtemel tehlikeler çerçevesinde sınırlandıran Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Misâk-ı Millî’deki hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için daha kapsamlı bir çalışma içerisine girmişlerdir. Rize’de de önce yerel tehlikeler, ardından Türkiye’nin işgal ve paylaşılmasına yönelik her türlü faaliyetlere karşı protesto ve mitingler düzenlenmiştir. Bu mitingler “Kuva-yı Milliye Ruhu”nun ve milli birliğin sağlanmasında önemli bir etken olmuş ve halkın topyekün Milli Mücadeleye katılmasını sağlamıştır.

Milli Mücadele’nin kazanılmasından sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa Rizelilerin hemşehriliğini kabul etti:

“Muazzez Rize Sancağı vatandaşlarım arasında bana bir hemşehrilik mevki’i ayrılmış olmasını tebliğ eden telgrafnamelerini en samimi bir his ve haz ile okudum. Milletin kitle-i umuîyesinin iştirak ve hareketi ile istihsal olunan filhakika pek büyük muvaffakiyetlerin kıymeti bilhassa muhit-i vatanda onlara müteveccih takdirat ile taayyün ve teali eylemek emr-i tabii bulunduğundan güzel Rize’nin muvaffakiyat-ı milliye dolayısıyla hakkımdaki teveccüh ve muhabbetini o vatanperver halkın tecelliyat-ı hamiyyetine saf ve beliğ bir numune olarak telakki ettim. Ve bu itibar ile tezahürat-ı vaka’yı büyük bir fahr ve takdir ile karşılayarak iblâğına tavassut buyurduğunuz arzu-yı umumîyi memnuniyetle kabul ettim. Muazzez Rizeli hemşehrilerimi derin iştiyak ile selamlarım efendim.”21.

1 Her hafta Pazartesi günleri Trabzon’dan hareket eden posta arabası, gündüzleri seyretmek şartıyla Trabzon-Sürmene arasını sekiz ve Sürmene-Of- Rize arası sekiz saat olmak üzere, toplam onaltı saatte tamamlıyordu. “Posta Telgraf Başmüdüriyetinden” İstikbal, 11 Mart 1921, 247.
2 Bkz., İstikbal, 13 Nisan 1921, 276; 5 Mayıs 1921, 295; 20 Eylül 1922, 715; 4 Eylül 1923, 1003.
3 Mahmut Goloğlu, Milli Mücadelede Trabzon ve Mustafa Kemal Paşa, Trabzon 1981, s. 17,29.
4 Goloğlu, a.g.e., s.34
5 Rize’de 27 Nisan 192O’de yapılan miting bildirisinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi olarak Şükrü imzası bulunurken, İzmir’in işgalinin yıldönümü münasebetiyle yapılan 15 Mayıs 1920 tarihli mitingde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Mehmet imzası vardır. 1921 yılında Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti “Heyet-i Merkeziye Reisi” Mataracızade Mehmet, üyelerden ikisi ise, Lazzade Mustafa ve Ali Reiszade Şeyh İlyas Efendiler idi. Bkz., İstikbal, 27 Nisan 1920, 133; 19 Mayıs 1920, 139; 1 Nisan 1921,265.
6 “Rize Beledi İntihabı da Neticelendi”, İstikbal, 7 Mart 1921, 243.
7 İlyas Sami Kalkavanoğlu, Milli mücadele Hatıralarım, İstanbul, 1957, s.18. Milli mücadelede İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve cephane nakliyatını temin eden guruptaki Rizelilerin isimleri ve kahramanlıkları için bkz., s. 11-12, 16-17 vd.
8 Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul 1988, s.365; Goloğlu, a.g.e., s.17, 29, 34-35; Sabahattin Özel, Millî Mücadelede Trabzon, Ankara 1991, s.210; Kalkavanoğlu, a.g.e., s.28; Yurt Ansiklopedisi, C.9, s.6361-6362.
9 Özel, a.g.e., s.67, 268-269.
10 Bu protesto yazısını Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Şükrü, Belediye Başkanı Hakkı, Ticaret Odası Başkanı Osman; ulemadan İsmail Hakkı, Yusuf Ziya, Mehmet Ali, İbrahim, Muharrem, Hacı Sabit, Ali Rıza Osman, Hacı Recep; eşraftan Osman, Hafız Sabri, Süleyman, Mehmet Cevdet, Hüseyin, İbrahim, Emin ve Hakkı imzalamışlardı. İstikbal, 27 Nisan 1920, 133. Trabzon Vilayet Salnamelerindeki bilgiler de Rize’de çok az sayıda Rum ve Ermeni bulunduğunu göstermektedir: 1313 (1895) Trabzon Vilayeti Salnamesine göre Rize’de 689 Rum ve 137.738 Müslüman nüfusa karşılık hiç Ermeni yoktu; 1316 (1900) tarihli Vilayet Salnamesinde 855 Rum, 44 Ermeni ve 149.264 Müslüman nüfus görülmektedir; 1319 (1903) tarihli salnameye göre ise, 20 Ermeni ve 918Ruma karşılık 158.295 Müslüman nüfus bulunmaktaydı. Mesut ÇAPA, Pontus Meselesi, Trabzon ve Giresun’da Milli Mücadele, Ankara 1993, s. 106-108.
11 İstikbal, 1 Mayıs 1920, 134.
12 İstikbal, 16 Mayıs 1920, 138.
13 ATAŞE Arşivi, Kls. 324, Ds. 6-A, Fh.99.
14 “İzmir İşgalinin Sene-i Devriyesi”, İstikbal, 19 Mayıs 1920, 139.
15 “Rize’de Miting”, İstikbal, 1 Eylül 1920, 168.
16 Ocak 1921’de Ordu’ya gelen gönüllü kafilesine, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından yemek ve sigara ikram edildi. Kafile üç saat sonra Samsun’a hareket etti. “Rize’nin İkinci Gönüllü Kafilesi”, İstikbal, 2 Şubat 1921,215.
17 Rize Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkan Vekili Mustafa imzalı telgrafta, “büyük azmimizle mücehhez iken düşman kirli ellerinin bizden ayırdığı sevgili topraklarımızın da yakında anavatanın bağrında toplandıklarını görmekle cümleyi dilşad etmesini Cenab-ı Hak’tan temenni ederiz” deniliyordu. “Rize’den Telgraf, Hakimiyeti Milliye, 27 Şubat 1921, 119.
18 “Artvin’de Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı”, İstikbal, 14 Nisan 1921, 277.
19 Miting Heyeti Reisi Mahmut Mithat Bey idi. Numune Mektebi Müdürü Ali Rıza Bey yaptığı vatanperverane konuşmasında “Halk böyle bir mütarekeyi kendilerine zillet telakki ettiklerini, hükümet-i meşruamızın, ordumuzun harikaları ile mütenasib şanlı bir sulhu görmek istediklerini, aksi takdirde tek bir Türk kalıncaya kadar ölmeğe amade olduklarını ahd ü peymân etmişlerdir.” demiştir. “Artvin’de Büyük Miting”, İstikbal, 6 Nisan 1922, 578.
20 “Artvin’de Miting”, İstikbal, 31 Mayıs 1922, 616; Büyük Taarruzun kazanılması üzerine 13 Eylül 1922 günü Artvin’de Hükümet Konağı önünde yapılan mitingde heyecanlı bir konuşma yapan Mutasarrıf Talat Bey, “ordu demek millet demektir. Bugünkü zaferi doğuran başlıca saik milletin hakimiyetidir.” demiştir. “Zafer Günleri”, Yeşil Yuva, Sayı: 4, 1 Teşrin-i sani 1338, s.2.
21 Yenigün, 29 Nisan 1923, 1165-788.
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 39, Cilt: XIII, Kasım 1997
KAYNAK http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=643

Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged

Nota isimleri ve anlamları

Guido D’Arezzo’nun tarihte ilk kez notalara verdiği isimler şu kelimelerden türetilmiş:
Do – Dominus: Yaradan, Mutlak
Re – Rerum: Madde
Mi – Miraculum: Mucize
Fa – Familias Plenetarium: Gezegenler ailesi, yani Güneş Sistemi
Sol – Solis: Güneş
La – Lactea Via: Samanyolu
Si – Siderae: Gökler

MÜZİK, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged

VPN servisi TunnelBear

tunnelbear.com

İNTERNET içinde yayınlandı | Tagged

K.Atahan – Uyghurlar we Uyghurlarning Qutsal Miraslari

Uyghurlarning tengrisini quyashqa oxshatqanliqini, hemmige hökümdarliq qilidighan peyghember/Tengriqutlirini dewlet qushi shungqargha oxshatqanliqini, beg we xanlirini arislangha oxshutup Arislanhan deydighanliqini, jessur jenkchillirini kökbüre deydighanliqini unutmasliqimiz lazim.
Uyghurlar özining uzaq tarixida ilahiyet, hakimiyet we medeniyet meslilirini ipade qilidighan qutsal meniwiy motiflarni yaratqan.
Bir milletning muqeddes dep qaralghan motifliri qutsal bolup, ulugh rabbim shu milletni zawalliqqa yüzlendürsimu yaki qudret tapquzup güllendürsimu eshu motiflardin ish bashlaydu.Tengri bir milletni öltürmekchi bolghan bolsa milliy motiflarni untulduridu, tirildürmekchi bolghan bolsa milliy motiflarni xatirlitidu.
Milliy motiplar din, medeniyet we millettinmu üstün turidghan barliq bolup, u milletning meniwiy DNAsi yisaplinidu.Milliy motiflirimiz kolliktip yoshurun éngimizda turup bizning shexsiy we kolliktip herkitimizge dayim qumandanliq qilidu!
Uyghurlarning milliy motifliridin Uyghurlarning etnik tifini, shanliq tarixini, parlaq medeniyitini jümlidin dewletchilik iddiysini bayqash mumkin!
Uyghurlarning tört chong motifi millitimizning qutsal kitabi Oghuznamide yer alghan bolup, dunyadiki herqandaq bir milletning qedimqi qutsalliri heqqide bundaq bir lerik, tarixiy, pelesepiwiy we siyasiy, diniy kitabi yoq!
Uyghurlar tarixta gerche köp xil din we köp xil medeniyetlerning tesiri astida qalghan bolsimu qarangghuluq yillarda yoshurun éngigha xatirlengen milletning bir pütün rohiyitige tüwrük bolup turghan milliy motiflirini hergizmu untup qalmighan.
Uyghurlarning tört chong merkiziy motifi bar bolup, bular:
Kün, Ay, Yultuz, Kök, Tagh, Déngiz, Shungqar, Arislan ,Kökbüre…qatarliqlardin ibarettur.Buning ichide yadiroluq tört chong retuel bar bolup, bular 1-Kün, 2-Shungqar, 3-Arislan we 4-Kökböredur.
Bu qutsal motiflar buningdin 10 ming yillar muqeddem yashighan büyük ejdadimiz tengriqut Oghuzhangha bérip chétilidu.Qutsal kitabimiz quraniy kerimde janabiy alla bir-biridin perqliq eriq we tillarda insanlarni yaratqanliqini, ularning hemmisige birdin xosh xewer yetküzgüchi yeni peyghember yollighanliqini debdebe bilen biz insanlargha yetküzidu.
Tarixta biz Türük erqigha jümlidin Türüklükning xemerturuchi bolghan Uyghurlarghimu arqa-arqidin peyghemberler kelgen we muqeddes kitaplar chüshken. Uningdin bizgiche melum bolghanliri nahayiti az bolup, büyük ejdadimiz Oghuzhanning biz Uyghurlargha köndürülgen peyghember, Oghuzname kitabining biz Türüklerge jümlidin Uyghurlargha eng deslepte chüshürülgen qutsal kitap bolush ihtimaliqi bek yoquridur.
Qutsal kitap Oghuznamede büyük ejdadimiz Oghuzhan;
