Dr. Doğu Perinçek – Türk milleti kimliğinin yakın tarihi

Türkiye’mizde alt kimlik-üst kimlik tartışmasının ABD’nin federasyon planı çerçevesinde gündeme getirildiği apaçık ortadadır.
Din bağı yerine milli bağ
Toplumu birleştiren ortak bağ veya devletin kendi yurttaşları arasındaki bağı tanımlaması, aslında rejim sorununa verilen bir cevaptır. Feodal bir imparatorluğun veya cumhuriyetin, yani devletin çeşitli biçimlerinin bu soruya verdikleri cevaplar farklıdır. Bu nedenle kimlik sorunu, aslında nasıl bir toplum kuracağınız ve bu toplumu hangi devlet biçimiyle örgütleyeceğiniz konusuyla ilgilidir.
Kemalist Devrim’de kimlik
Osmanlı devleti, ortaçağda eksen olan birkaç büyük imparatorluktan biriydi. Toplumun kimliğini, Padişahın kulu olmak ve beylerden oluşan feodal Osmanlı hâkim sınıfına tabiiyet (bağımlılık) belirtiyordu. Halk tabakası, Padişahın ve Mısır’a giden Bektaşi fıkrasındaki deyişle “Mehmet Ali Paşâ’nın kulu”ydu. Kemalist Devrim, Ezilen Dünya ülkelerinin ilk millî demokratik devrimi olarak, kulu yurttaş statüsüne çıkardı.
Osmanlı’da kulların oluşturduğu topluma ümmet deniyordu; cemaatler vardı; mensubiyet buna göre tanımlanıyordu. Etnik mensubiyet de kimlik tanımlarından biriydi.
Kemalist Devrim, Arapların da ayrılmasından sonra ümmeti millet yaptı. 3 Mart 1924 günü Halifeliğin kaldırıldığı tarihten sonra, Devrim, din bağı yerine millet bağını geçirdi.
Atatürk, 5 Kasım 1925 günü Ankara’da Hukuk Fakültesini açarken yaptığı konuşmada, Türk Devrimi’yle birlikte toplumun bireyleri ara¬sında yüzyıllardır sürüp gelen ortak bağın biçim ve özünün değiştiğini belirtir. Artık millet bireylerini “din ve mezhep bağı yerine, Türk milliyetçiliği bağıyla” bir arada tutmaktadır.
Atatürk’ün, bilerek veya bilmeyerek, toplumun ortak bağını millette değil, fakat milliyetçilikte görmesi gerçeğe daha uygundur. Çünkü millî bağ kendiliğinden oluşmaz, piyasa temelinde burjuvazi tarafından milliyetçi ideolojiyle yaratılır.
Cumhuriyet Devrimi, dini milliyetçilikle çürütme ve aşma konusunda kararlıdır. Atatürk, bu ideolojik kararlılığı en kesin çizgilerle ortaya koyar, Medeni Bilgiler kitabının “Millî His” başlıklı bölümü için kendi eliyle yazdıkları aynen şöyledir:
“Din birliğinin de bir millet teşkilinde etkili olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bu¬nun aksini görmekteyiz. (…) Türk milleti, millî hissi; dini hisle değil, fakat insanî hisle yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında, millî hissin yanında, insanî hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle iftihar eder.”
Görüldüğü gibi, Kemalist Devrim’in önderi, millî duyguyu dinsel duygu ile yan yana düşünemiyor, dinle milliyetçilik arasında bir uzlaş¬ma kabul etmiyordu.
Öte yandan Kemalizm, millî duyguyu insanî duygu ile “yan yana düşünmekten zevk alıyor”du. Bu tavır tutarlıdır. Çünkü burjuva devrimleri, “insan olmak”tan kaynaklanan özgürlük ve eşitlik gibi değerler ile milliyetçiliği birlikte getirmişlerdir.
Geçiş süreci
Kemalist Devrim, Ortaçağın din bağı yerine millî bağı toplumun harcı olarak kabul etmişti.
Peki, bu millî bağın adı somut olarak nasıl konmuştu? Kurtuluş Savaşı’ndan Cumhuriyetin ilanından sonraki uygulamalara uzanan geçiş süreci, milli bağın tanımı açısından da tam bir geçiş sürecidir. Atatürk’ün bu dönemdeki çeşitli açıklamaları, çelişme veya taktik olarak tanımlanmıştır. Oysa Devrimin önderi, yerine ve amaca göre en gerekli kimliği vurgulamıştır.
Atatürk’ün kimlik meselesine gerdiği cevaplar, hep devrimin ihtiyacına göredir ve toplumsal gerçeğe dayanır. O zamanın gerçeği, toplumun bir yerden bir yere gitmesi sürecidir. Eski ve yeni çarpışma halin¬dedir; ancak her ikisi de o günün tarihsel gerçekleridir.
Kurtuluş Savaşı yıllarında, Millî Hareketin önderliği, anayasal değerdeki belgelerde ve konuşmalarında, savunulan topraklarda yaşayan toplumu, “İslâmi unsurlar” veya “Türk ve Kürt unsurlar” kavramlarıyla tanımlamışlardır. Ender olarak, “Osmanlı-İslâm camiası” kavramının kullanıldığı yerlerde, bu topluluğun birden fazla unsurdan oluştuğu ve bu “unsurların” da esas olarak “Türkler ve Kürtler” olduğu belirtilmiştir. Zaman zaman “unsurlar” içinde, Türkler ve Kürtler yanında, Çerkezlerin ve Lazların sayıldığı da olmuştur. Ne var ki, oluşan devletin “asli kurucu unsurlarının, Türkler ve Kürtler olduğu vurgulanmıştır.
