Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezaları

CUMHURİYET SENATOSU S. Sayısı: 82

 

Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının

yerine getirilmesine dair kanun teklifinin Millet Meclisince kabul

olunan metni ve Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet

Komisyonu raporu (M. Meclisi : 3/744; C. Senatosu : 2/16)

 

(Not : Millet Meclisi S.Sayısı : 509)

 

Millet Meclisi

Genel Sekreterliği                                     11. 3. 1972

Kanunlar Müdürlüğü

Sayı: 5341

 

CUMHURİYET SENATOSU BAŞKANLIĞINA

 

Millet Meclisinin 10 – 11. 3.1972 tarihli 58 nci Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek istem üzerine açık oyla kabul edilen, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun teklifi, dosyası ile birlikte sunulmuştur.

 

Saygılarımla.

 

Sabit Osman Avcı

Millet Meclisi Başkanı

———————-

Not: Bu teklif 9.2. 1972 tarihinde Başkanlıkla İlk Komisyona havale edilmiş ve Genel Kurulun 10-11 . 3 . 1972 tarihli 58 nci Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek istem üzerine açık oyla kabul edilmiştir. (Millet Meclisi S. Sayısı : 509)

 

  1. C.

Başbakanlık                                            9.2. 1972

Özlük ve Yazı İşleri : 5/4 – 729

 

MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığından alınan 31 Ocak 1972 gün ve AD. MÜŞ. 7972/392.7. sayılı yazıda, Türk Ceza Kanununun 146/1 maddesini ihlâl suçundan hükümlü bulunan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a ait mahkûmiyet ilâmı ile bu hükme mesnet teşkil eden dâva dosyasının fotokopilerinin gönderildiğine temas edildikten sonra, 353 sayılı Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 244 ncü maddesinin 3 ncü fıkrası gereğince, ölüm cezalarının yerine getirilmesinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına vabeste bulunduğu belirtilerek gereğine delâlet edilmesi istendiğinden, dizi pusulasına bağlı 4 karton dosya ve iddianame ile gerekçeli hüküm, Askerî Yargıtay Başsavcılığının tebliğnamesi ve Askerî Yargıtay 2 nci dairesinin onama ilâmının, Anayasanın 64 ncü maddesi gereğince ilişikte sunulduğunu saygı ile arz

ederim.

Prof. Dr. Nihat Erim

Başbakan

Adalet Komisyonu Raporu

 

Millet Meclisi

Adalet Komisyonu                                         7.3 . 1972

Esas No. : 3/744

Karar No. : 34

 

Yüksek Başkanlığa

 

Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamımı veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmekten sanık, Erzurum Ilıca nahiyesi Özlük köyü, hane 27, cilt 5 ve sayfa 129 da nüfus siciline kayıtlı Cemil oğlu, Mukaddes’ten doğma, 1947 doğumlu Deniz Gezmiş ile, Yozgat iline bağlı Çekerek ilçesi Kuşsaray köyü, hane 21, cilt 13/2, sayfa 88/114 te nüfus siciline kayıtlı Beşir oğlu, Mediha’dan doğma, 1947 doğumlu Yusuf Arslan ve Kayseri Sarız ilçesi Bahçeli mahallesi, hane 31, cilt 2, sayfa 45 te nüfus siciline kayıtlı, Hıdır oğlu, Selver’den doğma, 1949 doğumlu Hüseyin İnan’ın hareketlerine uyan T. C. K. nun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezasıyle mahkûmiyetlerine dair Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No. lu Askerî Mahkemesinden verilen 9.10.1971 tarih, 1971/13 esas, 1971/23 karar sayılı hüküm, Askerî Yargıtay 2 nci dairesinin 10.1.1972 tarih ve 1971/457 – 1972/1 esas, 1972/1 karar sayılı ilâmı ile kesinleşmiş ve tashihi karar talebi de, Askerî Yargıtay Başsavcılığının 3.2 . 1972 tarih ve 1972/187 – 98 sayılı karariyle reddedilmiş bulunduğundan, bu işe ait dosya Başbakanlığın 9.2.1972 tarih ve 5/4 – 729 sayılı tezkeresine ekli olarak 9.2 . 1972 tarihinde Komisyonumuza tevdi edilmekle tetkik edilip müzakere olunmuştur.

 

Mahkeme ilâmında da tafsilen yazılı olduğu üzere sanık Deniz Gezmiş ile Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın; Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmek suçlarını işlemiş bulundukları anlaşılmış olduğundan, Komisyonumuzca Anayasanın 64 ncü maddesi gereğince sanık Deniz Gezmiş ile Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine mütedair ilişik kanun teklifinin Yüce Meclise sunulmasına ve öncelik ve ivedilikle görüşülmesine 6.3.1972 tarihinde karar verilmiştir.

Gereği yapılmak üzere işbu rapor Yüksek Başkanlığa saygıyle sunulur.

 

Adalet Komisyonu Başkanı

İstanbul

İ.Hakkı Tekinel

Sözcü

Sivas

Tevfik Koraltan

Kâtip

Sinop

Hilmi Biçer

Artvin

A.Naci Budak

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Bitlis

K. Mümtaz Akışık

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Çorum

İhsan Tombuş

Elâzığ

Mehmet Aytuğ

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Erzurum

Sabahattin Aras

Gümûşane

Mustafa Karaman

İçel

Mazhar Arıkan

İçel

Kabul

Söz hakkım saklı

Turhan Özgüner

Kars

İ.Hakkı Alaca

Kırşehir

Cevat Er oğlu

Konya

İrfan Baran

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Konya

Kubilay İmer

Konya

Orhan Okay

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Kütahya

Fuat Azmioğlıı

Mardin

E. Kemal Aybar

Niğde

Muhalifim

Söz hakkım mahfuzdur

Siirt

M. Nebil Oktay

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Tokat

Osman Hacıbaloğlu

 

Anayasa ve Adalet Komisyonu raporu

 

Cumhuriyet Senatosu                                     13.3.1972

Anayasa ve Adalet Komisyonu

Esas No. : 2/16

Karar No. : 6

 

YÜKSEK BAŞKANLIĞA

 

Millet Meclisinin 10 – 11 Mart 1972 tarihli 58 nci Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek istem üzerine açık oyla kabul edilen, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun teklifi, Millet Meclisi Başkanlığının 11 Mart 1972 tarihli ve 5341 sayılı yazıları ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına gönderilmiş ve teklife esas «Mahkeme dosyası»,

 

11 Mart 1972 Cumartesi günü saat 09,00 – 20,00

12 Mart 1972 Pazar günü saat 10,00 – 20,00

13 Mart 1972 Pazartesi günü saat 09,00 – 14,00

Aralarında, «Komisyon üyelerinin» incelemelerine hazır tutularak Komisyonumuzun 13 Mart 1972 tarihli Birleşiminde tetkik ve müzakere olunmuştur.

 

I – Teklif, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’m ölüm cezalarının yerine getirilmesini öngörmektedir.