Men Uyghurgha boldum xaqan, elinglar ya bilen qalqan. Bizge tamgha bolsun buyan, hem kök büre bolghay oran! Tömür neyziler bolsun orman, hem derya déngizlar chayqalsun rawan. Quyash tugh bolsun, asman qorighan!-dep özining kimlikini, küchlükligini, büyükligini we qutsalliqini dunyagha tolup tashqan iftixar bilen jakarlaydu!
Uyghurlar ezeldin tek xudaliq dingha étiqat qilip kelgen bolup, bu dinning Tengrisi/Ilahi alemde bir hésaplinidighan quyash arqiliq, peyghembiri/Tengriquti Oghuzhan kök yüzide quyashqa eng yéqin üchidighan Shungqar arqiliq, beg we hökümdarlarimiz yer yüzidiki eng küchlük mexluq Arislan arqiliq, tengrining, peyghemberning we hökümdarlirining emrige uyghun halda yashash üchün emes milliy qediriyetlerni qoghdash üchün her waqit öltürüsh we ölüshke hazir jengkchiler tengrining qutsal uliqi bolghan kökbüre arqiliq ipade qilinghan.
Bu tört barliqning biri medeniyitimizdiki otqa, yene biri hawagha, yene biri sugha we axirqi biri tupraqqa wekillik qilidu.
Bizning dinimiz, medeniyitimiz hetta tilimiz özgürep ketken teqdirdimu kolliktip yoshurun éngimizgha tashqa möhür urghandek neqishlengen bu barliqlar hergiz öchmeydu.
Biz uyghurlarning yüzimizni yuymay talagha chiqmaydighanliqimiz, yalghuz qalghan teqdirdimu quyash nuri astida nashayan we xata ishlarni qilmaydighanliqimiz qatarliqlar quysh sheklide bizge jamalini körsütüp turiwatqan tengrige bolghan mengülük tewrenmesétiqadimizni bildüridu.
Tengriqut we xaqanlirimizni dewlet qushi diyilidighan mehriwanliq we shepqetsizlikning piri bolghan yirtquch qushlar arqiliq shreplendürishimiz aliy hökümdarimizgha shertsiz el bolghanliqimizni bildüridu.
Xaqan we beglirimizni tagh we dalilarning eng küchlük padishahsi bolghan Arislan arqiliq ünwanlandürishimiz beglik we mehliwiy hakimiyetlerni idare qilidighan dewlet erkanlirigha bolghan sözsiz itaetimizni bildüridu.
Tengriqut, xaqan yaki beglerni, tengriqut, xaqan we xanlargha tengrining adalitini yer yüzide tejelliy qildurush üchün zeperlerge yol bashlaydighan jessur soqashchi kökbüre arqiliq namlandurishimiz er we aliplirimizgha körsetken alahiyde hörmitimiz bolup, bu hadise bizning aile, teshkilat we hakimiyet qarashlirimizning yiltizi hésaplinidu!
Milliy medeniyitimizdiki qutsal miraslar milliy medeniyitimizning edebiyat we sennet janiri arqiliq bezilliri bezillirini toluqlash we teqezza qilish arqiliq milliy folkilorimizgha ayit bolghan neqish, keshte, oymichiliq, qapartmichiliq we minyatorluq arqiliq, bezilliri milliy qiyapetler we chalghu eswaplarda, bezilliri diniy inanchlar arqiliq yene bezilliri aghzaki we yazma edebiyat arqiliq, bezilliri yat milletlerning köchürüp ishlitishi we tarixlirida xatirlep qélishi netijiside künimizgiche yétip kelgen.
Uyghur balballiri, tash qiya eserliri, chalghu eswapliridiki we kiyim kéchekliridiki her türlük figur we shekiller insanlar téxi yéziq ijat qilishtin burun xelqimiz qollanghan heripler bolup, u eyni waqitta til-yéziqni ipade qilidighan tawush bolupla qalmastin medeniyitimizda, dini inanchlirimizda qutsallashqan retuelleshken imaglardur.Her bir belge xalighanche özgertidighan nerse emes.U zamanning ötüshi bilen barghanche istitik shekillirini özgertip kelgen bolsimu, her sewirning sitilize qilishi netijiside özgirep ketmestin barghanche güzelliship we körkemliship barghan.
