Prof. Dr. Tevfik Özcan – ‘Aşiret, tarikat, etnik grup varsa demokrasi olmaz’

../..

Bugünün dünyasında demokrasi adına vahim bir tablo görüyoruz. Demokrasi nedir?

Demokrasi tanımı, en basit şekliyle “poliarchi”dir.Yani herkesin iktidarda pay sahibi olmasıdır. Demokrasi, öncelikle “temsili demokrasi” dediğimiz, yurttaşların temsilcileri aracılığıyla yönetime katılmasıdır. Buna “doğrudan demokrasi, yahut günümüzün ifadesiyle “Katılımcı demokrasi” eklenebilir. Demokrasi insanlık tarihinde bir birikimin ürünüdür. Demokrasiden söz edilebilmesi için, bir ülkede erişkin kabul edilen bütün yurttaşların kamu hayatına katılabilir olması ve öncelikle de eşitliğin sağlanması gerekir.
Hangi anlamlarda eşitlik?

Kanun önünde eşitlik sağlanmalıdır. Demokratik yönetim için Antik Yunan’da MÖ 510’da Cleisthanes‘in reformlarıyla getirilen demokraside görüldüğü üzere, öncelikle yasalarla idare edilen ve farklılıkları azalmış, yani türdeş bir toplum modelinin mevcudiyeti gerekir. Bu yüzden, yasalarla yönetim anlamına gelen cumhuriyet demokrasinin ön koşuludur.

Farklılıkları azalmış derken cemaatlerin, feodal ağaların, etnik toplulukların olduğu toplum düzeninde demokratik bir rejim kurulamaz mı?

Krallık ve aristokrasi dönemi Atina’sı kabileler konfedarasyonu halindeydi. Böyle bir toplumda, toplumsal bütünleşme beklenemez. Önce bireyler toplumu olarak tarif edilmesi ve cumhuriyet rejimi gerekir. Demokrasi olabilmesi için, yurttaşlık ve kanun önünde eşitlik dışında, insanların kamusal hayatta anlamlı kılınmasını sağlayan başka özellikler kullanılmamalıdır. Etnik kimliklere, dinsel aidiyetlere, cemaatlere göre insanlar sınıflanıyorsa, ki her bir tarikat, her bir etnik grup bir iç hiyerarşi demektir, böylesi iç hiyerarşilerin olduğu, toplumsal türdeşliğin oluşmadığı bir ülkede demokrasinin koşulları yoktur.

Tarikat ya da aşiret yapısında mutlaka iç hiyerarşi var mıdır?

Bir etnik grubun sınıfsal farklılaşması yoksa, bir iç hiyerarşi mutlaka vardır. Bir marabayla, bir aşiret reisinin ya da feodal beyin eşitliği söz konusu değildir. Böyle bir toplumda işletilebilir bir demokrasi olmayacaktır. Fransız İhtilali alt sınıflara dayandığı için demokrasi için bir erken deneyim oluşturmuştur. Kanun önünde eşitlik öncelikle temel bir hareket noktasıdır. Demokrasi ilerlediği ölçüde bu ilerleme iktisadi eşitlik istemiyle yürümüştür. Kanun önünde eşitlik ve görece kültürel türdeşlik oluştuktan sonra, görünür hale gelen farklılaşma, sınıf farklılaşmasıdır. Bu demokrasinin başlı başına itici gücüdür.

Örgütsüz toplum
Demoratikleşmeyi ilerleten unsur da sistemden dışlanan ya da dışlandığını düşünen alt sınıfların, daha fazla hak talebiyle gerçekleşen bir gelişmedir. 1871 krizinden sonra kapitalist toplumların dokusu değişti ve birey toplumu olmaktan çıkarak kitle toplumlarına dönüştü. Kitle toplumunda demokrasiyi güvenceye alan tek şey, o kitlenin, başta sendikalar ve emekçi sınıfların partileri olmak üzere, toplumsal örgütlülüğe sahip olmasıdır. Nitekim Avrupa’da 1980’e kadar batı dünyasında, bizde de öyle, sosyal refah devletiyle birlikte gelişen 20. yüzyıl demokratikleşme modeli, böyle bir kamusal örgütlülüğü sağlayabilmiş çalışan sınıfların başarısıydı.1980 sonrasında neo-liberalizmin zaferiyle birlikte, çalışan sınıfların ağırlıklarının ortadan kalkması neticesinde, şu an toplum siyasal bakımdan kuru kalabalık durumuna indirgendi. Örgütsüz olan böyle bir toplumdaki demokrasi aslında bir tiyatrodur.

