Dr.Doğu Perinçek – MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM

DOĞU PERİNÇEK – 20.YÜZYIL DEVRİMLERİNİN TUNÇ KANUNU: VATAN SAVUNMASI

Çağımızda bütün devrimler vatan savunmasında oldu.

Emperyalizm çağında, bütün devrimler, emperyalizme karşı vatan savunmasında gerçekleşmiştir.

Osmanlı sultanlığını yıkan Türk Devrimi, İstiklâl Savaşı’nın içinde oldu.

Çin Devrimi, Japon ve ABD emperyalizmine karşı vatan savunmasının ürünüdür.

Yugoslavya, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan ve Romanya’da sosyalist devrimler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki vatan savunmasının meyvesidir.

Kore, Vietnam, Laos, Kamboçya devrimleri, Fransız ve ABD emperyalistlerine karşı vatan savunması düzleminde oldu.

Küba Devrimi, yine ABD emperyalizmine karşı mücadelenin ürünüydü.

Cezayir’in kurtuluş savaşından Afrika ülkelerinin bağımsızlık savaşlarına kadar Mazlum Milletlerin bütün devrimleri vatan savunmasının ürünüydü. Bugün Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika’daki devrimci çabaların hepsi, yine ABD emperyalizmine karşı vatan savunmasıdır.

Sovyet Devrimi istisna değil

Sovyet Devrimi de istisna değildir. Teori’nin bu sayısında Yıldırım Koç arkadaşımızın bütün kanıtlarıyla anlattığı üzere, 1917 Ekiminde Bolşeviklerin iktidara gelmesinin en önemli nedenleriden biri, Rusya’nın birliğini korumaktı.

Bolşevikler, Rusya’yı birleştirebilecek tek güç oldukları için hem Rus milletinin hem de çeşitli milliyetlerin desteğini aldılar ve devrimi başardılar.

Devrimin kendisi emperyalizme karşıydı. Yıkılan Rus Çarlığı da emperyalist-feodal bir imparatorluktu. Emperyalizmin ve feodalizmin tasfiyesi, milli demokratik devrimin görevidir ve vatan savunmasıdır.

Kaldı ki, Sovyet Devrimi, 1917 Ekim ayında bitmedi, başladı. 1918-1921 yıllarındaki İç Savaş, aslında bir vatan savunması savaşıydı. Yıldırım Koç’un belirttiği gibi, emperyalist devletlerin Sovyet Rusya’ya askerî müdahale ve saldırısında cepheye sürülen İngiliz, Fransız ve ABD birliklerinde toplam 310 bin asker ve subay savaşıyordu. Bu emperyalist devletlerin denetimindeki diğer ülkelerin 600 bin askeri de, Sovyet Rusya’yı yıkmak için Çarlık kalıntısı gericiliğin yanında savaşa girdi. Emperyalist devletler 1918-1920 yıllarında toplam bir milyona yakın askerini Sovyet Rusya’ya karşı savaşa soktular. Sovyetler Birliği, böylece bir vatan savunmasıyla kuruldu.

Sovyetler Birliği’nin varlığını sürdürmesi de vatan savunmasıyla oldu. 1941 yılında bu kez Hitler emperyalizmi Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Sovyetler Birliği, Nazi işgaline karşı Stalin’in önderliğinde dört yıl “Sovyet Anavatanını Savunma Savaşı”yla varlığını korudu ve aynı zamanda bütün insanlığın Nazi saldırganlığından kurtarılmasında belirleyici oldu.

Sovyet Devrimi, yalnız Rusya ve diğer Sovyet cumhuriyetleri açısından değil, bütün Mazlumlar Dünyası ve vatan savunmaları için de bir kale oluşturdu. Türkiye’nin İstiklal Savaşı, Hindistan’ın İngiliz sömürgeciliğinden kurtulması, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Doğu Avrupa devrimleri, Çin Devrimi ve diğer kurtuluş savaşları Sovyet Devrimi’yle dayanışma içinde gerçekleşti.

Çağımız öncelikle milli demokratik devrimler çağıdır. Emperyalizmden kurtulmak, milletin ve vatanın oluşması, bu çağın en önemli süreçleridir. Sosyalist devrimler, kapitalizmin az geliştiği ülkelerde gerçekleşmesi nedeniyle, büyük ölçüde demokratik devrim görevlerini yerine getirmiş ve hatta bazı ülkelerde kapitalizme geri dönüşle sonuçlanmıştır. Sovyet Devrimi, bu açıdan çağımızın bu özelliklerini kanıtlayan bir tecrübedir.

Lenin, Menşeviklerden ve diğer sözde sosyalistlerden farklı olarak, Rusya’da devrimin demokratik karakterde olduğunu saptamıştı. Devrimin temel hedefi, feodal-emperyalist Çarlığı yıkmak ve cumhuriyeti kurmaktı; Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise emperyalist savaşa son vermekti. Buna uygun olarak devrim, işçi-köylü ittifakı ekseninde gerçekleşecekti. Bu aşamada program, özel mülkiyetin kaldırılması değil, toprak reformuyla yaygınlaştırılmasıydı.

1917 Şubat Devrimiyle Çarlık yıkıldı ve cumhuriyet kuruldu. Ancak demokratik devrim görevlerinin yedi ay içinde tamamlanması mümkün değildi.