Askerî Yargıtay İkinci Dairesinin 10 Ocak 1972 tarih ve 1971/457 – 1972/1 esas; 1972/1 karar sayılı ilâmı ile kesinleşen Askerî Yargıtay Başsavcılığının 3 Şubat 1972 tarih ve 1972/187 – 98 sayılı karariyle tashihi karar talebi reddedilen, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı I numaralı Askerî Mahkemesinin 9 Ekim 1971 tarih, 1971/13 esas; 1971/23 karar sayılı hükmü ile Türk Ceza Kanununun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkûm edilmiş bulunan, sicilli nüfusta Erzurum Ilıca nahiyesi Özlük köyü hane 27, cilt 5 ve sayfa 129 da kayıtlı Cemil oğlu Mukaddesten doğma 1947 doğumlu Deniz Gezmiş ile Yozgat iline bağlı Çekerek ilçesi Kuşsaray köyü hane 21, cilt 13/2. sayfa 88/114 te kayıtlı Beşir oğlu Mediha’dan doğma 1947 doğumlu Yusuf Arslan ve Kayseri ili Sarız ilçesi Bahçeli mahallesi hane 31, cilt 2, sayfa 45 te kayıtlı Hıdır oğlu Selver’den doğma 1949 doğumlu Hüseyin İnan haklarındaki işbu ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair

olan teklif Komisyonumuzca da benimsenmiştir.

II – Millet Meclisti metninin 1 nci maddesi, evvelâ tümü itibariyle ele alınmış ve bilâhara madde metninde sözü edilen hükümlüler hakkında ayrı ayrı oylanmak suretiyle görüşülmüş ve madde oylamaları sonucunda Millet Meclisi metninin 1, 2 ve 3 ncü maddeleri Komisyonumuzca da aynen kabul edilmiştir.

III – Teklifin Genel Kurulda öncelik ve ivedilikle görüşülmesi hususunda istemde bulunulması da karar altına alınmıştır.

Genel Kurulun tasviplerine arz olunmak üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile sunulur.

 

Başkan

Samsun

R. Rendeci

Sözcü

Eskişehir

Ö. Ucuzal

Kâtip

Ankara

Muhalifim

T. Cebe

Ağrı

Muhalifim

Söz hakkım saklı

S. Türkmen

Ankara

T. Kapanlı

Bursa

Ş. Kayalar

Hatay

M. Deliveli

Mardin

A. Bayar

Rize

O. M. Agun

Sakarya

M. Tığlı

Tokat

Karşıyım

Karşı oy yazım eklidir

Z. Betil

Tabiî Üye

Muhalifim

Şerhim eklidir

M. Ataklı

 

***

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’in ölüm cezalarına çarptırılması hakkındaki Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonunun raporuna muhalefet şerhi.

 

Büyük savaşlardan, özellikle büyük dünya savaşlarından sonra milletler her alanda derin bunalımlara

sürüklenmiştir.

Özellikleri kendisinden önceki büyük savaşlardan çok değişik, tepkileri o nisbetle ağır olan İkinci Dünya Savaşından sonra da gerek mağlûp milletler gerek galip toplumlar bu kural dışında kalamamıştır.

Teknolojik gelişmenin nedeni olarak da mesafeler çok kısalmış, dünya daralmış milletlerarası ilişkiler o nisbette yoğunlaşmıştır.

İkinci Dünya Savaşı dışında kalmış olmasına rağmen yurdumuzun jeopolitik durumu bizim de bu bunalımlardan sıyrılmamızı çok zor bir hale sokmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu zamanından başlıyan yenilenme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabaları, bütün iyi niyetlere rağmen kişisel ve zümresel çıkarlar yüzünden ve çeşitli zararlı akımlar tarafından engellenmiş, şeriatçı, ırkçı, ümmetçi, faşist, komünist düzen kurma eğilimleri ve bu gayelere ulaşmak için münferit ve ‘müşterek anarşist eylemlerle 12 Mart öncesine ve sonrasına gelinmiştir.

Tarihimizde iyi yöneticilerin gayreti, bütün engelleme gayretlerine rağmen, toplumdaki uyanışı ve gelişmeyi sağlamış, zaman zaman işbaşına gelen kötü idareciler ise bu hamlelerin yavaşlamasına, dünya devletleri arasındaki uygarlık mesafesinin daha da açılarak toplumun zararlı akımlar ve anarşiye açık hale gelmesine sebebolmuştur.

12 Marta nasıl gelindiğinin kişisel ve siyasal felsefelere uygun nedenleri gerçek durumu tam ve hakkıyle açıklamaya yetmez kanısındayım.

Bu duruma gelişte sorumlu ve sorumsuz kişi, kurum ve kuruluşların kademe kademe günahı vardır. Bu günahın en büyük payı yerimizi, kabul ettiğimiz siyasi felsefemizi biran için terk ederek vicdanlarımızın sesine kulak verdiğimiz zaman hiç şüphesiz yönetimi elinde bulunduranların, belirtileri ve tesbit edilen anarşist eylemleri zamanında alacağı tedbirlerle bertaraf etmemesi de ihmali olanlara düşer.

Bu kısa tahlile rağmen ben şu anda meselelerin derinliğe inilmesinde ve geçmişin enine boyuna eleştirilmesinde içinde bulunduğumuz şartlar nedeniyle yarar bulmuyorum.

Şu anda, adaletin tecellisinde Senato Genel Kuruluna rehberlik edecek olan Komisyonumuza büyük, ağır ve ciddî tarihî bir sorumluluk yüklenmiş bulunmaktadır.

Bu sorumluluğun idraki içinde olarak gelecek kuşaklara siyasi tarihe ve toplum hayatımıza örnek verecek bir karara varmanın zorunluğuna inanıyorum.

Bu inanç içerisinde yüksek askerî mahkemelerin Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında vermiş olduğu idam kararları hakkındaki görüşlerimi açıklayacağım.

Evvelâ şu hususu arz etmek isterim;

Yargı organlarının kararlarına saygı evvelâ Anayasanın, sonra adalete inancın gereğidir. Bu bakımdan kararları eleştirmek ne hakkımızdır ne de görevimizdir.

Bizim görevimiz Yüksek Mahkemenin vermiş olduğu kararın yerine getirilmesi halinde, sosyal ve politik huzur ve barışın teessüsündeki etkisi olacaktır.

Sosyal ve siyasal barışın gelecek kuşaklara ve bugünkü toplum hayatımıza bağışlanması için Meclisin şefkat ve merhamet duygulariyle hareket etmesinde yarar bulmaktayım.

Haklı olmak başka, âdil olmak başka şeydir.

Delikanlılığın vermiş olduğu pervasız mizaçla bu gençlerin suça kolayca itilmelerinin mümkün olduğu gerçeği karşısında dahi adam kaçırma, alıkoyma, banka soyma, araba çalma, yaralama gibi suçların bir siyasi maksat için işlemiş olmalarını haklı bulmaya imkân yoktur.