Uyghur motifliri, imagliri we simiwollirini xalighanche özgertishke bolmaydu.Uyghur motifliri, imagliri we simiwollirida nime teswirlengen bolishidin qettiynezer merkiziy retueller – teswirlengen obyékitta quyash yeni yultuzlar, qaraqush yeni dewlet qushi, arislan we kökbüre qatarliqlarning istilize qilinghan figurliri-maddiy we meniwiy hasilatlarning yadrosida qoyulghan. Ular Türüklerni jümlidin Uyghurlarni teshkil qilghan tarixtiki qebile we siyasiy ittipaqlarining qutsal belgülliri bolup, bezilliri tarix bilen bezilliri til bilen, bezilliri yultuzlar bilen, bezilliri biz bilidighan yaki bilmeydighan tebiyet we rohiyyet sirliri bilen, bezilliri tibabet bilen, bezilliri astironomiye bilen, bezilliri tiologiye bilen we bezilliri pelesepewiy qanuniyetler bilen alaqidar bolup, tarixning ötüshi bilen her dewirde peyda bolghan ilim-pen yéngiliqliri, edebiyat sennettiki tereqqiyatlar we milliy pissixologiyemizning piship bérishi qatarliq sewepler tüpeylidin qimmiti téximu éship barghan.
Uyghur motifliri, imagliri we simiwolliri her bir dewirning milliy rohiyitimizni inshah etküchi danishmenliri teripidin sennet tereptin mukemmelleshtürülüpla qalmay tibabetchilik, astronomiylik, astrologiylik, pelesepiwiylik, logikiliq, giometiriyelik we algébraliq terplerdinmu bir-birige yéqinlashturulup, tarixning ötishi bilen tashtin qopurulghan yiqilmas bir qele haligha keltürülgen.
Milliy motiflirimizning rohi singgen kilassik we hazirqi zaman edebiyat we sennet eserlirimiz, qoyuq milliy xaraktirgha ige bolup, qanni qizitidu, rohni urghutidu we insanda hayatqa bolghan sirliq bir qizghinliqni téximu küchlendüridu!Xelqimiz arisida duttar bilen ussul, dap bilen resul,-degen ata sözi bar.Buningdin hayat yashash pelesepimizning sennetke, sennetning dingha, dinning hayatliq tepekkurining herqaysi jaylirigha tekshi yiltiz tartip ketkenlikini körimiz.
Ejdatlirimiz bu katagoriyege mensup bolghan hayatliq qanuniyitini alla burun yekünligechke yaxshi we yaman künlerning hemmiside milliy motiflirimizni qoghdap turghan sennetke alahiyde éghirliq bérip kelgen.
Peqet uyghurlar ewlatmu-ewlat sennet enenisini dawamlashturup kileligenligi sewebidin qarangghuluq yillardiki pelesepiwiy we istetik qarashlirimiz herqandaq tashqiy zerbilerge jessurluq bilen berdashliq bérip bugüngiche yétip kileligen!
Milliy medeniyitimizning tash abide we qeghez-qelem arqiliq künümizge yétip kelgenliri bek az bolup, bugüngiche saqlinip qalghanlirining peqet yüzde biridur!
Qalghanliri Tash-kemir senniti, naxsha-ussul, milliy metilogiye, xelq qoshaqliri, meseller, chöchekler, maqallar, temsiller, hikmetlik sözler, dastanlar, elneghmeler, muqamlar, meshrepler, diniy hekayiler, tash abidiler, tepishmaq hem balalar oyunliri, milliy murasim we örpi-adetler, qolhünerwenchilikke ayit eshyarlar, heykeller, neqishler, keshtiler, aile, yurt- makan hem sheher qurulishi, turalghu jay we ibadetxanalarning arxitektori hem bezilishi qatarliqlarda qanche 10 ming yillap eghizdin eghizgha we ewlattin ewlatqa miras qelishi netijiside biz bilen yüz körüshken.
Ejdatlardin miras qalghan bu yiltizi bekmu chongqur, yer yüzide tengdishi yoq mol we renggareng medeniyetke warisliq qilishimiz, qoghdishimiz, güllendürishimiz we uni herqandaq bedel ketsimu qoghdap qélip kelgüsi ewlatlargha miras qaldurushimiz bizning insaniy, milliy we diniy burchimizdur.
04.09.2015 Germaniye