1917 Ekim Devrimi’yle kesintisiz olarak sosyalist devrime geçiş görevi gündeme geldi. Ancak Lenin, sosyalist devrim görevleri ile demokratik devrim görevlerinin iç içe geçtiğini, iki devrim arasında “Çin Seddi bulunmadığını” belirtti. Nitekim Devrim, 1921 yılındaki Yeni Ekonomi Politikası (NEP) programıyla bir süre için “kapitalizmin gelişmesine” olanak tanıdı; burjuvaziyi geliştirdi. 1929 yılına gelindiği zaman, yani Ekim Devrimi’nden 11 yıl geçmiş olmasına rağmen, daha hâlâ kırsal alanda kolektif mülkiyete geçilmemişti; hatta zengin köylüler korunmuştu.

1929 yılında kolektifleştirmeye geçilmesi dahi, Komünist Partisi tarafından olağanüstü gerekçelerle açıklandı. Sovyet yönetimi, o zaman Bolşevik program ve anlayışına göre, tarımda kolektifleştirmenin zamanının gelmediğini belirtiyor, ancak olağanüstü nedenlerle erken bir kolektifleştirmenin başladığını belirtiyordu. Bu olağandışı uygulama iki nedenle açıklanıyordu. Birincisi, yeni bir dünya savaşının yaklaştığı koşullarda tarımdan elde edilecek üretim fazlasıyla hızla sanayileşme ve silahlanmanın zorunlu olmasıydı. İkincisi, zengin köylülerin şehirleri açlıkla tehdit etmesiydi.

1936 yılına gelindiği zaman, yani Ekim Devrimi’nden yaklaşık 20 yıl sonra Stalin, kolektif mülkiyete geçişin esas olarak tamamlandığını belirtti.

Daha sonra bilindiği gibi, 1950’lerin sonlarından başlanarak Sovyetler Birliği kapitalizme geri dönüş sürecine girdi ve bu süreç 1990 yılında kapitalizmin ilanıyla sonuçlandı.

Geri dönüş olgusu, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşu yolunda alınan mesafeyi gösterir. Devrim, büyük ölçüde milli demokratik devrim görevlerini yerine getirmişti ve sosyalizm yönünde atılan adımlar da sınırlıydı. Her ne kadar 1936’da kolektif mülkiyete geçişin tamamlandığı ilan edilmişse de, kapitalizmin bölüşüm ilkesi olan emeğe göre bölüşüm devam ediyordu ve ihtiyaca göre bölüşümün (Komünizm) uygulanması için gerekli koşullara yaklaşılmamıştı bile. Komünist Partisi önderliği içinden çıkan Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov türünden kapitalizm yolcusu liderler, parti ve devlet yöneticileri içinden bir devlet burjuvazisi oluşmasının başını çektiler ve bu sınıf, Sovyetler Birliği’ni kapitalizme sürükledi.

Kapitalizme geri dönüş olgusu da, Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin temellerinin ortadan kaldırılmadığını, yani demokratik devrim ile sosyalist devrimin iç içe olduğu bir aşamadan geçildiğini ortaya koymuştur. Nitekim geri dönüş sürecinin tamamlandığı 1990 yılından sonra Sovyetler Birliği iki kez parçalanmış ve sık sık vurgulandığı üzere “bir Üçüncü Dünya ülkesi” konumuna düşmüştür. Bu konum yalnız toplumsal-ekonomik koşullar açısından değil, aynı zamanda emperyalizmin tehdidi açısından da geçerlidir.

Sovyetler Birliği, 1960 sonrasında ABD emperyalizmi merkezli baskı ve saldırılara karşı kendini savunamadığı için dağılmıştır. Dağılmasıyla birlikte vatan savunması Rusya’nın gündemine oturmuştur. Rusya, vatan savunmasına yan çizen, ülkeyi ABD emperyalizmine açan Gorbaçov-Yeltsin döneminde iki kez parçalanmıştır; ancak daha sonra Putin’in vatan savunması siyasetiyle toparlanmaya başlamıştır. Bu tecrübe de göstermektedir ki, Rusya Ekim Devrimi’nden bugünlere kadar uzanan ve devam eden bir vatan savunması çağı yaşamaktadır. Bunun toplumsal ekonomik nedeni, Rusya’nın kapitalizmin yeterince gelişmediği bir köylü ülkesi olması ve sosyalizmin sanayileşme ve demokratikleşme yönündeki olağanüstü başarılarına rağmen, bu dönemi henüz tamamlamamış olmasıdır. Siyasal nedeni ise, çok milliyetli Rusya’nın henüz milletleşme çağını arkada bırakmamış olmasıdır. Bu gerçekler bugün Rusya’da komünist adıyla kurulan partiler tarafından da kabul edilmektedir. Örneğin bu partilerin en büyüğü olan Zuganov’un önderliğindeki Rusya Federasyonu Komünist Partisi, Rusya’nın önündeki görevi milli demokratik devrim olarak tanımlamaktadır.

20. yüzyılın Rusya ve Sovyetler Birliği tarihine toplam olarak baktığımız zaman, sürece esas olarak millî demokratik devrim olgularının damgasını vurduğunu saptıyoruz. Lenin ve Stalin de, bu gerçeği önemli ölçüde saptadılar. Ancak onlar bizim yaşadığımız tecrübeleri görmediler ve teorileştirme fırsatı bulamadılar. Lenin 1924, Stalin 1953 yılında öldü ve daha sonra Sovyetler Birliği’nin kapitalizme geri dönüş süreci yaşandı. Lenin ve Stalin, kolektif mülkiyete geçişin esas olarak tamamlanmasından sonra kapitalizme geri dönüşün olduğunu yaşamadılar. Hatta Stalin, 1936 yılında artık kapitalizme geri dönüş tehlikesinin kalmadığını ilan etmişti. Oysa sürekli olarak “sosyalizm yıkıcılarına ve vatan hainleri”ne karşı uygulamalarda bulundu. Geri dönüş tehlikesinin varlığı bu uygulamalarda da kendini gösteriyordu. Ancak teori bu gerçeği görmezden geliyordu; başka deyişle yanlıştı.