Suçludurlar, hukukun gereği cezaya çarptırılmıştırlar. Bütün bunlara rağmen bu gençlerin idamları düşündüğümüz huzurun sağlanmasında, demokratik rejimin kökleşmesinde ne derece etkili olacağını değerlendirmek güçtür.

Bu nedenle haklı olabiliriz ama âdil olacağımızdan şüpheliyim.

Yüksek mahkeme dahi bütün delilleri inceleyip, sorgularını da yaptıktan sonra idam, kararını verirken, kişisel görüşlerini mahfuz tutarak, tahfif sebeplerini kamu vicdanına tarihe ve Parlâmentonun takdirine terk etmiştir.

Yüksek mahkeme suça sebep olan tahriklerin hukukî nedenlerini, suçluların mahkemedeki davranışı yüzünden 51 nci maddenin tahfif yetkisine dayandıramadığı sosyal ve siyasal nedenlerine de girmeyi kendini yetkili görmediği için bu hakkın kullanılmasında bizler için vicdani bir rahatlık bırakmıştır.

Ne toplum anlayışı ne de ibreti müessire bakımından, mahiyeti itibariyle siyasi olan olaylar konusunda, ölüm cezası -müeyyidesinin istenen sonucu getirmediği ve etkinlik sağlıyamadığı, dünyadaki tartışmaları bir kenara bırakalım, ülkemizde do girişilen bunca uygulama ve deneylerle sabit olmuş bulunmaktadır.

Gerçekten de, bu türlü tatbikatın tartışması alabildiğine uzayıp gitmekte, kişiler kanaatlerini korumakta devam etmekte ve aynı zamanda aynı olaylar birbirini izlemektedir.

Bu nedenle en fazla millî huzur ve barışa muhtaç olduğumuz bu dönemde daha fazla husumet cepheleri yaratmaya çalışmamalıyız.

Haklı olsak dahi âdil olamamak şüphesi gayrikabili tamir sonuçlar doğurabilir.

İnsanların hayatlarını almanın korkutucu ve terbiye edici tesirleri yoktur. Bunlar etkin olsaydı, bu çeşit olaylar tekerrür etmezdi.

Yakın tarihimizde 27 Mayıstan sonra cereyan eden 22 Şubat, 21 Mayıs idamların korkutucu ve terbiyeci tesiri olsaydı vukubulmazlardı.

Otoriter ve totaliter rejimlerde siyasi suçlara karşı çok sert, demokratik rejimlerde ise daha insaflı ve merhametli davranılmaktadır. Demokratik rejimimizi sağlam temellere oturtmak için sarf edilen gayretlerin döneminde sosyal barışın şartlarından biri de insaflı ve merhametli olmaktır.

Hepimiz babayız, belki idamları istenen bu gençlerin yaşlarında çocukların sahibiyiz. Bir baba olarak, bu gençlerin ailelerinin ıstıraplarına da şefkat ve merhamet duygularımızı katık yapmalıyız.

Komisyonumuzun ve Senatomuzun 21 Mayıs olayından sonraki idam kararlarının infazı için göstermiş olduğu ağırbaşlı, davranışını bu olayda da göstereceği inancını taşımaktayım. Bu nedenlerle sayın komisyonumuzun infaz kararını onaylamıyacağı bu gençlerin hayatlarını bağışlıyacağı umudunu taşıyorum.

Bu umutla, yukarda arz ettiğim nedenlerle, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, haklarında verilen idam cezalarının infazında Sosyal ve Siyasal yarar görmediğim için komisyon kararma muhalifim. Arz ederim.

Mucip Ataklı

Cumhuriyet Senatosu

  1. B. G. Üyesi

KARŞI OY YAZISI

 

  1. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi; 9.10.1971 tarihinde, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin 1 nci fıkrasına istinaden ölüm cezasıyle cezalandırılmalarına karar vermiş ve bu karar, Askerî Yargıtayın 10.1.1972 tarihli kararı ile tasdik olunarak kesinleşmiştir.
  2. Konuyu incelerken kanaatimizce şu iki hususun dikkatle göz önünde bulundurulması gereklidir:
  3. a) Anayasamızın 7 nci maddesine göre (Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.)

132 nci maddesinin son fıkrasına göre de; (Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.)

  1. b) Anayasamızın 64 ncü maddesine göre ise, (Genel ve Özel af ilânına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir.)

Görülüyor ki; 7 nci ve 132 nci maddeler. Anayasamızın dayandığı kuvvetler ayrılığı prensibinin tabiî bir sonucu ve 64 ncü madde ise, bu prensibin bir istisnasıdır.

Bu hükümlere göre adları gecen üç hükümlü hakkındaki mahkûmiyet kararına konu teşkil eden fiillerin sabit olup olmadığını, sabit ise hangi suçları vücuda getirdiğini ve bu suçlara verilen cezaların kanunlara uygun bulunup bulunmadığım incelemek ve bir karara bağlamak bizim yetki ve görevimiz dışındadır.

Ortada Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan haklarında bir af teklifi de bulunmadığına göre bizim yetki ve görevimiz, bu üç hükümlü hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmesinin mi, yoksa yerine getirilmemesinin mi daha uygun olacağını incelemek ve kanun şeklinde bir karara bağlamaktan ibarettir.

  1. Adları geçen üç hükümlü hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmesinin mi, yoksa yerine getirilmemesinin mi daha uygun olacağını incelerken dikkatle göz önünde bulundurmak zorunluğunda olduğumuz hususlar genellikle şunlardır :
  2. a) Mahkûmiyet hükmüne konu teşkil eden ‘suç hangi fiillerden meydana gelmiştir?
  3. b) Bu fiililerin işlendiği zamanlardaki ortam nasıldır?
  4. c) Hükümlülerin, mahkûmiyetlerine konu teşkil eden fiilleri işlemelerindeki etkenler nelerdir?
  5. d) Hükümlüler nasıl kişilerdir?
  6. e) Türk toplumunun yararları açısından ve ceza verme ile güdülen amaç bakımımdan hükmedilen ölüm cezalarının yerine getirilmesi mi, yoksa yerine getirilmemesi mi daha uygun olur?

Şimdi, bu soruların cevaplarını vermeye çalışalım :

  1. a) Karara göre mahkûmiyet hükmüne konu teşkil eden suçu meydana getiren fiiller; aşırı solcu olmak ve aşırı solun yurtta, gerçekleşmesini sağlamak amacı gütmek, 29. 12. 1970 tarihinde otomobil çalmak ve iki polis memurunu görev yaptıkları sırada tabanca kurşunu ile yaralamak, 11.1.1971 tarihinde otomobil çalmak ve Türkiye İş Bankası Emek Şubesini soymak, 15.1.1971 tarihinde görev yapan bir polis memuru ile bir icra memurunun ve bir avukatın görev yapmalarına cebren mâni olmak, bunların ve bunlarla birlikte bir şoför, bir çilingir ve bir kapıcının hürriyetlerini tahdidetmek, 170 lira para, şapka ve hüviyet kartı gasbeylemek, 15.2.1971 tarihinde bir Amerikalı çavuşun hürriyetini tahdidetmek, 27.2.1971 tarihinde mesken masuniyetini ihlâl ve bir şahsın hürriyetini tahdidetmek ve otomobilini çalmak, 4 Mart 11971 tarihinde 4 Amerikalı çavuş ve erin hürriyetlerini tahdidetmek ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adını verdikleri bir gizli örgüt adına bildiri yayınlamak fiilleridir.