“Unsur” kavramı, Osmanlı siyasal hayatında, 19. yüzyıl sonlarından beri, “milliyet”, “ırk” ve “topluluk” anlamında kullanılıyordu. Örneğin Şemsettin Sami’nin Kâmusı Türkî’sinde, unsur sözcüğünün ikinci anlamı şöyle belirtilmiştir:
“Bir bütünden ayrılıp bir topluluk meydana getiren kısım. İslâm unsuru ki, insanlık türünü oluşturan heyetlerin biridir.’ Unsurı Arap: Arap topluluğu.
1911 yılında yayımlanan Diran Kelekian’ın Türkçe-Fransızca Sözlüğü’nde, “anasır”ın karşılıkları arasında ırklar (races) sözcüğü de yer almaktadır.
Kavramın daha eski dönemlerde de bu anlamı içerip içermediğini araştırmadık, ancak milliyet cereyanlarının ortaya çıkmasıyla birlikte, Osmanlı ülkesi içinde yaşayan milliyetlerden “unsurlar” diye söz edilmiştir. Kavram, farklı siyasal akımların Osmanlı toplumuna ilişkin programlarının oluşturulmasında anahtar sözcükler arasında yer almıştır. Örneğin Genç Türkler ve İttihat ve Terakki Fırkası, “ittihadı anasır”, yani “unsurların birliği” siyasetini izlemekteydi.
Osmanlı devletinin çözülmekte oluşu karşısında, siyasal programlar, bir bakıma “unsurlar” politikasında düğümleniyordu. Osmanlı topluluğu içinde yer alan “unsurların” geleceği hararetle tartışılıyordu.
Türkçü devrimci akımın ünlü Türk Yurdu dergisinde de “unsur” kavramı milliyet ve millet karşılığında kullanılmaktadır. Türk Yurdu’nun çıkış sayısında belirtilen “fikri esaslar”dan biri şöyledir:
“Türk unsurunun menfaatlerini savunurken, çeşitli unsurlar arasında anlaşmazlıklar çıkarmaktan kaçınmaya çalışılacaktır.”
Mustafa Kemal’in 24 Nisan 1924 günü Meclis’te yaptığı ilk uzun konuşmada, “unsur” millet anlamındadır.
İsmet Paşa da, Lozan Konferansında “milliyet” kavramı karşılığın¬da “unsur”dan söz etmektedir.
Doğu illerini kapsayan 10 Temmuz 1919 tarihli kongresinde, Şarkî Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti (ŞAMHC) adını alan Cemiyet, kabul ettiği Nizamname, Beyanname ve Kararlarda “Bu bölgede yaşayan bütün unsurlar” formülünü benimsemiştir.
Sivas Kongresi Nizamname ve Beyannamesinin ilk maddesinde “bütün İslâmî unsurlar” kavramı, Doğu illerinin ötesinde bütün ülke topluluğunu ifade etmek için kullanılmıştır.
Amasya Görüşmesi 2. Protokolü’nde, Heyeti Temsiliye üyeleri Mustafa Kemal Paşa ve arkadaştan ile İstanbul Hükümeti adına Bahriye Nazırı Salih Paşa, Sivas Kongresi Beyannamesi’ne gönderme yaparak, unsurların “Türk ve Kürtlerden” oluştuğunu adlarını anarak belirt¬mişlerdir.
Meclisi Mebusan ise, “unsur” sözcüğünü kullanmaksızın “Osmanlı İslâm çoğunluğu” formülünü benimsemiş, ancak bu çoğunluğun içinde, “birbirinin ırkî haklarına saygılı” farklı topluluklar bulunduğu kabul edilmiştir.
“Çeşitli İslâmî unsurlar” kavramı, Meclisi Mebusan’da da kabul görmüş; Türk tabirinin bütün bu unsurları kucakladığı belirtilmiştir.13 Mustafa Kemal de, toplumun farklı unsurlardan oluştuğunu, yeri geldikçe belirtmiştir:
“Her milletten olan unsurlarımız…” (20 Eylül 1917)14 “Her iki kardeş ırk…” (28 Mayıs 1919)
“Kürtler, Türkler, bütün İslâmî unsurlar… Türk ve Kürt milleti…” (16 Haziran 1919)
“Millî hudutlar olarak çizdiğimiz daire dâhilinde yaşayan çeşitli İslâmî unsurlar… Kürt, Türk, Lâz, Çerkes vesair bütün bu İslâm unsurlar…” (3 Temmuz 1920)
“Türkiye halkı içinde (…) ırkan muhtelif olanlar vardır. Fakat muhtelif ırktan bulunanlardan birinin diğeri üzerinde onun milliyetini yok edecek bir davada bulunmasına hacet yoktur.” (2 Şubat 1923)
TBMM görüşmelerinde ve uluslararası konferanslarda da Kemalist Devrim’in liderleri, “unsurlar” kavramım sık sık kullanırlar. Bu konuda Kemalist Devrim-4: Kurtuluş Savaşı’nın Kürt Politikası başlıklı kitabımda çok geniş bilgi ve belge vardır.