Stalin, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Rus vatanseverliğini güçlendiren bir sanat yaratıcılığı ve propaganda kampanyası açtı. Ünlü film yönetmeni Eisenstein, Aleksander Nevski ve Korkunç İvan gibi eski Rus çarlarının vatanseverliğini dahi bir tarihsel miras olarak değerlendiren olağanüstü filmleri o dönemde çevirdi. Savaş sırasında Stalin, “Anavatan Savunması” yapan Rus askerlerine “Kuduzov’un askerleri” diye sesleniyordu. Kuduzov, Napolyon’un istilasına karşı savaşan bir Çarlık generali idi. Lenin’in önderliğinde devrim yapan bir parti, halkı Aleksander Nevskilere, Korkunç İvanlara, Kuduzovlara gönderme yaparak vatan savunmasına seferber ediyordu.

Rusya’yı Bolşevik Partisi iktidara gelerek birleştirmişti. O İç Savaş, Rusya’yı birleştirme, hatta Sovyetler Birliği’ni kuran cumhuriyetleri birleştirme savaşıydı. İkinci Dünya Savaşı’nda o birlik, yine Sovyet iktidarı sayesinde korundu. Bolşeviklerin iktidarı kaybettiği 1960 sonrası süreçte bir devlet sınıfı oluştu ve Sovyetler Birliği dağıldı. Devrimin birleştirdiği Rusya, devrimini yitirince birliğini de kaybetti.

Aynı gerçeği Doğu Avrupa devrimlerinde görüyoruz. Doğu Avrupa devrimlerinin hepsi, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi ve Faşist istilalarına karşı vatan savunmasında gerçekleşti. Doğu Avrupa ülkelerini devrimler birleştirdi. Fransız, İtalyan ve Yunan komünist partileri de vatanlarının Nazi işgalinden kurtuluşunda önder roller oynadılar; ancak uluslhararası güç dengeleri yüzünden iktidara gelemediler.

Çağımıza baktığımız zaman, yalnız Rusya’nın değil, Çin, Türkiye, Yugoslavya, Çekoslavakya, Vietnam gibi ülkelerin hep devrimle birleştirildiğini ve emperyalist işgallerle bölündüklerini görüyoruz. Çağımızda devrim, vatanı birleştiriyor. Karşı devrim ise, vatanı parçalıyor. Bu olgu da gösteriyor ki, devrim vatanın birliği ve millî devlet içindir. Karşı devrim ise, vatanı parçalamak ve millî devleti yıkmak içindir.

19. yüzyılın devrim teorisi 20. yüzyılda geçersiz
Sovyetler Birliği, Çin, Yugoslavaya ve benzeri örneklerde, vatan savunması ile sosyalizmin kurulması ve savunulması iç içe geçmişti. Sosyalizm, çağımızda ancak vatanı savunarak kuruluyordu ve ancak vatanı savunarak varlığını sürdürebiliyordu. Lenin ve Stalin, bu gerçeğin teorisini de yaptılar. Marks’ın 19. yüzyıldan kalma devrim teorisi, emperyalizm çağında artık geçerli değildi. Lenin, bu gerçeği saptayarak, Marks’ın Avrupa merkezli 19. yüzyıla ait devrim teorisinin yerine çağımızın devrim teorisini geliştirdi. Lenin’in devrim teorisini Asyalılaştıran ve Ezilen Dünya zeminine daha tutarlı oturtan ise, pratiğiyle Mustafa Kemal Atatürk, pratik ve teorik boyutlarıyla Mao Zedung olmuştur. Dünyanın Ezenler ve Ezilenler kampına ayrılmasını esas alan ve devrimin çağımızda emperyalizmden kurtulmak anlamına geldiğini saptayan bu teorunun doğruluğu, 20. yüzyılın bütün devrim tecrübeleriyle kanıtlanmıştır.

Marks, devrimin 19. yüzyıl koşullarında gelişmiş kapitalist ülkelerde olacağını saptamıştı. Üretim ilişkilerinin toplumsal karakteri ile mülkiyetin özel karakteri çelişiyordu. Üretim büyük işletmelerde toplu olarak yapılıyor, fakat artıdeğer, yani kâr özel sermaye sahibinin oluyordu. İşçi ücretlerinin ve diğer emekçi gelirlerinin belirlediği talebin kısıtlı olması, üretilen malların bir kısmının elde kalmasına, yani bir üretim fazlasına yol açıyordu. Sistemin krizini derinleştiren olgu buydu. Bu çelişmeyi özel mülkiyet, rekabet ve kâr sistemi içinde çözme olanağı yoktu. Kriz, kaçınılmaz olarak sosyalist devrimlere yol açacaktı. Devrim, ülkenin işçi sınıfı ile burjuvazisi arasındaki sınıf mücadelesinin ürünü olacaktı. Ancak işçi sınıfının tek ülkede burjuvaziyi altetme olanağı yoktu. Bu nedenle devrim, bütün Avrupa kıtası işçi sınıflarının uluslararası birliğini ve dayanışmasını (Enternasyonal) gerektiriyordu. Buna rağmen Marks, 19. yüzyılda demokratik devrimlerin devam ettiği ortamda, Polonya’nın vatan savunmasını ve hatta 1871’de Almanya’nın birliğini destekledi. Ancak bütün Avrupa kıtasında gerçekleşeceği varsayılan uluslararası sosyalist devrim ile tek tek ülkelerin vatan savunmaları yan yana gidiyordu. Komünist Partisi Manifestosu’nda işçi sınıfının ulusallaşarak bütün ulusun hakim sınıfı haline geleceği belirtiliyordu. Hemen arkasından gelen cümlede ise, işçi sınıfının vatanı olmadığı belirtilmişti. Marks’a göre, işçi sınıfı ancak ulusallaşarak iktidara gelebilirdi, ancak bu iktidar mücadelesini vatan sınırlarını aşan bir uluslararası dayanışmayla başarıya ulaştırabilirdi. 1848 yılındaki bu saptama dahi, 19. yüzyılda demokratik devrimler ile sosyalist devrimleri iç içe kabul eden bir devrim teorisinin varlığına işaret eder. Çünkü gerçek buydu.