Bu fiillerin hepsi, kanunlarımıza göre ayrı ayrı birer suçtur ve mahkeme; bu suçların cümlesinin, Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin 1 nci fıkrasında yazılı olan ve ölüm cezasını gerektiren suçun icrai hareketleri olduğu kanısına varmış ve bu nedenle Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan haklarında ölüm cezasına hükmetmiştir.

Mahkeme; bu üç hükümlü vekillerinin, hâdisede cezanın hafifletilmesini gerektiren kanuni sebepler bulunduğu yolundaki müdafalarını da, hukukî unsurlardan mahrum bulunduğunu ve hukukî yönleri itibariyle kabule şayan görülmediğini belirterek reddettikten sonra aynen (bu detaylı eleştiri ve iddialar hakkında mahkememiz, kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi, kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.) denilmiştir.

Mahkeme; hâdisede cezanın azaltılmasını gerektiren takdirî sebepler bulunmadığı hakkındaki görüşünü de karar yerinde aynen şöyle ifade etmiştir :

(Türk Ceza Kanununun 59 ncu maddesinin tatbikine dair talepler, sanıkların mahkemedeki tutum ve davranışları itibariyle kabule şayan görülmemiştir.)

  1. b) Bu fiillerin işlendiği zamanlardaki ortanın nasıl olduğu ise 12 Mart 1971 tarihli muhtırada ifadesini bulmuştur.
  2. c) Her üç hükümlü; baştan sona bütün ifadelerinde, suç işlemelerine, o zamanlardaki ortamın da etkili olduğunu söylemektedirler.
  3. d) Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Anadolu’ nun birer köyünde 1947 yılında, Hüseyin İnan da Anadolu’nun bir kasabasında 1949 yılında doğmuşlardır. Her üçü de, okuma yolu ile hayata hazırlanma ve yetişme durumundadırlar.
  4. e) Suç işliyene ceza vermedeki amaç, sadece suç işliyeceklere etkili bir örnek vererek suç işlenmesini önlemek değil, aynı zamanda suçluyu toplum ve kendisi bakımından ıslah etmektir. Ölüm cezalarında, ilk bakışta hükümlünün ıslahı gibi bir amaç güdülmediği söylenebilir ise de, bu, mutlak olarak doğru sayılamaz. Aksi halde, Anayasamızın, yasama organına, ölüm cezalarını yerine getirme veya getirmeme hakkında karar verme yetkisi tanımasına, lüzum ve ihtiyaç kalmaz idi.

Bizim mevzuatımıza göre yasama organı tarafından ölüm, cezasının yerine getirilmemesine karar verilmesi halinde hükümlünün çekeceği ceza müebbet ağır hapis değildir. Zira, müebbet ağır hapis bir süre ile sınırlıdır. Ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar verilmesi, bizim kanunlarımıza göre hükümlünün, cezaevinde ömrü boyunca ağır hapis cezası çekmesi sonucunu doğurur.

Adları geçen üç hükümlünün bir sıra ve silsile halinde suçlar işledikleri ortadadır. Bu bakımdan savunulmaları imkânsızdır. Ancak yaşları, sosyal durumları ve suç işledikleri zamanlardaki ortam bakımından, haklarındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar vermek suretiyle, hayatla ilişkilerinin kesilmemesinin ve kendilerine düzelme ve toplumumuz için zararlı olmaktan kurtulma şansı verilmesinin daha uygun olacağı görüşüne varmış bulunuyoruz. Böyle bir lûtufkâr muamelenin toplumumuza zarar getirmiyeceğini de düşünebiliyoruz.

Hâdiseler, şüphesiz, vukua geldikleri zamanın şartları ile değerlendirilirler. Ancak, bâzı hâdiselerde ve bâzı şahısların suçlarında vukua geldikleri tarihlerde tesbit edilemiyen birtakım özellikler bulunduğunun sonradan fark edilebildiği de bir gerçektir. Anayasalar, Af Müessesesini bu zorunluktan ötürü kabul etmişlerdir. Anayasalar ,kabul edilmesi ve uygulanması bütün dünyada ciddî şekilde münakaşa edilen ölüm cezasının yerine getirilip getirilmemesine karar verme yetkisini, toplum ve hükümlü için bir teminat olarak yasama organına tanırlarken de aynı zorunluğu göz önüne almışlardır. Hükmü veren Mahkeme de; hâdisede cezanın hafifletilmesini gerektiren kanuni sebepler bulunmadığını söylerken, karar yerinde aynen (Bu detaylı eleştiri ve iddialar hakkında Mahkememiz, kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi, kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.) Demek suretiyle, şüphesiz aynı zorunluğu göz önünde bulundurmuştur.

Yukardan beri açıkladığımız nedenlerle Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan haklarındaki ölüm cezalarının yerine getirilmemesinin, toplumumuzun yararları açısından olduğu kadar bu üç hükümlüye, kendilerini düzeltme ve toplumumuz için zararlı olmaktan kurtulma şansı verme bakımından da daha uygun olacağı görüşündeyiz.

 

13 Mart 1972

Cumhuriyet Senatosu Tokat Üyesi

Zihni Betil

 

Muhalefet Şerhi

 

Anayasamızın 64 ncü maddesi, 132 nci maddeye rağmen bir istisnai hüküm olarak; mahkemeler tarafından verilip kesinleşen ve münhasıran ölüm cezalarında, infazın gerekli olup olmadığına dair son karar verme yetkisini kademeli olarak Türkiye B. M. Meclisine tevdi eylemiştir. Bunun istihdaf eylediği mâna: Bilhassa siyasi vasıfta olan ve siyasi amaçlarla işlenen fiillerin faillerine uygulanmak istenen ölüm cezalarının infazına memleketin ortamının ve Devletin âli menfaatlerinin müsaidolup olmadığının ve o anda takibedilen Devlet politikasına uygun veya aykırı düşüp düşmiyeceğinin düşünülmesine, müzakere edilmesine imkân verebilmek ve dolayısıyle failin varsa özel durumunu Yüce Meclislerin atıfet duygularına mazhar kılabilmek hedefine matuftur.

Bu husus mahkemece de T. C. K. Nun 51 nci maddesinin tatbik edilip edilemiyeceğinin münakaşasını yaptığı gerekçeli kararının beşinci bölümünün son sayfasında vazıh olarak ifade olunmuştur: (Mahkememiz 51 nci maddenin tatbikini talebeder istikametteki savunmalar karşısında kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi kamu vicdanına, tarihe ve T. B. M. Meclisinin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.)