KÜLTÜR-GELENEK-GÖRENEK, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged

MUSUL GERÇEĞİ

../..

Tarih: 1 Şubat 1922.

Mustafa Kemal; 37 yaşındaki milis komutanı Özdemir Bey’e özel bir görev verdi; Musul’u İngilizlerden kurtarmak!

Mustafa Kemal, coğrafi koşullar, ulaşım yetersizlikleri ve maddi güçsüzlükler yüzünden Musul’a askeri operasyon düzenlemenin zorluğunu biliyordu. İstediği, Ankara’nın desteğiyle Urfa, Antep, Maraş gibi halkın kendiliğinden harekete geçmesiydi.

Bu zorlu göreve Özdemir Bey’in seçilmesinde; Birinci Dünya Savaşı sırasında çeşitli cephelerde gönüllü olarak savaşması; Antep direnişini örgütlemesi; ve -Kahire doğumlu- Arapolması önemli etkendi. Asıl adı; Ali Şefik idi.

Musul’da Arap nüfus fazlaydı. Ve kafaları karışıktı; İngilizlerin adamı Faysal‘ı mı; yoksaMustafa Kemal‘i mi desteklemeliydiler? İngilizler sürekli Mustafa Kemal’in Bolşevik olduğu propagandası yapıyordu.

Özdemir Bey; Antep’te olduğu gibi, Musul halkını İngilizlere karşı örgütlemek için Erbil yakınındaki Revandiz’e geldi. Yüz kişilik birliğinde 29 subaydan başka, aşiret gönüllüleri ve Fransız ordusundan kaçan Tunuslu-Cezayirli Müslüman askerler vardı. Tarih: 22 Haziran 1922 idi...

İlk yaptığı; Revandiz Kaymakamı Remzi Bey’in yardımıyla bölgede sivillerden örgütler kurmak oldu. Sonra aşiretlerin yardımını aldı. Bunlardan biri -Mesut Barzani‘nin mensubu olduğu-Barzan aşiretiydi! Keza… İran’da ayaklanıp yenilen Simko’yu yanına çekti.

BÖL-YÖNET

Özdemir Bey, -Neftçi ailesinin desteklediği “Türk Derneği” yardımlarıyla- bölge halkının bir bölümünü kısa zamanda kuvvetlerine kattı.

İngilizler tedirgin oldu; içlerinde çekilme fikrini ortaya atanlar olmaya başladı. Londrapetrolden vazgeçemeyeceğini bildirdi. Son çare olarak zora başvurdular:

– Özdemir Bey’e destek veren köyleri havadan bombaladılar.

– Kimi Kürt aşiret reislerini; ve Türk Derneği’nin Sıddık Bey gibi etkili isimlerini tutukladılar.

– Ankara’ya düşman Nemrut (Kürt) Mustafa Paşa‘ya “Kürdistan Derneği” kurdurup, “Bang-i Kürdistan” adlı gazete çıkarttılar.

Yine de…

Özdemir Bey, -Mustafa Kemal’in liderliğindeki büyük taarruzdan bir gün sonra- 31 Ağustos 1922’de sabah 04.00’te; İngilizlerin paralı Kürt askerlerinden oluşan taburu ile İngiliz topçu bataryasına saldırdı.

İngilizler şoke oldu; Özdemir Bey, Kale Diza, Şaklava, Köysancak ve İmadiye’yi aldı.