Afganistan, Irak, Libya’ya demokrasi götürüldü, şimdi de Suriye!

Demokrasi hiçbir topluma götürülemez. Hiçbir yabancı kuvvet başka bir ülkenin toplumunun iyi yaşamı için harekete geçmez. Şimdi yapılan, demokrasiyle perdeleyerek doğal kaynakları yağmalama işidir. Bu ülkelerde, meşruluk dayanağı yeterince güçlü olmayan, iyi niyetle idare etse bile, bu niyetini dışa gösterebilme ve ikna kabiliyeti zayıf olan rejimlerin, aşağıdan bir ayak takımı hareketiyle devrilmesi girişimidir. Irak’ın ise açık, çıplak bir askeri kuvvetle ezilmesidir.

Neden demokrasi kavramını çürütüyorlar?

Yapılan, meşru bir kavramın kötüye kullanılmasıdır. Kavramın sihrinden gelen bir şey. Toplumların bugünkü temel sıkıntısı, “demos”u olmayan demokrasilere dönüşmesidir. Kitle iletişim aygıtlarının ekonomi politiği bunu sağlamıştır. Bugün iki üç sermaye grubu, küresel iletişim aygıtlarının tamamına sahiptir. “Agenda setting” denilen, medyanın inşa ettiği gündemler çerçevesinde insanlar düşündürülmektedir. Buna karşı çıkan aydın ve halk kesimleri muhakkak vardır. Ama bunlar sessiz hale getirilmiştir. Hatta bazı durumlarda, haklı fikirlerin sahipleri sessiz çoğunluk halindedir. Dolayısıyla böyle bir halksız demokrasiyi yürütebilmenin temel gereci, bilgi tekeline sahip olmaktır. Bilgisayarla oy kullanmalar, oy değerlendirmeler, siber demokrasi, kulağa çok hoş gelmekteyse de, hepsi yazılım şirketlerinin egemenliği altındadır.

Allanmış pullanmış demokrasi
Tercih etmemiz gereken, bildiğimiz klasik usullerle temsili demokrasinin tekrar inşası olmalıdır. Yeni bir moda olan demokrasi tanımı, ‘katılımcı demokrasi’dir. Bu modelde NGO, yani hükümet dışı sivil toplum örgütleri ve platformlar vardır. Toplumsal problemlerde rol kapmaya çalışırlar. Ancak bu aldatıcı bir görüntüdür. Çünkü küresel iletişimin sahibi çok uluslu şirketler ile, bunların temsilcisi olup dünya sistemini yöneten siyasal organizasyonlar, bu kuruluşları sadece fon müziği olarak kullanmaktadır. Pratikte hiçbir karar sürecinde etkili olamazlar. Günümüzde kitle toplumu plebisiter demokrasi ile yönetilmektedir. Plebisiter demokrasi allayıp pullayıp halka kendi idamını dahi onaylatabilir.

Tekelci sermayenin hakim olduğu bir dünyada, demokrasiden teoride ve pratikte kopulduğu görüşüne ne dersiniz?

Demokrasi meşruiyet için değerli bir kavram olduğu için kimse cepheden demokrasiye saldırmaz.