İmdi, mevzuumuzda Yüce Meclisler, mazinin kusur ve sevaplarını bir kenara bırakarak ve fakat o zamanki Devlet organizasyonunun, yönetiminin, müesseselerinin ve faillere önderlik eden, onların hareketlerini tasvip ve tescil eyliyen motor niteliğindeki davranış ve mesuliyetlerini, gençliğin avare, istinatgâhsız, amaçsız, idealsiz, maalesef pejmürde durumunu tahlil, takdir ve değerlendirmekten müstağni mi kalacaktır?

Haddizatında faillerin fiillerini tasvibe mazhar kılmak veya hoşgörmek mümkün değildir, ama 1947 – 1949 doğumlu faillerin bu tarz fiillere iltifat etmelerinin, bu tarz ve istikamette yetişmelerinin mesuliyetini münhasıran faillerde bulmak da akla ve mantığa uygun düşmez.

Kaldı ki, ölüm cezası cezalar içinde ifratı temsil eder, ölüm cezasının ilgasına mâni olan husus cemiyete fayda temin eder bir fikir, bir ceza tarzı da değildir, bâtıl bir itikattır.

Bâtıla itikat, tab’ıma uygun olmadığından ve hiçbir ölüm cezasının infazının cemiyete fayda getirdiğine ve suçların azalmasını mümkün kıldığına kanaat sahibi bulunmadığımdan Komisyonun almış olduğu karara muhalifim.

 

Turgut Cebe

Ankara

 

***

 

http://www.telgrafhane.org/deniz-gezmis-yusuf-aslan-huseyin-inanin-idamlarina-cumhuriyet-senatosundan-uc-muhalif-mucip-atakli-zihni-betil-turgut-cebe-serdar-sahinkaya-yazdi/

YAKIN TARİH içinde yayınlandı | Tagged

Osmanlı şehzadesi Osman Ertuğrul

Osmanlı padişahı Abdülhamid’in torunu, şehzade Burhanettin Efendi’nin oğlu

“Ailemiz için çok kötü oldu ama, Türkiye kazandı. Ben Türk olarak doğdum, Türk olarak öleceğim. Atatürk, Türk halkı için çok iyi bir liderdi, muhteşem bir liderdi. Mustafa Kemal olmasaydı, İstanbul olmazdı. Memleketi kurtarmanın şekli, Cumhuriyet’i kurmaktı.”

“Ben dahil bütün Türkler Atatürk’e borçluyuz, vatanı o kurtardı, Cumhuriyeti kurmakla çok iyi etti, o olmasaydı Allah bilir ne olurdu, padişahlık, monarşi, hilafet, şeriat, hepsi geride kalmıştır, gençler laikliğe ve vatanın bütünlüğüne sahip çıksınlar”