Unsurları birleştiren harç
Peki, tarihi-sosyolojik olarak bakıldığı zaman, “unsurlar”ın dayandığı temel ve unsurların oluşturduğu “birlik” nedir?
Kurtuluş Savaşı, bir devrim dönemidir. Bir toplumdan yeni bir topluma geçilmektedir. Dönemin bu özelliği, “unsurların” oluşturduğu birliğin harcı konusundaki görüşleri de belirlemiştir.
Unsurların oluşturduğu birliğe ve dayandığı temele, zaman zaman yıkılmakta olan Osmanlı devleti ve toplumundan kalan isimler verilmektedir; ancak çoğu zaman bu birlik, yeni doğmakta olan milli dev-letin insan unsurudur; yani millettir.
Unsurları birleştiren harç konusundaki görüşleri, eski topluma ait olanlardan yeni toplumun değerlerine doğru şöyle sıralayabiliriz:
-İslâm halifesi ve Osmanlı sultanına bağlılık,
-İslâm dininden olmak,
-Osmanlı devleti uyruğu olmak,
-Irk ve soy birliği,
-Ortak gelenek ve örf,
-Tarih birliği,
-Ortak vatan,
-Ortak ekonomik çıkarlar,
-Ortak kültür,
-Ortak karar, istek, irade,
-Haklara karşılıklı saygı ve kardeşlik,
-Ortak Cumhuriyetin kuruculuğu.
Kemalist Devrim’e katılan Kürt aşiret reisleri ve dinsel liderleri, İslâm halifesi ve Osmanlı sultanına bağlılık, İslâm dininden olmak ve Osmanlı devleti hâkimiyeti altında yaşamak gibi, yıkılmakta olan de-ğerleri vurgularken, Jön Türk geleneğinden gelen devrimci önderlik, milleti bir siyasal kuruluş olarak anladığı için, birlikte yaşama isteğini öne çıkarmıştır. Buna bağlı olarak ortak kültür, ortak vatan ve bunların dayandığı tarih birliği gibi ulus devletin harcını oluştan değerlere vurguda bulunmuştur.
Ancak unutmamak gerekir, bütün bu görüşler, bir bilimsel tartışmada değil, fakat savaşın ateşi içinde ifade edilmektedir. Bu koşullarda belirleyici olan, zafer ilkesidir; savaşı kazanma amacıdır. Millî Mücadeleye önderlik edenler, savaş cephesinde davranılması gerektiği gibi görüş açıklamışlardır. O nedenle kazanıcı olmak, en büyük’ güçleri seferber etmek, düşmanı olabildiğince yalnızlaştırmak ve bölmek gereği, açıklanan görüşleri de belirlemiştir.
Devrimin önderliği, milli devlet programının ortak değerlerini eksen almakla birlikte, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan İslâm çoğunluğunu birleştirecek her formülden yararlanmışlardır. Bu nedenle örneğin bir Kürt şeyhine yazılan mektuptaki birlik formülüyle TBMM kürsüsünden dile getirilen tanım arasında vurgular değişebilmektedir. Ancak dikkat edilirse, burada vurgudan söz ediyoruz. Yoksa kullanılan formül, esas olarak Samsun’dan Lozan’a, hatta Cumhuriyet sonrasındaki Haliç Konferansı ve Milletler Cemiyeti konuşmalarına kadar aynıdır. Bu formül, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluş sırasında ürettiği ve Kongrelerde kabul ettiği formüldür.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tam bir teşkilat adamı gibi konuştukları görülür. Bir kalıp halinde, Millî Teşkilatın tanımlarını tekrarlamışlardır. Öte yandan yine Kurtuluş Savaşı önderliği, meşruluğa büyük önem vermiştir.
Kemalist önderliğin Kurtuluş Savaşı döneminde, Türkiye’nin insan unsuru hakkındaki görüşü şöyle özetlenebilir: Çok unsurlu tek bir millet.
Türkiye’de yaşayan milliyetler, Atatürk’ün konuşmaları dâhil, resmi metinlerde, bazen “unsurlar”, bazen “kardeş milletler”, bazen “çeşitli ırklar” vb diye adlandırılmışlardır. Bu adlandırmalarda özenli bir ifade birliğine rastlanmıyor.
“Unsurların birliği”nin oluşturduğu millet de, zaman zaman farklı kavramlarla ifade edilmiştir. “Millet” kavramı yanında, “İslâmî unsurlar”, “islâmî çoğunluk” gibi kavramlar da görülmektedir.
Ortak kimliğin tanımlanması
Kurtuluş Savaşı belgelerini ve Kemalist önderliğin açıklamalarını incelediğimiz zaman, ortak kimliği tanımlamak için çeşitli kavramların kullanıldığını görüyoruz. Bu kavranılan başlıca altı grupta toplayabiliriz: Bir: Ortak dini esas olan İslâm kimliği,
İki: Ortak geçmişe ve padişah tebaası olmaya vurgu yapan Osmanlı kimliği,
Üç: Birilikte yaşanan vatana dayanan Türkiye’li, Türkiye halkı, Türkiye milleti kimlikleri,
Dört: Devrim sürecinin belirlediği Türk milleti kimliği, Beş: Beraberliği öne çıkaran “Türk-Kürt milleti” kimliği, Altı: Ortak kararın ve Cumhuriyet kuruculuğunun belirlediği Türkiye vatandaşlığı kimliği.