Dünyamızın 19. yüzyıl sonunda emperyalizm çağına girmesiyle Marks’ın devrim teorisi geçerliğini yitirdi. Marks ve Engels, emperyalizm olgusunu görmeden bu dünyadan göçtüler. Emperyalizm çağının devrim teorisini ortaya koymak Lenin’e düştü. Artık 19. yüzyılın devrimleri arkada kalmıştır. Devrim, bir ülkenin içinde işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki mücadelenin ürünü olmayacaktı. Emperyalist karakter kazanan gelişmiş kapitalist ülkeler, sermaye ihracı yoluyla Ezilen Dünya’dan elde ettikleri sömürünün bir kesimiyle kendi emekçilerine pay vermiş ve kendi ülkelerindeki sınıfsal çelişmeleri yumuşatmışlardı. Bu nedenle devrimin merkezi, çelişmelerin keskinleştiği Ezilen Dünya ülkelerine kaymıştı. 20. yüzyılda devrim, emper¬yalist sömürü zincirinin bir ülkede kırılmasıydı. Yani devrim, bir ül¬kede emperyalizme karşı mücadelenin, başka deyişle vatan savun¬masının ürünü olacaktı. İşte Leninizm dedikleri budur. Komünist Enternasyonal, 1920 yılında toplanarak, Lenin’in bu teorisini kabul etmiştir. O kongrede devrimin merkezinin, proletarya-burjuvazi çelişmesinin merkezi olan Avrupa’dan Asya’ya kaydığı saptan¬mıştır. Ve yine Lenin’in önerisiyle, dünyadaki esas kamplaşmanın proletarya ile burjuvazi arasında değil, Ezen-Ezilen Dünya arasında olduğu belirlenmiştir.

“Emperyalizmin zayıf halkasında devrim” teorisinin kaçınılmaz devamı olarak Lenin ve Stalin, artık sosyalizmin tek ülkede yaşamasının mümkün olduğunu da ortaya koydular. Emperyalizm çağında koşullar 19. yüzyıldan farklıydı. Avrupa ölçeğinde devrim teorisi arkada kalmıştı. Sosyalizm, tek ülkede yaşayabilirdi. Bu, 19. yüzyılın uluslarası devrim teorisinin artık geçersiz olduğunun bir kez daha saptanması anlamına geliyordu. Devrimin coğrafyası kıta değil fakat vatandı. Devrim, vatanda iktidar olmaktı ve o iktidarı vatan çerçevesinde sürdürmek ve korumaktı. Bu nedenle devrimin başarılması da, devrimin korunması da vatan savunmasıyla örtüşüyordu.

Nitekim Sovyetler Birliği, emperyalist kapitalist kuşatmaya rağmen varlığını sürdürdü. Bugün de uluslararası bir devrim gerçekleşmediği halde, Çin başta olmak üzere Vietnam, Kore ve Küba gibi ülkeler, sosyalizmi kurma çabalarını sürdürüyorlar. Hatta sosyalizm, Çin örneğinde tek ülkede yaşamanın ötesinde 21. yüzyılda dünya uygarlığına önderlik edecek bir başarı kazanıyor. Ancak bu başarı, sosyalizmin başlangıç döneminde olduğunu belirten ve demokratik devrim görevlerini tamamlama gayretinde olan bir tecrübenin başarısıdır. Sosyalizmi kurma çabalarının, uluslararası bir devrim olmadan tek tek ülkelerde sürmesi de göstermiştir ki, çağımızda devrim uluslarası çapta değil, fakat vatan çerçevesi içindedir. Tek ülkede sosyalizmin kurulması teorisini eleştirenler, Lenin ve Stalin’e “milliyetçi” ve “vatansever” suçlamalarını yöneltmişlerdir. Oysa sosyalist devrimin gerçekleştirilmesi, en sonunda emperyalizmin vatandaki zayıf halkasının kırılmasından başka bir şey değildi. Vatandaki hakimiyetin devamı ise, o vatanın sosyalizmin zayıf halkası haline gelmemesiyle mümkündü.

Çin tecrübesi, bu olguyu daha da pekiştirmiş ve doğrulamıştır. Troçkizm türünden sosyalizm karşıtı akımların bütün sosyalizm tecrübelerini milliyetçilik ile suçlamalarının nedeni de buradadır. Çünkü emperyalizm çağında vatan savunması düzleminde olmayan bir sosyalist devrimin gerçekleştirilmesi de mümkün değildir; yaşatılması da. Kaldı ki çağımızın tipik devrimi, sosyalist devrim değil, fakat milli demokratik devrimdir. Çünkü devrim, gelişmiş kapitalist ülkelerden Ezilen Dünya ülkelerine kaymıştır ve bu ülkelerin bulunduğu aşama, öncelikle emperyalizmden kurtulmayı ve Ortaçağ kalıntılarından arınmayı gerektirmektedir. Sosyalizmin kuruluşu adına yapılanların çoğu da içeriğine bakıldığı zaman öncelikle bu kapsamdadır. Bazı ülkelerde sosyalizmden geri dönüş tecrübelerinin yaşanması dahi, dünyanın esas olarak demokratik devrimler çağında bulunduğunu kanıtlar.