Savaş Bakanı Winston Churchill “tatsız bir gelişme” diyerek Süleymaniye’den çekilme kararını onayladı. İngilizler; Kürtleri bölmek için yönetimi Kürt Şeyh Abdülkadir’e bıraktı. Ağabeyi Şeyh Mahmut’u da sürgünden getirerek “Kürdistan Krallığı” sözü verdi.

Ayrıca…

Talabani aşiretini yanına aldı. Aşiret reislerini dolgun maaşa bağladı. Ve…

Hava saldırıları sonucu Barzan gibi kimi aşiretler teslim oldu.

Direniş kırılıyordu…

Kazım Karabekir ve Cevat Çobanlı paşalardan yeterli desteği alamayan Özdemir Bey, kasım ayı sonunda elde ettiği tüm yerlerden çekilmek zorunda kaldı. Revandiz’e sıkıştı…

İngilizler “böl-yönet” politikasıyla Müslümanları; Türk, Kürt, Arap, Sünni, Şii vb. ayrıştırmayı başarıp Musul’u elinde tutmayı başardı. Revandiz ve Süleymaniye direnişleri kanla bastırdı.

Özdemir Bey, 10 Mayıs 1923’de Türkiye’ye döndü.İngiliz istihbarat raporlarının deyimiyle“harikulade performansı” son bulmuştu…

KAPANMAYAN CEPHE

Türkiye, Musul’u almak için çok çaba sarf etti.

Bu nedenle örneğin; 1922 yılında TBMM gündemine “Kürtlere özerklik” konusu bile geldi. Amaç, Kürtleri İngilizlerin elinden kurtarmaktı.

İngilizler; Koçgiri’den Şeyh Said’e Kürt ayaklanmalarıyla buna karşılık verdi!

Sonuçta…

Türkiye; 1918’den 2016’ya yaklaşık 100 yıldır, Musul’u geri almak için; askeri, siyasi, diplomatik ve hukuki cephelerde çok yönlü uğraş veriyor.

Kuşkusuz hatalar yapıldı.

Fakat. Atatürk’ün yüreğinde-aklında Musul hep bir sızı olarak kaldı. Musul’un alınmasını İsmet İnönü’ye siyasal vasiyet olarak bıraktı; “Musul’u ben alamadım, sen al!”

Bülent Ecevit bu vasiyeti İnönü’nün de kendisine bıraktığını 2005 yılında açıkladı.

21.10.2016 Soner Yalçın

TARİH içinde yayınlandı

MUSUL GERÇEĞİ

../..

Tarih: 30 Ekim 1918.

Savaş sonrasında Osmanlı’nın sınırlarını belirleyen Mondros Antlaşması imzalandı. Fakat, on beş gün sonra…

Tarih: 15 Kasım 1918.

Ateşkese rağmen İngilizler, Osmanlı toprağı Musul’u işgal etti.

Dananın kuyruğunun koptuğu yer işte burası oldu: İngilizler; Mondros Antlaşması’nı imzalayan Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) başkanlığındaki Osmanlı heyetini kandırdı! Şöyle…

Ortaya çıkan İngiliz belgelerinden anlaşılıyor ki; İngiliz Donanma ve Savaş Bakanlıkları’nda hazırlanan ilk ateşkes taslakları oldukça yumuşaktı. Örneğin… Musul sorununu ortaya çıkaracak 7’nci madde yoktu; ve keza 16’ncı maddede -coğrafi olarak Musul’un bulunduğu- Mezopotamya’dan söz edilmiyordu!

Keza… İngilizler; pazarlık marjını geniş tutmak için antlaşmanın taslak metninin bütününü ortaya çıkarmayarak madde madde görüşülmesini sağladı.

Ancak bir baktılar ki…

Osmanlı heyeti, Sultan Vahdettin’in yaşadığı Saray/İstanbul dışında kayıtsız şartsız teslim olmaya hazırdı!..

KAFADA YENİLMEK

Mondros Antlaşması 25 madde idi.

İngilizler için ilk dört maddesinin kabul edilmesi yeterliydi. Yenilgiyi kafasında kabul etmiş Osmanlı heyeti sayesinde tüm maddeleri geçirdiler.

Musul bundan nasıl etkilendi?

Görüşmelerin ikinci gününde Osmanlı heyeti tüm enerjisini; İtilaf gemilerinin onarımı kolaylıklarını içeren 9’uncu maddeye ayırdı; “İstanbul” sözcüğünün çıkarılmasını istediler. İngilizler şaşkındı; çünkü “İstanbul” sözcüğü çıkarılsa da 8’inci madde buna olanak tanıyordu zaten!

İşte…

İngilizler hiç ummadıkları -Musul’u etkileyecek- 7’nci maddeyi böyle geçiriverdi: “İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.”

Peki…

Buralar neresi olacaktı?