İslâm Kimliği
İslâm kimliği, 19. yüzyılların sonlarından başlayarak erozyona uğrayan kimliktir. Millî cereyanların yükselmesiyle birlikte Osmanlı devletini îslâmî kimlikle yaşatma programı da yıkıma uğramıştır.
Bilindiği gibi Yusuf Akçura, 1904 yılında yayımladığı “Üç Tarzı Siyaset” başlıklı ünlü yazısında, İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük kimliklerinden hangisinin geleceğe damgasını vuracağını tartışmıştı. Bunlardan islâm kimliği, millî devletlerin kurulması süreci içinde sahneden kayboldu.
Özellikle Arapların ayrılma yönünde bir eğilim içine girmeleriyle İslâmî bağ, eski işlevini yitirdi. Buna rağmen, Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç döneminde Türk ve Kürtlerin birliğini ifade etmek için, “İslâmî unsurlar” kavramı öne çıktı
Daha önce de belirttiğimiz gibi, burada “İslâmî” sıfatı, İslâmî kimli¬ğin ve dinsel ideolojinin vurgulanmasından çok, Türk ve Kürtlerin ortak özelliği olan din kardeşliğinin vurgulanması anlamını taşıyordu. Nitekim bu kavramın Arapları dışarıda bırakması, İslâmî kimliğin artık birleştirici olma yeteneğini kaybetmiş olmasının bir ifadesi olarak görülüyordu.
Osmanlı kimliği
Osmanlı milleti kavramı, tarihten silinmekte olan bir kimliğin kalıntısı olarak Kurtuluş Savaşı döneminde de zaman zaman kullanılmıştır. Bu kavrama, özellikle İslâmî unsurlar yanında Osmanlı devletinin Hıristiyan azınlıklarının da millet kapsamı içinde gösterilmesi gerektiği zamanlarda başvurulmuştur, örneğin Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde bulunan 30 Nisan 1920 tarihli yazıda Mustafa Kemal’in “Osmanlı Büyük Millet Meclisi Başkanı” unvanıyla imza attığı görülmektedir. Fransız Dışişleri Bakanı’na hitap eden bu yazıda, Osmanlı milletinin, İstanbul hükümetini İtilaf devletlerinin esareti altında kabul ettiği belirtilmektedir. Büyük Millet Meclisi’nin daha ilk gün kabul ettiği 1 Nolu kararının “Büyük Millet Meclisi’nin Sureti Teşekkülü Hakkında Heyeti Umumiye Kararı” başlığını taşıdığı hatırlanacak olursa “Osmanlı Büyük Millet Meclisi Başkanı” unvanının bir çeviri sorunu olduğunu düşünmek mümkündür. Veya henüz açıldığı, günlerde, Meclis’i yabancı devletlere Osmanlı devletinin meşru yasama organı olarak kabul ettirmek için, böyle bir unvanın kullanılmış olabileceği üzerinde durulabilir.
23 Nisan 1920 günü Meclis’in toplanmasıyla birlikte, Türkiye devleti fiilen kurulmuştu ve Meclis’in açılmasından sonra, yeni iktidar, hiçbir zaman kendisi için “Osmanlı” kavramını kullanmadı. Hükümetin Mustafa Kemal imzasıyla, 13 Eylül 1920 günü Meclis’e sunduğu, “Halkçılık Programı” diye anılan ilk anayasa önerisinin ilk dört maddesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi” denmektedir. 20 Ocak 1921 tarihli ilk Anayasada ise, üçüncü madde açıkça “Türkiye Devleti”nin nasıl idare edileceğini düzenlemektedir.
Mustafa Kemal, “Osmanlı milleti” anlayışım Kurtuluş Savaşı zaferinden sonra eleştirmiş, bu kavramla “doğal olmayan, makul olmayan bir millet yaratılmak istendiğini” belirtmiştir. İzmir’de 2 Şubat 1923 günü yaptığı bu konuşmada, canlı bir anlatımla, Araplarla, Sırplarla, Bulgarlarla ortak bir millet oluşturma projesinin çöktüğünü, bize karşı savaşan bu milletlerin aslında “milliyetini ortaya koyma, varlıklarını ispat için çalıştıklarını” söylüyordu.
Daha Kurtuluş Savaşı’nın başlarında fiilen kurulan yeni Türkiye devleti, Osmanlı kimliğini tarihe gömmüştü.
Türkiyeli kimliği
Bu kimlik, Ortak Cumhuriyet kuruculuğuna ve Misakı Millînin Ortak Vatan anlayışına dayanmaktadır. Kurtuluş Savaşı döneminde, devrimin önderliği tarafından “Türkiyeli”, “Türkiye halkı” ve “Türkiye milleti” gibi kavramlarla ifade edilmiştir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı zaferinden epeyi sonra, 1 Nisan 1923 günü TBMM 4. Toplantı Yılını açarken yaptığı önemli konuşmada “Türkiye milleti” kavramını kullanıyor.
Yine Atatürk, 2 Mart 1922 günü, “Biz Türkiyeliler Asyaî bir milletiz” der.
22 Eylül 1923 günü, yani Cumhuriyet’in ilanından bir ay kadar Önce Meclis’te millî kimlik konusu gündeme gelmiş ve Çorum Mebusu Dr. Mustafa o günlerde geçerli olan görüşü şöyle ifade etmiştir:
“…(Türkiyeli) olarak tespit edilmelidir. (…) Türkiyeli olarak tespit edildikten sonra bütün Türkiyeliler alınırlar.”
Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım (Karabekir) Paşa da, aynı konuda “Türk olmayı ve Türkiyeliliği kabul etmiş olmak”tan söz etmiştir.
Kemalist Devrim’in seçkin düşünürlerinden Yusuf Akçura, Ekim 1925’te toplumdan “Türkiyeliler” diye söz etmektedir.
Ortak Cumhuriyete ve Ortak Vatana vurgu yapan ifadelerden biri de, “Türkiye halkı”dır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bu kavramı çok sık kullanmıştır.
“Türkiye milleti”, “Türkiyeli” ve “Türkiye halkı” kavramları, yalnız Ortak Vatanı değil, siyasî kuruluşu vurgulamak için de kullanılmıştır. Türkiye, yalnız vatan değil, aynı zamanda yeni oluşan devletin de adıdır. Türkiye vatandaşlığı kimliği başlığı altında bu konuya tekrar döneceğiz.
Türk Milleti kimliği
Kurtuluş Savaşı yıllarında, daha kucaklayıcı olduğu düşüncesiyle Türkiyeli, Türkiye halkı, kardeş milletler, İslâmi unsurlar gibi kavramlar ön plana çıkmakla birlikte, Kemalist Devrim önderliği, ortak kimliği ifade etmek üzere, bütün unsurları kucaklayan bir kapsamda Türk milleti kavramım da zaman zaman kullanmışlardır.
Bilindiği gibi, Osmanlı devletinin son zamanlarında henüz yeni filizlenen sosyalist akım dışında, siyasal akımlar, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük seçenekleri ekseninde biçimlenmişti. Kuşkusuz her üç çözüm, birbirinin içinde vardı. İslâmı ve Türk unsurunun rolünü reddeden bir Osmanlıcılık olamayacağı gibi Osmanlı ve İslâmdan bütünüyle kopmuş bir Türkçülük de mümkün değildi. Ancak bu üç akım aslında üç ayrı programa denk düşüyordu, Osmanlıcı program, yükselen Batı’nın modernleşmesine ayak uydurarak imparatorluğu sürdürmek istiyordu.
İslamcılık, en olmayacak programdı. Halifeliği İslâm kavimlerini kucaklayan bir temelde yaşatmayı ve hatta yeniden örgütlemeyi planlıyordu.
Tarihsel gidiş, milli devlet yönündeydi. Osmanlı devletinin dağılması ve bunun içinden Türk unsuru ekseninde ulusal bir devletin çıkması kaçınılmazdı. Kurtuluş Savaşı, çözümü Türkleri ve Kürtleri birleştirerek hayata geçirdi. Ne var ki, bu birleşmeye önderlik eden güç, büyük imparatorluk geleneğini temsil eden Türk milletinin aydınlarıydı. Devlet geleneği, ekonomik güç, nüfusça çoğunluk, düşünce birikimi, hep Türk unsuru ağırlığını taşıyordu.
Bu gerçekler nedeniyledir ki, Kırşehir Mebusu Müfit Efendi, TBMM kürsüsünden Türk ve Kürtlerin birliğini savunurken, “Türk hükümetinin kalbinin Türkler” olduğunu belirtmekten de geri kalmamıştır.30 Bu gerçeği Kürt mebuslar da çok rahat ve hiç yüksünmeden tarihsel bir hakikat olarak ifade etmişlerdir.
Buna karşılık Türk unsuru, Batı devletlerinin sömürgeleştirme emellerine ancak Kürtle birleşerek karşı koyabilir ve kendini kurtarabilirdi. Bu kurtuluş, Türk ile Kürt unsurlarının emperyalizmden ortak kurtuluşları olacaktı.
Bütün bu olguların içinde iki kalın damar görülmektedir:
Biri, Türk unsuru eksenli bir milli devlet sürecidir.
İkincisi, Türk unsurunun bu milli devleti Kürtle birleşerek ve kaynaşarak kurmasıdır. Bu o kadar doğaldır ki, bin yıllık büyük tarih üzerinde durmaktadır.
Bu iki tarihsel damar, millî kimlik konusunda, iki ayrı formül arasındaki gitgelleri de açıklamaktadır. Kurtuluş Savaşı’nın önderliği Kürtle birleşme mecburiyetini vurgulamak ve Kürtleri kazanmak gerektiği durumlarda, Türkiyeli kimliğini öne çıkarmışlardır. Milli devlette Türk unsurunun belirleyici olduğunu vurgulamak istedikleri za¬manlarda ise, Türk milleti kimliğinin altını çizmişlerdir.
Bu nedenlerle Kurtuluş Savaşı döneminde ve sonrasında Türkiyeli ve Türk milleti kimlikleri arasındaki gitgeller, bir çelişme olmaktan çok, tarihsel sürecin dayattığı ve bu süreci açıklayan bir gerçekliktir. Nitekim çelişmeli gibi gözüken bu formüller, Cumhuriyet Devrimi’nin “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” çö¬zümüne yansıdığı gibi, bugünlere kadar gelmiştir.
Türkleri ve Kürtleri birbirinden ayırmak, milli değil, fakat emperyalist çözüm olduğuna göre, Türk-Kürt birliği bugün olduğu gibi Kurtuluş Savaşı yıllarında da biricik milli ve devrimci çözümdü.