2007 – cnntürk

MEŞHURLAR, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged

Nazım Hikmet Ran – Bizim bayramımız

nazım hikmet ran61

1 Mayıs’ı ilk defa 1922 yılında Moskova’da kutladım. 20 yaşındaydım. O zaman hava nasıldı, yağmurlu muydu veya güneşli miydi hatırlamıyorum. Ancak bu 1 Mayıs Bayramı’nın mutluluğu bende öyle taze ki, o gün havanın kapalı olabileceğini bile düşünmem mümkün değil.
Okuduğum üniversitede ülkemden yaklaşık 40 kişi vardı. Bayrama daha bir hafta kala gösteride söylemeye karar verdiğimiz şarkıları Türkçeye tercüme ettim; ezgilerini ezberledik. Sabah erken üniversite binasının önünde bizim gösteri kortejimiz oluşturuldu. O zamanlar Tverskaya olarak adlandırılan Gorkiy Caddesi (1), şimdiye oranla daha çok taş döşeliydi.
Kızıl bayraklar üzerinde birçok dilde 1 Mayıs sloganları yazılmıştı. Üniversitemizde onlarca milliyetten öğrenci öğrenim görüyordu.
İki saat bir yerde durduk, Kızıl Meydan’a giden korteje katılmak için kendi sıramızı bekledik. Farklı dillerde şarkılar söylüyorduk, fakat şarkılar herkese aynı yakınlıktaydı ve herkes her şarkıyı benimsemişti. Bunlar, dünyanın bütün halklarına ve emekçilerine mutluluk, özgürlük isteyen şarkılardı.
Öğleden sonra Kızıl Meydan’dan geçtik. Ben daha önce de buradan geçmiştim. Fakat o gün ilk defa Kızıl Meydan’ın sadece Rus tarihine değil, insanlık tarihine ait olduğunu anladım. Yürüyüş kortejinde ve Kremlin duvarı boyunca uzanan tribünlerde yerkürenin farklı ülkelerinden insanlar vardı. O gün ilk defa meydanın insanlarla dolu olduğunda ne kadar farklı bir hal aldığını gördüm.
Kızıl Meydan, boş olduğunda bile mimari uyumu sayesinde mükemmel ve haşmetlidir. Fakat meydan insanlarla dolduğunda, umut ve güvenle, şarkılarla ve bayraklarla gösterici seli yürüdüğünde her şey değişir. Sen kendin bu selin içinde bulunduğunda her şey değişir. Meydan, meydan olmaktan çıkar, kendi sınırlarını aşar. Çevresini kuşatan duvarlar, kuleler gözden kaybolur. Meydan okyanusu hatırlatırcasına uçsuz bucaksız olur.
O zaman 1 Mayıs sloganları nasıldı? Sözleri hatırlamıyorum, fakat insanlığı ölüme karşı yaşamak için, sefalete karşı mutluluk için mücadeleye çağıran sloganlar vardı.
Bu 1 Mayıs Bayramı günü üzerinden 33 yıl geçti. Yıllarca 1 Mayıs Bayramı’na Sovyetler Birliği’nde katıldığım gibi ülkemde de katıldım. Bana 1 Mayıs’ı Türk hapishanelerinde, poliste karşılamak nasip oldu. Fakat bu şartlarda 1 Mayıs Bayramı’nda bulunamasam da, hiçbir zaman ilk 1 Mayıs Bayramı’ndaki umutlarımı ve güvenimi kaybetmedim. Ben, her defasında 1 Mayıs geldiğinde gençleşirim.
1 Mayıs öncelikle bütün dünyadaki işçi sınıfının bayramıdır. İşçi sınıfı emekçi kitlelerinin içindedir. Ekmeğin içindeki maya, ateşin içindeki sıcaklık, kitabın içindeki kelime gibidir. Farklı ülkelerin halkları kendi tarihlerinin değişik dönemlerinden geçiyorlar. Fakat her yerde insanlık eşi görülmemiş bir hızla ilerliyor. Yeryüzünün bir bölümünde sosyalizm, komünizm inşa ediliyor, diğerinde insanlar kendi hakları, kendi ulusal bağımsızlığı için savaşıyor; her yerde, yerkürenin bütün bölümlerinde farklı sınıflara ait, farklı politik düşüncelere sahip hatta herhangi bir siyasi düşüncesi olmayan insanlar, tamamen vicdani sebeplerle barışı korumak için ellerinden geleni yapıyorlar.
İşçi sınıfı, bu mücadelede ilk sıralarda yer alıyor. İşçi sınıfı sosyalizmin ve komünizmin inşasında ilk sıralarda, çünkü bu onun tarihsel yönelimi. Demokratik hakların korunması için mücadelede ilk sıralarda, çünkü o kan ve kurban pahasına bu hakları kazandı. İşçi sınıfı, ulusal bağımsızlığı savunanlar arasında ilk sıralarda geliyor, çünkü o biliyor ki, ulusal bağımsızlık ezildiği sürece barış tehlikede olacaktır. İşçi sınıfı barışın koruyucuları arasında ilk sıralarda bulunur, çünkü savaşın yıktığı bu değeri kendi elleriyle yaratmıştır. İşçiler, hayatı yaratan, yoksulluğun ortadan kaldırılması için gerekli şartları hazırlayan sınıftır. İşçi sınıfı, her yerde ilericilik ve güzellik mücadelesinde ilk sıralardadır. Ve bu nedenle 1 Mayıs bayramı, sadece işçi sınıfının değil, en geniş halk kitlelerinin bayramıdır.
Bu yıl 1 Mayıs bayramı arifesinde insanlık çok iyi ve ümit verici haberler aldı. İnsanlık Sovyetler-Avusturya görüşmelerinin(2)başarılı sonuçlarını öğrendi. İnsanlık, Bandung şehrinde Asya ve Afrika ülkelerinin tarihi konferansının (3) gidişatını memnuniyetle takip etti. İnsanlık, nükleer savaş tehlikesine karşı Dünya Barış Konseyi’nin (4) bildirgesi etrafında birleşen milyonlarca kişinin devasa hareketliliğine tanık oldu.
Bugünlerde insanlık aynı zamanda kötü haberler de aldı: Birleşik Devletler’in saldırgan çevreleri savaş hazırlıklarına devam ediyor, genel barışı bozmak için her şeyi yapıyor; hidrojen ve atom bombası şantajını sürdürüyorlar. Batı Avrupa ülkelerinin parlamentoları, halkın iradesini görmezden gelerek, Paris Antlaşmalarını onaylıyorlar. (5) Türkiye’nin egemen çevreleri, Amerikalı sahiplerinin emirlerini yerine getirerek Arap ülkelerini parçalamaya çalışıyorlar. Amerikan ve Çan Kay Şek’in ajanları, içinde Bandung’taki konferansa gönderilen temsilcilerin olduğu uçak felaketini tertiplediler. (6)
Barışın düşmanları bir an bile sakin duramıyor. Fakat barışı isteyenler ve onun için mücadele edenler tam bir güven içinde. Her yıl barışın güçleri büyüyor ve kuvvetleniyor.
Barış taraftarlarının büyük hareketinin başlangıcını hatırlayalım: İnsanlık tarihinde benzersiz bu hareketin temeli 1948 yılında atılmıştı. O zaman bu girişimin sonuçlarından şüphe duyanlar hiç de az değildi. Fakat artık nükleer silahlara karşı tarihi Stockholm Bildirisi(7), barış fikrinin kudretli bir güç haline geldiğini gösterdi. Dünyanın her tarafından 500 milyondan fazla erkek ve kadın bu bildiriye imzalarını atmışlardı. Dünya Barış Konseyi, Berlin’den Barış Paktı kurulması fikrini desteklemeye halkları davet ettiği zaman, 600 milyon insan bu etkileyici davete karşılık verdi. Şu an güçlü bir yeni kampanyanın tam sonuçlarına hâlâ sahip değiliz. Bununla birlikte hâlâ sıradan insanların ekseriyetinin nükleer savaş kışkırtıcılarına “hayır” dediği açıktır. Dünyanın dört bir yanından gelen telgrafların kısıtlı dili şunları söylüyor:
| Birçok ülkede imza toplama kampanyası artık tamamlandı. Çin Halk Cumhuriyeti’nde bildirinin altına 400.505.997 kişi, Çekoslovakya’da 9.495.226 kişi, Arnavutluk’ta 873.04 kişi … imza attı.
| Diğer ülkelerde imza toplanmasına devam ediliyor. İtalya’da 7 milyondan fazla, Polonya’da 20 milyon civarında, Romanya’da hemen hemen 11 milyon, Macaristan’da 6 milyondan fazla, Bulgaristan’da 5 milyondan fazla, Avusturya’da 400 bin civarında, Finlandiya’da 250 binden fazla … imza toplandı.
| Asya halkları imza toplamada faal katılım sağladılar. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde bildirinin altına 4,7 milyon kişi, Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nde 609 binden fazla, Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nde 674 bin, Suriye’de 120 binden fazla kişi … imza attı.
| Sovyetler Birliği’nde imza toplama kampanyası başarıyla tamamlanıyor.
Barış yanlıları, birçok şanlı zafer kazandılar. Kore’de nükleer savaş çıkarmaya dönük korkunç plan boşa çıkarıldı ve Amerikalı saldırganlar ateşkes yoluna gitmek zorunda kaldılar. Barış savaşçılarının sesi Çinhindi’ndeki kirli savaşa son verme başarısına ulaşılan Cenevre’de duyuldu. İşte umutla ve güvenle geleceğe bakmamızın nedeni.
Ve şimdi, 1955 yılının Mayıs günlerinde insanlık iyi haberler için umutlanabilir. Avusturya ile devletler arası bir antlaşma imzalanmalıdır ve Avusturya diğer demokratik ve bağımsız uluslar arasında yerini alabilmelidir. Birleşmiş Milletler’de Çin Halk Cumhuriyeti’nin meşru haklarının tesisini talep eden yüz milyonlarca insanın ve bir dizi devletin dileği yerine getirilmeli. Diğer devletler, kitle imha silahlarının üretilmesi ve kullanılmasının yasaklanması meselesinde Sovyetler Birliği’nin çabalarına katılmalıdırlar, o zaman bu sorunun çözümü konusunda bir anlaşmaya varılacaktır. Birçok diğer iyi haberleri alabilir insanlık. Bunun için insanların iyi haberler alabilmesi adına bunca yıldır sürdürülen çetin mücadele kesintiye uğratılmamalı.
Bu yılın 1 Mayıs Bayramı’ndan sonra sağlam iradeli insanlar yeni bir enerjiyle mücadeleye devam edecekler. Yüz milyonlarca insan, Helsinki’ye kendi temsilcilerini göndererek dünya barışının korunması için bir kez daha iradelerini gösteriyor. Helsinki’deki barışsever güçlerin temsilcilerinin Dünya Konseyi tüm ilerici insanlığın birliğinin sembolü olacaktır.
Bu yılın 1 Mayıs Bayramı’nı Moskova’da kutlayacağım. O gün hava nasıl olacak, yağmurlu veya güneşli, soğuk ya da sıcak? Bunu önceden söylemek mümkün değil. Ama kar taneleri düşse bile, o gün benim için güneşli olacak. Hemen 33 yıl gençleşeceğim. Kızıl Meydan’dan göstericilerin korteji içinde geçeceğim. Bundan 33 yıl önce 1 Mayıs’ta karşılaştığım yoldaş-yurttaşlarım ile kaderimiz çok farklı. Kimi çoktan öldü, kimi Türkiye’de hapishanede, kimi kendi işinde gücünde, kimi mülteci. Fakat hayatta olanlar nerede olurlarsa olsunlar tıpkı 33 yıl önceki gibi yaşamı, mutluluğu, umudu, gerçeği ve barışı savunuyorlar.
Ve bu, 1 Mayıs’ı kutlayacak herkesi ilgilendirmektedir. İster Moskova’da Kızıl Meydan’da, ister dünyanın diğer şehirlerindeki meydanlar ve sokaklarda, ister kasabalarda ve köylerde olsun her yerde mutluluk ve barış iradesiyle birleşmiş olan emekçi halkın güçlü sesi duyulacak.