Sadrazam Ahmet İzzet Paşa, Rauf (Orbay) Bey’e telgraf çekerek “İstanbul’un istisna tutulmasını” istedi. İngilizler, İstanbul’un işgal edilmeyeceği sözünü verdi; ve Osmanlılar da inandı!

Osmanlı heyetinin tek isteği padişahın durumuydu. 7’nci madde üzerinde durmadılar bile.

“Mezopotamya” gibi tartışmalı coğrafi terimleri tartışmadılar. Çünkü, bilmiyorlardı; Musul –Türkiye’de de hâlâ bilinenin aksine- Irak’ta değil, Mezopotamya’daydı!

İngilizler, -coğrafya uzmanı Mark Sykes’ın kurnazlığıyla- antlaşmayla ilgili iki metin yazdı; Osmanlıca ve İngilizce. Anlaşmazlık halinde İngilizce nüsha geçerli olacaktı. Kurnazlık şuydu; Türkçe metinde “Irak” yazılırken, İngilizce metinde “Mezopotamya” yazıyordu! 16’ncı madde de böyle geçti…

Mondros Antlaşması’na imza koyduktan sonra İstanbul’da gazetecilerin karşısına geçen Rauf Bey sonuçtan hoşnut ve gururlu olduğunu söyledi! Artık saltanat güvence altındaydı. “Sizi temin ederim ki bir tek düşman askeri bile İstanbul’a çıkmayacaktır” dedi.

İstanbul’un işgaline daha vardı!

Öncelik Musul’da idi; çünkü İngilizlerin acilen petrole ihtiyacı vardı. Petrol gereksiniminin yüzde 80’ini dışalımla yapıyordu. Yıllık ihtiyacı, savaş öncesine göre beş kat artıp 10 milyon tona çıkmıştı.

“İNSAN HAKLARI” KARTI

Evet, antlaşmanın 16’ncı maddesi diyordu ki:

“Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilaf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.”

Antlaşmaya göre, Musul buna dahil olamazdı.

Ama bu Türkçe nüshaydı!

İngilizce metinde; “Irak” yerine “Mezopotamya” vardı. Yani, Musul bu maddeye dahildi.

Bu nedenle…

Tarih: 1 Kasım 1918.

İngiltere Savaş Bakanlığı, General William Marshall’a, Musul’u işgal emrini gönderdi.

Bir gün sonra Marshall, bölgedeki İngiliz birliklerin komutanı General Robert Cassels’e Musul’u işgal emrini verdi. O da, Yarbay Gerald E. Leachman aracılığıyla Altıncı Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa’ya mektup göndererek Musul’dan çekilmesini istedi.

Paşa, Musul’un Irak’ta olmadığını; metinde geçen “garnizon” sözcüğünün Altıncı Ordu’yu kapsayamayacağını; ve ateşkes ilan edildiği için bu görüşmelerin diplomatlar ile yürütülmesini istedi.

İngilizler biliyordu ki diplomasiyle iş uzardı. 7’nci maddeye işlerlik kazandırmak için her daim yaptıkları gibi, “insan hakları” kartını açtı; Musul’da, Ermeni ve Katolik Süryanilerin topluca öldürüldüğünü iddia ettiler. Yalandı kuşkusuz.

Ali İhsan Paşa’ya iki kez ültimatom verdiler.

Sonuçta… Musul’u işgal ettiler; Türk bayrakları yerine İngiliz bayrakları astılar. Depolardaki her türlü silah, cephane ve yiyeceğe el koydular.

Son Türk askeri 15 Kasım’da Musul’dan ayrıldı.

Soner Yalçın – 20.10.2016 Sözcü gazetesi
http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/soner-yalcin/erdoganin-yanilgisi-1457809/

TARİH içinde yayınlandı | Tagged

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 27 Mayıs hakkında düşünceleri…

Bir gün tahsilini hür düşünce ve insan cennetinin vatanı olan o diyarlarda yapmış bir Demokrat mebusa rastladım. Laf arasında hiçbir münasebet yokken birdenbire şu cümleyi yumurtladı: ‘‘Son zamanlarda tarihimizde üç büyük adam yetişti. Abdülhamid, Mustafa Kemal ve Adnan Bey.’’ Bulunduğumuz yer ne münakaşaya ne de kavgaya müsaitti. ‘‘Atatürk’ü aradan çıkartsanız iyi olur, dedim; bana böyle bir taviz vermeye mecbur değilsiniz.’’ Bu adam felsefe tahsil etmişti. Tarih bildiğini zannediyordu. Fakat cibiliyeti onun temyiz dediğimiz o büyük hassadan ve değer fikrinden mahrum etmişti.