Öte yandan Türk-Kürt birliğinin Türk milleti adını alması da kaçınılmazdı ve doğaldı. Tarihsel birikimi ve özellikle devlet kurma ve örgütleme yeteneği, Türk unsuruna böyle bir rol yüklemiştir. Bu da bir gerçektir ve burada Kürtler açısından yerinecek bir durum olduğunu düşünmek, bilimsellikle bağdaşmaz.
Türk-Kürt Milleti kimliği
Mustafa Kemal ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı boyunca, “aslî kurucu unsurlar” olarak kabul edilen Türk ve Kürtler arasında ortaklığı ve hak eşitliğini gözeten formüllerde ısrar etmişlerdir. “Türk ve Kürt milletleri” kavramı, bunlardan en yaygın olanıdır, öte yandan “Türk ve Kürt milleti”, “Türk-Kürt birleşik milleti”, “Türk-Kürt milleti”, “Türk- Kürt birliği” gibi formüllere de rastlanmaktadır. Türklerin ve Kürtlerin bu şekilde anılması, ayrılıkçı bir amaç taşımanın tam tersine, her ikisinin oluşturduğu millî birliğin dayandığı gerçekliği ve karşılıklı hakları vurgulamak içindi.
Mustafa Kemal, 16 Haziran 1919 günü Cemilpaşazâde Kasım Bey’e yolladığı mektupta, “Türk-Kürt milletinin” vatanın parçalanmasını önlemeye azmetmeleri sayesinde sonuçtan emin olduğunu belirtir ve arkasından sözünü “Kürt kardeşlerimin hürriyetini sağlamak için her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım” diye bağlar.
Buradaki anlayışa uygun olarak, Atatürk’ün talimatı üzerine TBMM’nin tanınmış hocalarından Antalya Mebusu Rasih, Muş Mebusu İlyas Sami ve Siirt Mebusu Halil Hulki efendilerin yazdığı Hâkimiyeti Millîye ve Hilafeti İslâmiye adlı risalenin [kitapçığın] önsözünde, zaferin Türk ve Kürt birleşik milleti”nin savaşıyla kazanıldığı belirtilmektedir.
Kurtuluş Savaşı önderliği, emperyalistlerin “Kürtlük ve Türklük adına” bölme girişimlerini bütün çıplaklığıyla açıklamışlar, ancak bu girişimlere “Kürtlüğü” inkâr ederek değil, tam tersine, “Türk ve Kürt milletlerinin birliği” vurgusuyla karşı koymuş ve başarı kazanmışlardır. Bu politikanın bir ifadesi olarak, Atatürk, İzmit Basın Toplantısı’nda, şu uyarıyı dile getirir:
“Türkiye’nin halkı söz konusu olurken, onları [Kürtleri] da beraber ifade lâzımdır. İfade olunmadığı zaman, bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima beklenir.”
Bu örnekler göstermektedir ki, Atatürk ve arkadaşlarının “Türk ve Kürt milletleri” ifadesi, bölme girişimlerine karşı birlik ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Birlik, Kürtlerin inkârına dayandırılmamakta, Kürt gerçeği kabul edilerek sağlanmakta ve korunmaktadır.
Türk ve Kürt millî kimliklerinin iç içe geçmesi nedeniyle Kurtuluş Savaşı’nın Kürt aydınlan ve ileri gelenleri “Kürdüm ve Türküm” demişlerdir. Türk ve Kürt kimliğinin her ikisini de benimseyen bu ifadenin kökü, Jön Türk hareketine kadar uzanmaktadır. Hareketin önderlerinden Abdullah Cevdet şöyle diyor:
“İşte bakın ben Kürdüm. Kürtleri ve Kürtlüğü severim. Fakat mademki, hukuk ve vazife eşit Türkiye vatandaşlarındanım, her şeyden evvel Türküm. (…) Benim bu sözümden, ben mademki Türkiye vatandaşıyım, Kürt dili unutulsun, Kürtlüğüm unutulsun dediğim anlaşılmasın.”
Vatandaş kimliği olarak Türklüğü ve köken olarak da Kürtlüğü kabul eden bu tavrı temsil edenlerin, Kurtuluş Savaşı’nda sık sık TBMM kürsüsüne çıktıklarını görüyoruz. Kürt kökenli mebuslar, kendilerinin “Türk olmayan” deyimi içinde gösterilmelerini “nefrette” karşılamışlardır. Aynı zamanda Kürt olduklarım gururla ifade etmişlerdir. Lozan Konferansı’nda “Türk olmayan” teriminin kullanılması üzerine, Mardin mebusları namına Necip Bey şunları belirtir:
“Ben Kürdüm ve bu suretle cihana bir defa daha ilan ediyorum ki Misakı Millî dâhilinde böyle bir tabiri [Türk olmayan tabiri kastediliyor] taşıyan bir fert dahi yoktur. Çünkü camiasında bulunan Türk, Kürt bir bütündür ve tek vücuttur.”
Yine Kırşehir Mebusu Müfid Efendi şöyle konuşur: “Türk demek Kürt demektir, Kürt demek Türk demektir.”
Kürt ayrılıkçısı bazı aydınlar, bugün bir Kürdün aynı zamanda “Türküm” demesini “teslimiyetçilik” ve hatta neredeyse “ihanet” olarak görmekte, en azından özümlenmiş olmanın bir işareti olarak değerlendirmektedirler. Oysa Türk ve Kürt kimliklerinin büsbütün birbirinden koparılması, millî kutuplaşmayı özendirmekten başka bir şeye hizmet etmeyecektir.