İki demokratik devrim dalgası
Rus Devrimi, denebilir ki, iki demokratik devrim dalgasının kavşağında gerçekleşti. Birinci demokratik devrim dalgası, 1640 İngiliz Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi’yle başlamış ve en son Japonya’nın kapitalizme geçiş atağıyla sonuçlanmıştır. 19. yüzyılın sonuna gelindiği zaman gelişmiş kapitalist ülkelerdeki devrim dalgası artık inişe geçmiş ve bu ülkeler emperyalizm aşamasında dünya gericiliğinin merkezleri haline gelmişlerdi. Eskiden feodal gericiliğin dünya çapında merkezi olan Rusya ise, 20. yüzyılın başında devrimin merkezi haline geldi. Gelişmiş kapitalist ülkeler artık en ileri değil, fakat en geri idi. Feodal imparatorluklar coğrafyası ise artık en geri değil, en ileri atılımların merkezi olmuştu.

20. yüzyılın başlarında, İkinci demokratik devrim dalgasının başını çeken ülkeler, işte bu feodal imparatorluklar coğrafyasındaydı. 1905 Rus, 1908 Türk, 1909 İran, 1911 Çin demokratik devrimlerinden sonra, 1917 yılı Şubat ve Ekim aylarında gerçekleşen Rus Devrimi’ni hemen arkasından Türkiye’nin İstiklal Savaşı ve 1920 yılında gerçekleşen Cumhuriyet Devrimi birbirini izledi. Çarlığın yıkılmasıyla Sultanlığın yıkılması birkaç yıl içinde oldu. Dikkat edilirse, ikinci demokratik devrim dalgasının ülkeleri olan Rusya, Türkiye, İran ve Çin; hep eski imparatorluk mirası üzerine oturuyorlardı. Binlerce yıllık bu imparatorluk geleneği, bağımsızlık ve vatan savunması için güçlü bir birikim yaratmıştı. O nedenle bu ülkeler, emperyalizme karşı gerçekleşen ikinci demokratik devrim dalgasına önderlik ettiler. İkinci demokratik devrim dalgası, birinciden farklı olarak yalnız kral ve sultanları yıkmakla kalmıyor, aynı zamanda belli bir ülkede emperyalizmin hakimiyetine de son veriyordu. Birinci demokratik devrim dalgası, feodal beylerin ve parçalanmışlığın hakimiyetine son vererek vatanı kurdular. İkinci demokratik devrim dalgası ise, öncelikle emperyalizmin hakimiyetine son vererek vatanı kurdular. Her iki devrim dalgasının anahtar kavramı vatandı; ancak hedef alınan hakim güç esas olarak farklıydı. İki devrim dalgasının önder sınıfları da farklıydı. Batının gelişmiş kapitalist ülkelerinde demokratik devrimlere burjuvazi önderlik etti. Ezilen Dünyada ise gelişmiş bir burjuvazi yoktu. Demokratik devrim davasını ve programını benimseyen aydınlar ve küçük sermayi sahipleri ve bir kısım eşraf, burjuvazinin görevini üstlendiler. Program ise, birinci demokratik devrim dalgasında olduğu gibi bireyci ve özel çıkarcı olamazdı. Emperyalist kapitalizme karşı savaşan Ezilen Dünya devrimciliği, kendi milletini, özel girişim ile kamuculuk arasındaki dengeleri gözeten bir halkçılık ve devletçiliğe mecburdu.

Küreselleşme döneminde sosyalist ülkelerde önce vatan savunması görevi

20. yüzyıl tarihi, baştan sona Lenin’in emperyalizm ve devrim teorisini doğrulamıştır. Proletarya-burjuvazi çelişmesinin merkezi sayılan Avrupa ve Kuzey Amerika’da devrim mücadelesi sönmüş, buna karşılık devrimler, Çin’den Küba’ya kadar hep Ezilen Dünya’nın vatan savunmalarında gerçekleşmiştir.

Hele emperyalizmin küreselleşme denen son saldırı döneminde, devrim bütünüyle vatan savunması mevzilerine çekilmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti de, olağanüstü başarılarına rağmen istisna değildir. Dikkat edilirse, Çin, kazandığı başarıları, “sosyalizmin emekleme aşaması” diye tanımladığı bir zemine oturtmaktadır ki, doğrudur. Sovyetler Birliği’nde Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov’lar “Komünizme geçiyoruz” diye diye kapitalizme geri dönmüşlerdir. Çin yönetimi ise, piyasa ilişkilerini bütünüyle reddetmeyen bir aşamada bulunduğunu saptamaktadır. “Çin’e özgü sosyalizm” adı verilen bu tecrübe, aslında çağımıza özgüdür; ancak elbette ikincil olarak Çin’e özgü yönleri de vardır. Bugün sosyalizmin alt basamaklarındaki uygulamaları, Çin’in daha elli yıl önce bir Ezilen Dünya ülkesi olmasından değil, aynı zamanda dünya devriminin esas olarak milli demokratik devrim mevzilerinde bulunmasıyla da açıklanabilir. Öte yandan Mao’nun önderlmik ettiği devrimin Çin’i birleştirdiğini de unutmamak gerekir. Çin’i birleştiren Komünist Partisi, bugün vatanın bölgeleri arasındaki dengeleri kamu müdahaleleriyle sağladıklarını biliyorlar. Çin’in sosyalizm yolunda ısrar etmesi, Çin’in vatan bütünlüğünün biricik güvencesidir. Eğer Çin kapitalizme yönelseydi veya yönelecek olursa, bölünmeyi seçmiş olur. Devrim ve vatan arasındaki örtüşme, Çin pratiğiyle de kanıtlanmaktadır.