Nozick oligarşi savunucusu
Fakat neo-liberalizmin akıl hocaları olan filozoflara baktığımızda hepsi, liberalizm karşısında demokrasinin ölümünü açıkça veya örtülü olarak ifade ederler. Bunlar popüler yayınlarda değil ama akademik yayınlarda görülür. 1950’lerden itibaren Milton Friedman, “Demokrasi iyidir ama…” diyerek, yani öyle bir demokrasi olacak ki iktisadi eşitliği sağlama konusunda hiçbir planı olmayacak. O durumda zaten demokrasiyi yaşatamazsınız. Keza Friederic Hayek aynı bakış açısına sahiptir. Robert Nozick ise, sermaye sahipleri azınlıkta olduğu için, demokrasiyi kölelikle eşitlemiş ve azınlığın çoğunluğa köle olması olarak kabul etmiştir. Nozick, resmen oligarşiyi savunmaktadır. Bu düşünürler Amerikan sisteminin, dolayısıyla dünya sisteminin en önemli akıl hocaları.

Tekelci kapitalizmde sermaye sahipleri liberalizme taraftardır. Liberalizm mülkiyet hakkının dokunulmazlığı üzerine temellenir. Demokrasi ise kanun önünde eşitlikten başlayarak, her türlü eşitsizliğin giderilmesi yönündedir. Bu ikisi birbirine uyumlu programlar değildir. Türkiye’de, şu anda temsil kabiliyeti olan kesimler, sermaye ile ona yakın olan kesimlerdir. Bunların tarif ettiği demokrasi, hiçbir zaman demokrasi değildir. Yaptıkları, demokrasinin sihirli kavramını kullanmaktan ibarettir.

Rejimler halkları yönetebilmek için otoriterleşmeye doğru mu yönelecekler?

Jean-Claude Paye, hukuk devletinin sonu diye yazdığı kitapta son dönemde hukukun üstünlüğü yönünde dünyadaki kötüye gidişi değerlendiriyor. Biz ülkemiz hakkında bu konuda çok konuşuyoruz ama dünya da kötüye gidiyor. Dünya küreselleşirken, gelişmiş ülkeler içe kapanıyorlar. 11 Eylül olaylarının arkasından çıkarılmış olan Patriot Act 1 var ve ikincisi de gündemde. Burada Nazi dönemindeki bir kavram ortaya atıldı. “Düşman Ceza Hukuku”. Bu şu demek: Ülke içinde siyasal rakipler ve muhalifler, ki bu Türkiye’deki fotografa da çok uyuyor, halk düşmanı olarak tarif ediliyor artık.

Yani Silivri fotografını mı kastediyorsunuz?

Evet. Ceza hukukunda suçun önce maddi unsuru vardır. Basından izlediğim kadarıyla, ortada iddia edilen suçlara ilişkin girişime delalet edecek hiçbir maddi vak’a mevcut değil. Sadece mişli mışlı gizli tanık beyanları, bir takım haberleşme kayıtları, telefon dinlemeleriyle devasa bir davalar dizisi yürümektedir.

Yani şimdi burada, bir bakıma “Düşman ceza hukuku” mu yürürlükte? Silivri’de hapse atılanları birer iç düşman mı ilan ediyorlar?

“Düşman ceza hukuku” konseptine göre, tabii ki “iç düşman” ilan ediyorlar. Guantanamo’da, özellikle Amerikan ve İngiliz vatandaşlarına da aynı muamele yapıldı.

‘Ulusalcı olmak evrenselliğin kendisidir’
Ulusalcı olmak da bazı kesimlerce bir suçmuş gibi algılanıyor. Bunun sebebi ne?

Sokrates’in savunmasına, Perikles’in cenaze söylevine kadar gidebilirsiniz. Evrensel değeri olan bütün insanlar, dünyanın eşiti olan bir toplumun mensubu olmayı arzu ederler. Ulusalcı olmak dünyanın başka ülkelerinin vatandaşlarıyla eşit olmanın birinci adımıdır. Eğer demokratik bir sistemde doğru temsil edilen egemen bir devletimiz varsa, başka dünya insanlarıyla eşitlenmiş oluruz. Bu insan onurunun gerektirdiği eşitliktir. Ulusalcı olmak bu anlamda evrenselliğe karşı değil, bizatihi evrenselliğin kendisidir. Bunun alternatifiyse, sömürge olmaya evet demektir. Bu kadar nettir.

../..

Kaynak : Aydınlık Gazetesi – 13.02.2012

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı POLİTİKA içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.