“Türküm ve Kürdüm” formülü bir gerçekliktir. Köken olarak çok sayıda milliyetin büyük millet içinde erimesiyle uluslar oluşturan Avrupalı, kendi yaşadığı süreci doğal saymakta, fakat Türkiye’ye gelince, kamplaşmayı zorlamaktadır. İsviçre’de çalışan genç bir devrimcinin anlattığı, bu açıdan ilgi çekicidir. Genç arkadaş, bir İsviçre makamında, milliyetiniz nedir sorusuna “Türküm” diye cevap veriyor. İsviçre makamı, “Doğum yeriniz Doğu Anadolu, Kürde benziyorsunuz, Kürt değil misiniz” diye sorusunu yineliyor. Türkiyeli gencin cevabı şöyledir: “Evet Kürdüm, ama aynı zamanda Türküm” İsviçre makamı, ısrarlıdır: “Nasıl olur?” Genç de ısrarlıdır: “Niye olmasın, siz Alman kökenli İsviçreliler, kendinizi İsviçreli kabul ediyorsunuz da, biz Türkiye Kürtleri niçin Türk kabul etmeyelim?”
Kürt kökenli her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, Anayasa’nın Türk tanımı içindedir. Türkiye yurttaşlığını benimseyen her Kürdün, aynı zamanda “Türkiye vatandaşı” olduğunu kabul etmesi, ne teslimiyettir, ne de ihanettir. Tam tersine bu ifade Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanlarında birlikte yaşama iradeleriyle uyum halindedir ve Türk-Kürt kardeşliğini yansıtır. “Kürdüm ve Türküm” diyen aydınların başı dik ve onurlu kişilikleri de, bu saptamamızı doğrulamaktadır.
Türkiye vatandaşlığı
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığında, devletin ülke unsuru değil, fakat siyasal bağ ön plandadır. Türkiyeli kimliği, bazen ortak vatanı, bazen de ortak cumhuriyeti ifade etmek için dile getirilmektedir. Yeni bir devletin kurulmakta olduğu gerçeği belirginleştikçe, bu kimliğe vurgular çoğalmaktadır.
Nitekim Atatürk, 1926 yılında “millet” kavramı üzerine notlar tutarken, millet ile kavimin karıştırıldığına işaret eder ve “millet kelimesiyle siyasî kuruluş anlaşılır. Kavim ‘peuple’ kelimesi ise her şeyden önce kök bağını ve ırkı hatırlatır” diye yazar.
Bu, çok, hem de çok önemli bir saptamadır. Kemalist önderliğe göre, milletin tanımında öne çıkan etken, yeni devletin kuruluşuna katılmak oluyor. Bu açıdan milleti belirleyen, kavimde olduğu gibi şu veya bu kökten gelmesi değil, Türkiye devletiyle bağıdır; yani Türkiye devletinin halkını oluşturmasıdır. Bu anlayış Kurtuluş Savaşı yıllarında belirginleşmiştir.
Örneğin 1923 yılı Nisan ayında Seçim Kanunu’nda yapılan değişiklikte birinci madde:
“TBMM üye sayısı, Türkiye devleti halkından her yirmi bin nüfusa bir mebus” esasını koymaktadır.
Bu kanundaki “Türkiye devleti halkı” kavramı, Mustafa Kemal’in 1930 yılı eşiğinde Medenî Bilgiler kitabı için yaptığı millet tanımının ipuçlarını vermektedir. Atatürk, tekrar pahasına yeniden hatırlatalım, ortaokullarda okutulan Yurttaşlık Bilgisi (Medeni Bilgiler) kitabı için Türk milletini şöyle tanımlamıştı:
“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu tanımda dört unsur göze çarpıyor:
Cumhuriyet kurma eylemi, yani devrim yoluyla milli devlet kuruculuğu.
Türkiye: Milletin üzerinde yaşadığı toprak parçası, vatan,
Halk: Milletin maddesini oluşturan insan unsuru.
Türk milleti isimlendirmesi.
Aslında bu tanım, Kurtuluş Savaşı yıllarında ortaya çıkan devlet kuran millet anlayışının geliştirilmesiyle ifade edilmiştir. Ortak yaşama arzusu, ancak devlet halinde örgütlenerek ve o devletin bağımsızlığını koruyarak hayata geçirilebilir.
Devrimi, siyasal unsuru ön plana çıkaran bu tanım, Kurtuluş Savaşı’nda belirmeye başlayan yeni milli kimliğin olgunlaşmış ifadesi olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle 1930 arifesinde ifade edilen bu formülü açmak, Kemalist Devrim’in Kurtuluş Savaşı yıllarındaki yönelişini anlamak açısından da yararlıdır. Bir kavramın en geliştirilmiş hali, gelişme sürecinin doğrultusu konusunda fikir verecektir.
Devlet kurarak millet olmak
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı” tanımındaki millet, devrimci ve kurucu bir millettir.
Türkiye halkı, Osmanlı devletini yıkıp yeni bir devlet kurarken millet olma niteliğini de kazanmış olmaktadır.
Türkiye halkı Cumhuriyet’i kurarken, aynı zamanda kendisini millet olarak kurmuştur.
Devleti ve milleti kurma özellikleri iç içe geçmiştir. Devrim yapmak ve Cumhuriyet kurmak, hem belli bir toplumsal-ekonomik olgunluğu, hem de iradeyi yansıtmaktadır.