Vietnam’daki sosyalizmi kurma çabaları da, Çin yolunu izlemektedir.

Küba ise, Sovyetler Birliği yönetiminin açıkça kapitalizme geri dönüldüğünü açıklamasından sonra, eğitim ve sağlık alanındaki kazanımları koruma mevzilerine çekilmiştir. Saptama gerçekçidir, çünkü Küba, karşılaştığı olağanüstü zorlukları ancak bu mevzide göğüsleyebilmektedir.

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ise, sosyalist ülkeler arasında en büyük zorluklarla boğuşmakta ve büyük direnç göstermektedir. Bu ülkede her şeyi ama her şeyi vatan savunması belirlemektedir. Kore Devrimi’nin sosyalizmi millileştirerek “Çuçe Düşüncesi” diye adlandırmasının hiç kuşkusuz bir anlamı vardır. Bunu bir takım ukala fakat akılsız “sosyalistlerin” anlaması mümkün değildir. Sosyalizm, ancak milli mevzilerde hayat buluyor. Günümüz dünyasının gerçeği budur. Kore Devrimi önderi Kim İl Sung’un hayata göz yummadan önce ortaya attığı “Kore’yi Yeniden Birleştirme Programı” da aynı gerçekler zeminindedir. Bu program, Kuzey ve Güney Kore’yi tek devlet, tek millet ve iki rejim ilkeleriyle yeniden birleştirmeyi öngörmektedir. Vatanın ve devletin birleştirilmesi belirleyicidir. O kadar ki, Kuzey’de sosyalizmin kazanımları ile Güney’deki kapitalizmin kazanımları arasında bir uyum arayışına girilmiştir. Yani önce vatan, sonra sosyalizm denmektedir. Bu çözüm, Kore’nin emperyalizme karşı vatan savunmasına öncelik verdiğini göstermektedir.

Asya, Afrika ve Latin Amerika’da önce vatan gerçeği
Bugün dünya devriminin esas olarak milli demokratik içerikte bulunduğunu, yalnız sosyalizmi kurma çabasındaki ülkelerin tecrübeleri değil, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin mücadeleleri de kanıtlamaktadır. ABD emperyalizmi, milli devletleri yıkma hedefini önüne koymuştur. Milli devlet,bugün dünya devriminin savunma mevzisidir. Dünya ölçeğindeki kamplaşma ve savaşlar, bu mevzide olmaktadır. Bu durumda teoriye düşen görev, balon şişirmek değil, fakat bu olgunun dayandığı ilişkiler sistemini ortaya koymak ve açıklamaktır.

Sosyalist ülkeler ve millî devletler, devleti ve vatanı savunma mevzisinde buluşmuşlardır. Bu bu vatan savunması, özel çıkarcı değil kamucu olmak zorundadır. Çünkü millet, ancak kamu çıkarı temelinde birleştirilebilmektedir. Millet arasında işbirliği ve uyumun şartı budur. O nedenle çağımızda arasında sed olmayan milli demokratik devrim ve sosyalizm tecrübeleri de iç içe geçmişlerdir. Bu tecrübeleri birbirinden ayıran derin sınırlar yoktur. Devrimci pratiklerin arasında sınır olmayınca o pratiklerin teorileri de birbiriyle alışveriş içinde olmaktadır. Bu nedenle Ezilen Dünya ülkelerinin devrim öğretilerine demokratik devrimcilik ile sosyalizmin bileşim ve alaşımları yol göstermektedir.

Bu nedenle Asya’da Sunyat Sencilik, Türkiye’de Kemalizm, Ortadoğu ülkelerinde BAAS sosyalizmi, Afrika’da bir tür Afrika milliciliği ve sosyalizmi ve Latin Amerika ülkelerinde Bolivarcılık gibi emperyalizm karşıtı halkçı ve kamucu öğretiler, çağımızda önemli devrimci pratiklere yol göstermiştir. Bu öğretiler, Sun Yat Sen’in Üç Halk İlkesi’nde, Kemalist Devrim’in Halkçılık Programı ve Altı Ok’unda, Arap dünyasının BAAS ilkelerinde ve Afrika’nın Lumumba ile Mugabe örneklerinde gördüğümüz gibi, hem Fransız Devrimi hem de Bilimsel Sosyalizm kaynaklarından beslenmişlerdir. Bolivarcılık da, Sovyet Devrimi’nden önce oluşmakla birlikte sosyalizminden esinlenmiştir. Ezilen Dünya’nın sömürge ve yarı sömürgelikten kurtuluşlarına ve millî devletlerin kuruluşlarına rehberlik eden bu akımlar, küreselleşme döneminde yeniden yükselen değer olarak gündeme girmişlerdir. Çünkü yıkılmakla tehdit edilen millî devletleri Ezilen Dünya devrimciliği ve kamuculuğu diyebileceğimiz bu akımlar kurmuşlardı.

Teori’nin Şubat 2007 tarihli geçen sayısında, Andre Scheer imzalı “Marksizm ve Bolivarcılık” başlıklı yazı ile Venezuela Kültür Bakanı Hector Soto’nun yazısı vardı. Bu yazıların niçin yayımlandığını bazı arkadaşlarımız anlayamadılar ve teorik yetersizlikleri üzerinde durdular. Her iki yazının da dikkate değer bir teorik olgunlukta olmadığını Teori Yazı Kurulu da biliyordu. Ancak o yazıların gösterdiği bir gerçek vardı: Ezilen Dünya ülkelerinde sosyalizm amacı ile milli demokratik devrim pratiklerinin tarihsel mirası birbirine karışmıştır ve birlikte dile getiriliyor. Kimler tarafından? Köşe yazarları veya devrimci pratiğin dışındaki enteller tarafından değil, Chavez gibi devrim önderleri ve halklarıyla birleşen bazı güçlü siyasal partiler tarafından.