1- SSCB’nin dağılmasından sonra caddenin adı yeniden “Tverskaya” olmuştur.
2- Görüşmeler 12-15 Nisan 1955 tarihlerinde Moskova’da gerçekleşmiştir. Görüşmeler sonunda bir memorandum imzalanmış ve kamuoyuna ortak bir bildirge açıklanmıştır.
3- Görüşmelerde iki devlet arasında bir anlaşmanın imzalanması kararlaştırılmıştır. Görüşmelerde Avusturya, tarafsızlığına vurgu yapmış ve herhangi bir askeri birliğe katılmayacağını belirtmiştir.
Bandung Konferansı, 18-24 Nisan 1955 tarihlerinde Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya gelen ve Bağlantısızlar Hareketi’nin temellerinin atıldığı toplantıdır.
4-1950 yılında Varşova’da kurulan barış yanlısı anti-emperyalist örgüttür. İlk başkanı komünist fizikçi Frédéric Joliot-Curie olmuştur. Örgütün Türkiye’deki ayağı ise Barış Derneği’dir.
5-Paris Antlaşmaları, 23 Ekim 1954 günü ABD, Fransa, İngiltere, Batı Almanya, İtalya, Kanada, Belçika ve Lüksemburg arasında imzalanmıştır. Bu anlaşmalarla Federal Almanya için geçerli olan işgal statüsü sona ermiştir. Antlaşmalar, 5 Mayıs 1955 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Federal Almanya Cumhuriyeti egemenliğini kazanmıştır. 1954’teki antlaşma paketi, Federal Almanya’nın NATO’ya ve Batı Avrupa Birliği’ne üye olmasını mümkün kıldı. Antlaşmalara SSCB ve sosyalist blok sert bir şekilde karşı çıktı.
6-Hindistan Havayolları’na ait “Kaşmir Prensesi” isimli uçak, 11 Eylül 1955 tarihinde Bombay-Hong Kong-Jakarta seferini yaparken bomba patlaması sonucu Güney Çin Denizi’ne düşmüştür. Hedef, Çin Halk Cumhuriyeti Başbakanı Çu Enlay idi. Ancak bu sabotajdan kurtuldu ve Bandung Konferansı’na katıldı.
7- Stockholm Bildirisi, 1950 yılının Mart ayında Dünya Barış Konseyi’nin desteğiyle Fransız komünist fizikçi Frédéric Joliot-Curie tarafından başlatılan, nükleer silahların yasaklanmasını öngören bir girişimdir.

*********

SSCB’de haftalık basılan Novoe Vremya dergisinin 1 Mayıs 1955 tarihli 18 nolu sayısında yayımlanan yazı Türkiye’de ilk kez Teori Dergisi’nin bu ayki sayısında yayımlandı. Rusçadan emekli Albay Necdet Doluel tarafından çevrilen yazıyı Mehmet Perinçek yayına hazırladı.

****

http://www.aydinlikgazete.com/politika/nzim-hikmetin-bilinmeyen-1-mayis-yazisi-h87016.html

HAYATIN İÇİNDEN, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged

BİR KAHRAMAN KIRGIZ KADINI – KURMANCAN DATKA

Bu yıl, Kırgız tarihinde önemli bir yeri olan Kurmancan Datka’nın 200üncü doğum yıldönümü. Kurmancan Datka, Rus işgâli sırasında Kırgız toplumunun önderliğini üstlenmiş ve halkın bu dönemi en az zararla atlatmasını sağlamış bir bilge kadın.

Bu yıl, Kırgızistan, ulusal tarihinin önemli şahsiyetlerinden Kurmancan Datka’nın 200. doğum yılını kutluyor. 1811 yılında doğmuş olan Kurmancan Datka, kahraman ve bilge kişiliği ile Kırgızların kalbinde saygın bir yer edinmiş ve halkından “Datka” ünvanını almış bir halk önderi. “Datka” sözcüğü bir tür “General” anlamına geliyor ve saygın askerî veya sivil toplum önderlerine ünvan olarak veriliyor. Kurmancan Datka, Kırgız tarihinde bu ünvanı alan tek kadın.

Yaşam öyküsü

Kurmancan, tarihi Oş şehri yakınlarındaki Madı köyünde, Bargı kabilesinden orta halli bir çiftçi olan Mamıtbay’ın kızı olarak dünyaya gelmiş. Kurmancan’ı, henüz 17 yaşındayken, görücü usulüyle, kendisinden epey yaşlı olan Kul Seyit ile evlendirmişler. Kocasını ilk kez düğün günü gören Kurmancan, bu duruma tahammül edemediğinden, bir yıl sonra kocasını terk edip, baba evine dönmüş.

Çok genç olmasına rağmen, akıllı duruşuyla dikkat çeken, düşünmeden konuşmayan ve değerlerinden asla taviz vermeyen Kurmancan, bu niteliklerine güzelliği de eklenince, Hokand Hanlığının ünlü komutanı Alimbek Datka’nın gözünden kaçmamış.

O yıllarda, Altay Kırgızlarının lideri olan Alimbek Datka ile Kurmancan 1832 yılında evlenmişler. Bu evlilikten 5 oğlu ve 2 kızı olan Kurmancan’ın tam kocasının istediği gibi bir kadın olduğu, ona hep destek verdiği ve aldığı politik kararlarda adeta akıl hocalığı yaptığı biliniyor. Alimbek’in 1862 yılında bir suikaste kurban gitmesinin ardından, güneydeki Kırgızların başına geçen Kurmancan, en kritik dönemlerde bile dirayetli yönetim tarzıyla saygınlık kazanmış.