Türkiye halkı, Cumhuriyet kurma iradesiyle aynı zamanda ortak yaşamın siyasal çerçevesini belirlemiştir. Milleti oluşturan ortak yaşama isteği, kendisini devrimci bir Cumhuriyet kurma pratiğiyle ortaya koymuştur.
Devrimle oluşan millet, kendisini yaratan devrimi, aynı zamanda ortak hayatın temeli olarak belirlemiştir.
Türkiye halkı, bağımsızlık için silaha sarılarak ve arkasından devrimci bir eylemle Cumhuriyet’i kurarak, devrimci bir yaşamı seçmiş olmaktadır. O güne kadar Osmanlı sultanlığının hükmüne tabi olanlar, artık “millî hâkimiyet” sisteminde yaşayacaktır. Bu bir devrimdir. Dev¬rimle birlikte yaşam da devrimcileşmektedir.
Millet, kendisini “millî hâkimiyet” ilkesini uygulayarak gerçekleştirmiş olmaktadır.
Kemalist Devrim önderliği, yaşanan bu sürecin teorisini yapmış, hatta hocalara bile yaptırmıştır. Mustafa Kemal’in talimatı üzerine, TBMM’deki tanınmış hocalardan Antalya Mebusu Rasih, Muş Mebusu İlyas Sami ve Siirt Mebusu Halil Hulki efendilerin imzalarıyla ya¬yımlanan Hâkimiyeti Milliye ve Hilafeti İslâmiye adlı kitapçığın önsözünde bu teorik çaba görülmektedir.
“Millî hâkimiyetimiz, şer’i enverden [Allanın nurlu emrinden], devrim hakkından (…) doğmuş; kan dökülerek alınmış ve fisebilillah [Al¬lah yolunda, karşılık beklemeksizin] Türk ve Kürt birleşik milletinin savaşlarıyla zafer ve galibiyet kazanmıştır.”
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma” eylemi, bizce Atatürk’ün millet tanımının esasını oluşturmaktadır. Bu devrimci pratik, millî bilinci de yaratmıştır.
Cumhuriyet kurma eylemi, yalnız padişahı yıkmak değil, aynı za¬manda ortaçağ ilişkilerinden kurtulmaktır. Atatürk, “Türkiye, şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz” diyerek, millet olmanın gerektirdiği toplumsal devrime de işaret etmiştir. Milletin ortak yaşama isteği diye tanımlanan manevî unsuru, devrimci bir deneyim içinde oluşmuştur.
Toprağı vatan haline getirmek
Atatürk’ün millet tanımının ikinci unsuru, vatandır, Türkiye’dir. Millet, Kurtuluş Savaşı vererek üzerinde oturduğu toprağı vatan haline getirmiştir. Sömürgeleşmekte olan bir toprak parçasından, millî bir devrimle vatan yaratmıştır. Vatanı yaratan, Cumhuriyet’tir.
Türkiye halkı
Üçüncü unsur, milletin maddesini oluşturan halktır. Atatürk, “Türkiye halkı” diyerek, herhangi bir ırka dayanan, etnik karaktere vurgu yapan bir millet tanımım kesin bir tavırla reddetmiştir. Türkiye topraklarında yaşayan halkın bütünü, hangi milliyetten olursa olsun, millet tanımının kapsamı içindedir.
Dördüncü unsur, Türk milleti ismidir. Burada milli devlet vurgulanmaktadır. 19. yüzyıl sonlarından bu yana tartışılan Osmanlıcılık, İslamcılık, Millicilik seçenekleri arasındaki mücadeleye son verilmektedir. Osmanlıcı ve İslamcı seçenekler, bir devrimle ve kesin kararlılıkla bertaraf edilerek milli devlet çözümü kabul edilmektedir.
AB kapısından kurtarmak
Türk milliyetçiliği, ancak Namık Kemal, Hüseyinzade Ali Bey, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp; hepsinin toplamı ve özü olan Mustafa Kemal Atatürk çizgisinde gelişebilir. Bu çizgiden çılanca, akrep gibi kendini sokar. Nitekim bu tür ABD güdümlü sözde milliyetçiler, Türkiye’nin Avrupa Birliği kapısına bağlanmasında belirleyici roller üstlenmişlerdir. AB kapışında ne milli devlet kalır, ne milli ekonomi kalır, ne milli kültür kalır, ne de milletin kendisi kalır. Yaşanan olay budur.
O zaman Türkiye’nin AB kapısındaki zincirlerinden kurtulması, millet olarak varlığımızı sürdürebilmek için şarttır, zorunludur ve kaçınılmazdır.
Kemalist Devrim’le kurulan millî devletten vazgeçmek, tek bir millet olmaktan da vazgeçmektir. Kemalist Devrim’in millet halinde kaynaşma sürecine soktuğu Türkler ve Kürtleri, ABD ve AB tekrar ayrıştırmak istiyor, İstiklâl Savaşı’ndaki ortak iradeyi canlandırmaktan başka çare yoktur.
Özgürleşme ve zenginleşmenin biricik siyasal modeli, Milli devlettir. Türk milletinin 21. yüzyılda milli bir devleti olacak. Türkiye, kaçınılmaz olarak Kemalist Devrim rotasına girecek ve Devrimini tamamlayacak. Oraya gidiyoruz.

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı TARİH içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.