Anlamlı değil mi? İşte bu anlam belki anlaşılır diye o yazılar yayımlandı. Şu soru üzerinde düşünmek gerekiyor: Niçin bir takım lafta sosyalist partiler tarihsel sürecin kenarına düşerken, hatta Irak örneğinde olduğu gibi ABD’nin kurduğu hükümetlerde sandalye işgal ederken, milli demokratik devrim dinamiğine oturan partiler ve iktidarlar, ABD emperyalizmine karşı önemli başarılar kazanıyor ve tarihe müdahale ediyorlar? İşte bu sorunun biricik cevabını, teorik düzlemde Türkiye’nin İşçi Partisi vermektedir. Şu anda okuduğunuz yazının ve Partimizin 7. Genel Kongre sürecinde “Bilimsel Sosyalizm ve Bilim” kapsamında ortaya konan teorik açıklamaların işlevi budur.

Enternasyonalizm ve vatanseverlik
Çağımızda enternasyonalizm, eğer bir ukalalık ve bazen de hainlik değilse, vatanseverliktir. Kapitalizm emperyalizm aşamasındadır. Devrimler vatan çerçevesindedir ve vatan içindir. Kendi vata¬nında emperyalizme karşı mücadele edenler, bütün dünyada emperyalizme karşı vatan savunması yapanlara en büyük desteği vermiş olurlar. Küreselleşme, o ki milli devletleri yıkmaktır, öyleyse milli devletlerin direnişi de küreselleşmeye karşı biricik enternasyonal cevaptır. Vatan savunmasının devrim anlamı taşıdığı günümüz dünyasında, enternasyonalizm tek tek ülkelerdeki vatan savunmalarının toplamından başka bir şey değildir. O nedenledir ki, Chavez koşup İran Devlet Başkanı Ahmedi Nijat’ın yanına gelmektedir. Herkes bugün Irak’lıdır ve Afganistan’lıdır. Herkesin yüreği Venezuela ve diğer Latin Amerika ülkeleriyle çarpmaktadır. Herkes Çin’in yükselişinde kendi güvenliğini bulmaktadır. Herkes, Türkiye’nin bir an önce Kemalist Devrim rotasına girmesini beklemektedir. ABD’nin bütün korkusu ise, Chavez ile Ahmedi Nijat’ın, Çin’in, Rusya’nın, Hindistan’ın ve Türkiye’nin aynı cephede birleşmesidir.

ABD emperyalizminin enternasyonalistleri
Böyle bir dünyada, ABD ve AB emperyalizminin güdümünde cephe tutanlar, Filistin’e veya Küba’ya selam gönderen nutuklarla enternasyonalist olamıyorlar. ABD emperyalizmi, bu türden sahte enternasyonalistlere ve sahte sosyalistlere bayılmakta ve madalyalar takmaktadır. Onlara Türkiye’de olduğu gibi komünistlik taslama ruhsatı dahi vermektedir. ABD gibi büyük güçler, kimi karşısına alacağını, lafa göre değil, mücadele cephelerinde alınan yere bakarak belirliyorlar. Bu nedenle¬dir ki, Irak Komünist Partisi’ne Bağdat hükümetinde sandalye ve¬riliyor. Türkiye’de de bu tür parti ve gruplar, ABD büyükelçisi Ross Wilson’un arkasından “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürümektedirler. Vatan savunması onlar için bir hiçtir. Hatta vatan savunmasına düşmanıdırlar. O nedenle küreselleşme saldırısının piyonları konumuna düşmüşlerdir.

Türkiye’de ÖDP, EMEP, TKP, SDP gibi partilere bakıyoruz. Bun¬lar, hem Güneydoğu ve Kuzey Irak’ta ve hem de Kıbrıs’ta, ABD ve işbirlikçileri ile aynı cephede yer alıyorlar. Bu partiler, esas vuruşu hep Türkiye’nin ABD emperyalizmine direnen güçlerine yöneltiyorlar. Türk Ordusu Kıbrıs’ta ABD’nin önünde engel mi oluşturuyor, öyleyse bütün atış¬lar o barikata yönelecektir. Kuzey Irak’ta Türk Ordusu’nun başına çuval mı geçiriliyor, öyleyse onların görevi de Türk Ordusu’nun ayaklarına dolaşmak olacaktır. SüperNATO, Şemdinli’den Hrant Dink suikastine uzanan süreçte Türkiye’nin millî güçlerine karşı operasyonlar mı tertipliyor, tertibin ayak işlerinde o partiler de boy gösterirler. ABD, Türkiye’de “Kı¬zıl Elma”dan mı korkuyor; bunların da baş düşmanı “Kızıl Elma”dır.

Bu partilerin içinde yer alan insanlarımızın yüzde 95’i iyi niyetli olabilirler. Ne var ki, “komünistlik” veya “sosyalistlik”, onlara ABD güdümlü merkezlerden öğretiliyor. Bir örnek verecek olursak, Türkiye Komünist Partisi, ABD’de ya¬yınlanan BOP haritasından hareketle, aslında ABD’nin Türkiye’yi parçalamak istemediğini kanıtlamaya çabalıyor. Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı, ABD topraklarında Kuzey Irak’tan gelen ABD kaynaklı tehdidi, “riskin ötesinde stratejik tehdit” olarak nitelerken, Komünizm taklidi yapan parti, ABD tehdidini örtbas etme çabası içindedir ve dahası her cephede ABD ile birlikte saf tutmaktadır. Her şey burada bi¬tiyor. Türkiye’nin ABD ile cephe cepheye geldiği bir ortamda, bu gerçeğin tersini ispat gayreti, bir tek ABD emperyalistlerinin yönlendirmesiyle açıklanabilir. Türkiye gibi bugün topun ağzında olan bir ülkede, vatan savunmasından kopan partileri bekleyen kader, emperyaliz¬min oyuncağı haline gelmektir ve ne yazık ki gelmişlerdir.