Alay Çariçesi


ocası öldükten sonra, Kurmancan etrafına “batur” denilen savaşçı gençleri toplamaya başlamış. Kısa bir süre içinde, 10000 “yiğit”den oluşan bir orduya kumanda eder hale geldiği söyleniyor. Böylece, Güney Kırgızistan’daki Alay bölgesinin idaresini eline geçirdiği gibi, otoritesini Buhara ve Hokand Hanlıklarına da kabul ettirmiş. Ancak, o yıllar, Rus İmparatorluğunun Orta Asya’ya yayıldığı ve büyük askerî olanaklarla yerel halkları kendisine bağladığı yıllar. Üstelik, Hokand, Hive ve Buhara Hanlıkları da birbirleriyle anlaşmazlık içinde. Böyle bir ortamda, Rus Birliklerinin bölgeye gelmesi tabii ki gecikmemiş ve Hokand Hanlığının işgal edilmesinin ardından, 1877 yılında, Ruslar, Kurmancan’ın yönetimindeki Alay vadisine ulaşmışlar.

Bu noktada, Kurmancan’ın siyasi yetenekleri ön plana çıkıyor. Çünkü, kadın lider, üstün Rus birlikleriyle savaşa girip halkını kırdırmak yerine, işgal güçlerinin komutanıyla uzlaşıp, barış içinde yaşama yolunu seçmiş ve General Skobelev ile bir anlaşma yaparak halkını güvence altına almış. 1907 yılında ölünceye kadar, tam 30 yıl Alay halkının başında kalan Kurmancan, Alay Kırgızlarının işgalden en az zarar görmelerini, daha kolay ve onurlu bir yaşam sürdürmelerini sağlayan lider olarak, bugün bile “Alay Çariçesi” diye anılıyor.

Bugün, Bişkek’teki ünlü Erkindik Bulvarı’nda ve tabii ki Oş’ta heykelleri olan Kurmancan Datka’nın resimleri de Kırgız banknotlarının ve posta pullarının üzerinde yer alıyor. Hakkında çok sayıda şiir ve türkü yazılmış olan Kurmancan Datka’nın hayatını anlatan bir kitap, 2002 yılında hem Kırgızca, hem de Rusça ve İngilizce olarak yayınlanmış. Kırgız ve Türk Üniversitelerinde de, bu kahraman Kırgız kadını hakkında araştırmalar yapılıyor ve bilimsel makaleler yazılıyor.

TARİH içinde yayınlandı | Tagged

BİBER GAZINDAN NASIL KORUNULUR?

Biber gazı deriden de etkili olduğu için öncelikle vücudun hiç bir yeri açıkta kalmayacak şekilde giyinmiş olmalısınız.
Eldiven, bere, atkı takmalı, giysi, içine hava geçirmeyecek şekilde sıkıca kapatılmalıdır.
Mümkünse, gaz maskesi en temel çözümdür.
Biber gazının etkisini en basit şekilde limonla azaltabilirsiniz. Limonu bir mendil ya da atkıya sıkarak nefes alabilirsiniz. Ayrıca limonu göze, burna sürebilir, limonun suyunu içebilirsiniz. Bu önlemler, öksürüğü ve yanmayı biraz olsun azaltacaktır.
Biber gazına maruz kalma ihtimaliniz varsa yanınızda mutlaka fazladan limon, sirke bulundurunuz. Herhangi olumsuz bir durumda, çevrenizde yardıma ihtiyacı olan kişiler mutlaka olacaktır. Gazdan az etkilenen kişiler, zor durumda kalan kişilere sakin bir şekilde müdahalede bulunmalıdır.
Aynı şekilde sirke de benzer bir etkiye sahiptir, limonun yanısıra kullanılabilir.
Yanan gözle kesinlikle ovuşturulmamalıdır. Ovuşturulan gözler biber gazıyla tahriş olur ve uzun süre düzelmezler. Gözyaşının akmasına engel olmayın, gözyaşlarıyla gözler yıkanacağı için bu durum yararlıdır.
Su içmek, yüzü, gözü su ile yıkamak doğru değildir. Su, deriye yapışan zehirli gazın gözeneklere girmesine neden olabilir.
Biber gazına maruz kalındığınızda gazlı havayı mümkün olduğunca teneffüs etmemeye çalışınız. Nefes almanız gerektiğinde ise yüzünüzü “temiz havaya” doğru dönerek nefes alınız.
Biber gazı cilt yoluyla da alınabildiği için en kısa sürede gaz bulaşan giysileri değiştiriniz.

HAYATIN İÇİNDEN içinde yayınlandı | Tagged

GÜNÜMÜZÜN DILI ILE MISAK-I MILLÎ

1
Birinci Madde: Osmanlı Devleti’nin özellikle Arap çoğunluğun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin kabulünde düşman orduları işgali altında kalan kısımlarının geleceğinin, halkının serbestçe beyân edecekleri oylara uygun olarak tayin edilmesi gerekir. Sözü edilen mütareke hattının içinde ve dışında din, ırk ve ülkü birliği bakımlarından birbirlerine bağlı olan, karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları besleyen, ırk ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin şartlarına saygı gösteren Osmanlı-İslam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tamamı, ister bir eylem ve ister bir hükümle olsun birbirlerinden ayrılamayacak bir bütündür. n
İkinci Madde: Halkı özgürlüğe kavuşunca oylarıyla anavatana katılmış olan üç sancak (Kars, Ardahan ve Batum) için gerektiğinde yeniden halkın ser best oylarına müracaatı kabul ederiz.
Üçüncü Madde: Batı Trakya’nın Türkiye ile yapılacak barışa kadar ertelenen hukukî durumunun belirlenmesi işi de, halkının özgürce beyân edeceği oylara uygun şekilde yerine getirilmelidir.
Dördüncü Madde: İslam hilâfeti ile saltanatın merkezi ve Osmanlı hü kümetinin başkenti olan İstanbul şehri ile Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü saldırıya karşı dokunulmaz olmalıdır. Bu esas mahfuz kalmak şartıyla Ak deniz ve Karadeniz Boğazları’nın dünya ticaretine ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte diğer bütün ilgili devletlerin müteffiken verecekleri karar geçerlidir.
Beşinci Madde: İtilâf Devletleri ile düşmanları ve bazı ortakları arasında yapılan antlaşmaların esasları çerçevesinde, azınlıkların hakları kom şu memleketlerdeki Müslüman ahalinin de aynı haklardan istifade etmeleri ümidi içerisinde tarafımızca benimsenip güvence altına alınacaktır. n Altıncı Madde: Millî ve iktisadî gelişmemizin imkânlarını elde etmek ve işlerin daha çağdaş ve muntazam bir yönetim ile yürütmesini başarabilmek için, her devlet gibi bizim de gelişmemizin şartlarının sağlanmasında tam bir özgürlüğe ve bağımsızlığa kavuşmamız, varlığımızın ve geleceğimizin ana ilkesidir. Bu sebeple siyasî, adlî, malî ve benzeri alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara (kapitülasyonlara) karşıyız. Belirlenecek borçlarımızın ödeme şartları da bu ilkelerle çelişmeyecektir. 28 Ocak 1336 (1920).

TARİH, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged

Kut’ül Amare Zaferi – Prof. Dr. İlber Ortaylı

TARİH, Uncategorized içinde yayınlandı | Tagged