Demokrat idarenin Abdülhamid’de örnek arayıp aramadığını bilemem. Zaten çoğunluğu tarih bilmezdi. Ve zaten o fasit daireye girer girmez her bildiklerini unuttukları muhakkaktı. Yalnız Adnan Menderes’in Çakıcı Efe’den Abdülhamid’e ve Hitler’e kadar bir yığın örnekleri bulunduğu muhakkaktı. Ve hepsine birden yetişmek isterdi. Son zamanlarda da Kazıklı Voyvoda’yı taklide kalktı. Yazık ki şahsi idare birtakım meziyetler ister.

*

Fakat daha garibi var. Adnan Bey’in kendisi de Atatürk’e benzediğine inanmıştı. Hugo’nun tabiriyle bu ‘‘hırsız feneri’’ kendisini güneş addediyordu. Hiç olmazsa zamanzaman İnönü’nün henüz hayatta olduğunu unuttuğu anlarda.

CELÁL BAYAR- ADNAN MENDERES ÇETESİ

Evet, şahsi idare de, bütün mahzurlarına rağmen bir idare şeklidir. Ve her şeyden evvel şahsiyet denen o büyük çekirdeği ister. Adnan Bey’de bu yoktu. O sahnedeki rolünü benimsemiş, o kıyafette sokağa fırlamış istidatsız bir aktördü. Hayatı kaçma ile geçti. (…) Ne garip Başvekildi ki en büyük propagandasını biçare eğlence kadınlarından dinledik. Türk tarihinde erkekliğinin kudretiyle övülen tek Başvekil, iktidar mevkiini muhafaza için Cumhuriyet Meclisine, ‘‘Siz isterseniz hilafeti de iade edersiniz!’’ tavizini veren adamdır. Biçare bilmiyordu ki bir Millet Meclisi’nin dahi saláhiyetleri mahduttur. Anayasa denen bir şey vardır, onun da arkasında bütün müesseseleriyle bir millet bekler (…) Celál Bayar-Adnan Menderes çetesi İsmet Paşa’da düşman yerine örnek görselerdi, Türkiye şimdi başka bir Türkiye olurdu.

*

Celál Bayar ise sadece komitecidir. Otuz seneden fazla mebusluk, vekillik, başvekillik, devlet reisliği yapmıştır, ama yine komitecidir. Kendisi Çankaya’ya kapanır, Başvekil yurdu ateşe vermek için yollara düşer.

Neticede memleketin temiz evlatları zaruri olarak harekete geçerler. Milli Birlik Komitesi bu Sardanapal taklitlerini çuvala tıkarak Yassıada’ya gönderir.

Demokrat Parti dediğimiz talihsizlikte birkaç mesut hadise vardır. Bunlardan biri şüphesiz ki mücrimlerin hemen hepsinin adaletin elinde olmasıdır.

CEHENNEM AZABI GEREKLİ

Hepsinin hak ettikleri cezaları göreceklerine eminim. Fakat bu cezaların beni ve hiç kimseyi tatmin etmeyeceğine de eminim (…) Sade yaşayanları değil, gelecek nesilleri de mahkum eden bu cürmü kim ve hangi karşılıkla ödeyebilir? İdam cezası mı? Hepimiz öleceğiz. Burada Dostoyevski’nin ve Camus’un o kadar dahiyane bir ısrarla anlattıkları o son anın azabı dahi benim için manasızdır. Kaldı ki milyonlara fenalık eden bu insanları adalet kılıcı teker teker vuracak. Öldükleri zaman da her şey bitecek, ne ıstırap kalacak, ne de bekleyiş… Hapis mi? Bir vatanı hapishaneye çeviren insanların birkaç yıl hürriyetlerinden mahrum oluşu neyi ifade eder? Tek bir insan öldüren katil belki kendi hayatı pahasına bir misilleme olarak bu cürmü ödeyebilir! Fakat milyonlarca insanı ezen, taassup ve cehalet ifritlerini azdıran, cemiyet hayatını altüst eden ve belki de istikbalini tehlikeye sokan bu insanlar için bu cezaların manası nedir? (…) Böyle bir cürüm için din kitaplarının cehennemi, çeşitli azapları lazımdır.

ORDUYA MİNNETTARIZ

Ağzı köpüklü Adnan Menderes, kin çıkını ve Anayasa hırsızı Celal Bayar, hepsi öldürmeye, yakıp yıkmaya ve servet ve sáamanlarıyla kaçmaya her an hazır yaşıyorlarmış. Hayır, biz ordumuza sadece tam yerinde ve zamanında bir kurtarmayı değil, bütün bu unutulmayacak manzaralara da medyunuz. İşi o kadar güzel idare ettiler ki, en cahilimizin bile mahiyetleri hakkında şüphesi kalmadı.


Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan ‘‘Mücevherlerin Sırrı’’ isimli kitapta 27 Mayıs ihtilalinden sonra kaleme alınan yazısı

YAKIN TARİH içinde yayınlandı | Tagged