Türk Devrimi’nin geleceğini belirleye¬cek hesaplaşmaların dünya çapındaki hesaplaşmalarla kesiştiği hat, Kıbrıs’tan Kuzey Irak’a uzanıyor. Her güç, bu hat¬taki konumlanmasıyla cephe tutuyor. Bir yanda ABD, İsrail, İngiltere, Barzani, Ta-labani, PKK ve Güney Kıbrıs yönetimi var. Emperyalizme karşı mücadele cep¬hesi ise, Irak, Lübnan ve Filistin direnişçi¬leri ile onları destekleyen Ortadoğu ülkelerinden oluşuyor. Türkiye ve KKTC’nin bağımsızlık güçleri de bu cephede yer alıyor. Bu saflaşma, en son Güney Kıbrıs’taki askerî üsler bağlamında bir kez daha kendini gösterdi. ABD, Güney Kıbrıs’taki Agratur ve Dikelya üslerine asker yığmaktadır. ABD-Israil ittifakının Ortadoğu savaşındaki en önemli üssünün Güney Kıbrıs olacağı görülüyor. ABD’nin Kıbrıs’ı bütünleş¬tirme planı da, aslında Kıbrıs’ın tamamını ABD üssü haline getirmek içindir. KKTC, bu planın önünde engel oluşturmaktadır. Kıbrıs meselesi, ABD açısından bu engeli temizle¬mektir. KKTC’nin bağımsızlık ve egemenliği¬ni savunanlar, kendilerini nasıl adlandırırlarsa adlandırsınlar, nesnel olarak emperyalizme karşı mevzilenmiş bulunuyorlar. Kuzey Irak’ta ve Türkiye’de PKK’nın yanında yer alanlar, Kıb¬rıs’ta ABD ile birlikte Denktaş düşmanlığı yapanlar, istedikleri ka¬dar kızıl bayraklar sallasınlar ve en keskin laflar söylesinler, o kızıl bayraklar bir tek onların ABD cephesinde yer aldıklarını gizlemeye yarıyor.

Sonuç
20. yüzyıl devrimlerinin tunç kanunu, vatan savunmasıdır. Çağımızda devrimin içeriği öncelikle bağımsızlıktır. Sosyalist devrimler de en sonunda bağımsızlık cephesinde sınav vermiş, ayakta kalmış veya yıkılmışlardır. Sosyalizmi kurmakta direnenler, öncelikle bağımsızlıkta direnmektedirler. Sosyalizmin alt basamaklarında yaşanan bu tecrübe, üretim ilişkilerini de belirlemektedir. Kapitalizmin bir çırpıda tasfiyesi, hiçbir zaman Bilimsel Sosyalizmin iddiası olmadı. Ancak şurası bir gerçektir ki, Marks ve Engels’in Avrupa merkezli teorisi, 19. yüzyılda güdük kalan bir Paris Komünü tecrübesinin ötesinde pratiklere yol gösteremedi. Onların teorisi, Asya, Afrika ve latin Amerika zeminlerinde hayat buldu ve dünyayı değiştirdi. Ne var ki, bu pratikler büyük ölçüde millî demokratik devrimden kesintisiz olarak sosyalizmin alt basamaklarına ilerleme aşamasındadır. Dünyaya bir bütün olarak baktığımız zaman, emperyalizmin milletleri devletsiz kalmakla, vatanları parçalamakla ve insanlığı yeniden Ortaçağ karanlığına itmekle tehdit ettiğini görüyoruz. Bu durumda Devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halklar devrim istemektedir. Bu üç dinamiğin üçü de, esas olarak millî demokratik devrim görevlerine işaret etmektedir. İnsanlık yeniden bağımsızlık ve aydınlanma talep etmektedir. Öte yandan emperyalist kapitalist sistemin gözüdönmüş çıkarcılığı, bütün çıkış yollarını kapatmıştır. Vatan ve millet, artık ancak kamuculuğun önder olduğu bir karma ekonomi temelinde varolabilir. Atatürk’ün de öngördüğü üzere, millî demokratik devrimden arasız devrimlerle sosyalizme ilerlemek, milletin bağımsızlığının, vatanın bütünlüğünün ve halkın refah ve özgürlüğünün gereği ve güvencesidir.

Büyük devrim önderlerinin geçen yüzyıldaki beklentileri kuşkusuz bilimseldi ve doğruydu. O beklentilerin daha büyük tecrübeleri gerektirmesi, yanlış olduklarına değil, fakat erken olduklarına işaret eder. Emperyalist kapitalist sistem içinde bütün çözümler hızla tükenmektedir. Bütün mesele, bu tükenişin zamanlamasına uygun program ve siyasetler geliştirmektir.

Bugün dünyanın neresinde olursanız olun. Vatan savunmasının başına geçmek, devrimin başına geçmek anlamına gelmektedir. Bu saptama hatta ABD için bile geçerlidir. Çünkü ABD’nin çöküşü, onun “Birleşikliğini” de bir süre sonra gündeme getirecektir ve o zaman ABD’yi birleştirmek için de bir devrim gerekecektir. Devrim, çağımızda ABD’nin B harfinin varlığı için dahi zorunludur.

TEORİ DERGİSİ
MART 2007

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı POLİTİKA içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.