Özkan Bakioğlu – Edebiyat ve Devrim

Geçmiş zamanda bir yazı okumuştum. Okuduğum yazının bir yerinde, bir cümle yazıyordu. Cümle, şiirin en milli unsur olduğunu ifade eden bir cümleydi. Bu cümle üzerinde oldukça çok düşündüm. Açıkçası cümlede ki ‘milli’ ifadesinin yerine ‘öz’ kelimesini koymak şartıyla cümle ile hemfikirim.Hatta konuyu daha da genişleterek, edebiyatın toplumun en öz unsuru olduğu kanaatindeyim. Çünkü edebiyatın gerek sözlü, gerekse yazılı olarak toplumun kültürünü yansıttığını düşünüyorum. Kültür diyerek ifade ettiğim kavramı açtığımda daha net anlaşılacağım sanırım. Kültür; insanın kendisiyle, diğer insanlar ile ve tabiat ile kurduğu ilişkilerin neticesidir. Bir insan düşünün, kendi bedeni ile kurduğu bir ilişkisi vardır. Ellerini ve ayaklarını kullanmak mesela. Bu ilişki, insanın bedenini tanıması şeklinde gelişir ve bazı çıkarımlarda bulunmasını , tecrübe edinmesini sağlar. Edindiği tecrübe ile insan hal ve hareketlerini şekillendirir. Aynı şekilde insan, diğer insanlar ile de ilişki kurar ve tabiatta bulunan diğer canlı-cansız bütün unsurlarla da ilişki halindedir. Bütün bu ilişkiler bütününden elde ettiği çıkarımların neticesi ise kültürdür. Kültür kavramı, bireysel ve toplumsal olarak genişleyen; iç içe geçmiş, giriftleşmiş ilişkisel tecrübelerin neticeleri biçimde oldukça geniş bir kavramdır. Bir çok yönden, dialektik iş ve oluşun insanca tecrübe edilişinden çıkan neticeler birikimi olan kültür için, dialektik iş ve oluşun/ tabiatın neticelerinin insanca algılanışıdır da denilebilir. Edebiyatın, insanın ve toplumun kültürel yapısı temelinde geliştiğini düşünüyorum. Bir roman yada şiirin, yazıldığı toplumun, yazıldığı şartların yazar tarafından ifadesi olduğuna inanıyorum. Tarihi romanlar içinde aynı fikre sahibim. Geçmiş bir dönemi anlatan romanları yazanlar, bugünden ne kadar bağımsız olabiliyorlar ki ? Buda doğal bir şey. Yazar, kendi kültürünün dışında bir eser ortaya koyamaz. Sadece kendi kültürünü saklayabilir, rol yapabilir. Fakat her ne kadar başarılıda olsa neticede eser yazarın kültüründen doğmuş olur. Özellikle şiir alanına konuyu daraltarak incelersek, şiirin hayat ile olan birlikteliğini de görmüş oluruz. Edebiyatın şiir dışında ki diğer kollarında daha disipline olmuş bir yazım varken şiirde çok daha insanın kendisini ifadesi mevcuttur. Bir şair, yazdığı şiirlerinin kaçında kendisini saklayabilir ki? Hangi şiir, şairinin deneyimlerinden tamamen bağımsız olarak ortaya çıkabilir? Dolayısıyla şiir, diğer edebiyat türlerinden çok daha fazla öz unsurdur fakat diğer bütün edebi türlerden ayrıldığı nokta, şairin diğer yazarlardan eserinde kendisini saklama şansının çok daha düşük oluşundan başka bir şey değildir. Edebiyatın kültür ile olan ilişkisini kavramak için, edebiyatı özellikle de şiiri sınıfsal bir tarihçilikle incelemek gerekir. Bu işi sadece Osmanlı Edebiyatında yada Cumhuriyet Edebiyatında yapmak bile bize çok önemli veriler sunacaktır. Osmanlı edebiyatının, Osmanlı’nın kuruluşundan yıkılışına kadar ki süreçte kazandığı nitelik ve nicelikler, bizzat Osmanlı’nın toplumsal yapısının kazandığı nitelik ve nicelikler ile paraleldir. Osmanlı Edebiyatında iki önemli edebi kimlik vardır.Bunlardan biri ‘Halk Edebiyatı’ diğeri ise ‘Divan Edebiyatı’dır. Halk Edebiyatının özellikleri; çoğunlukla gerçekler ve yaşanmışlıklar üzerine oluşur ve halkın diliyle, terimleriyle oluşur. Divan Edebiyatı ise saray ve çevresinin edebiyatı olarak bilinir. Divan Edebiyatının dili ağır olup, çoğunlukla terimleri Arap ve Fars Edebiyatları kökenlidir. Genel yapıları hasebiyle Divan ve Halk Edebiyatları bu şekilde bilinirler. Fakat süreç içinde bu genel tanımların dışına çıkarlar. Özellikle Osmanlı’nın kuruluş döneminde her iki edebiyatında hemen hemen aynı özelliklerde eserler verdiği görülür. Fakat süreç içinde Osmanlı yükseliş dönemine girmeye yakınlaştıkça bu durumun farklılaşmaya başladığı görülür. Osmanlı’nın yükseliş döneminde ise iki edebiyat arasında kopuş keskinleşmeye başlar. Dikkat edilirse, Divan Edebiyatının en hayal mahsulü şiirlerinin, eserlerinin Lale Devri olarak bilinen o kesitte meydana geldiği görülecektir. Osmanlı sarayı zenginleştikçe, edebiyatı da halktan bağlarını kesmiş, hayali aşk ve şehvet dolu eserler meydana getirmeye başlamıştır. Bunun tam tersi yönde ilerleyen Halk Edebiyatı ise daha gerçekçi eserler vermiştir. Özellikle Tanzimat Dönemine bakacak olursak, edebiyat ile hayatın ne kadar iç içe geçmiş olduğunu çok daha net anlarız. Tanzimat döneminin batıya yönelişçi tutumu edebiyatada yansımaktadır. Tanzimat Edebiyatı olarak bildiğimiz, Tanizmat Dönemi edebiyatı oldukça dönemin siyasi hayatından etkilenmiştir. Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Mithat, Ahmet Vefik Paşa gibi isimlerin öncülüğünü üstlendiği Tanzimat Edebiyatının bu isimleri aynı zamanda dönemin siyasi coşkunluğunada yön veren isimlerdi. Tanzimat Edebiyatı, dönemin batıya yönelişçiliğinin ve karmaşasının açıkça hissedildiği bir edebiyattır. Hem eskiden kopuş, yeniyi üretmek hem de kopuşu sağlayacak teorik-pratik birikimi inşa etmek gibi bir çok radikal fikrin ve eylemin yaşandığı/yaşanmaya çalışıldığı bir arayış edebiyatı olarak dikkat çeker.Aynı cümleyi Tanzimatın siyasi ve sosyal hayatı için kurmak da mümkün ve isabetlidir. Tanzimat ve Islahat Fermanları ve I.Meşrutiyetin ilan edilişinin yaşandığı bu dönemin siyasi-sosyal hayatı ile edebiyat hayatı arasında girift bir ilişki mevcuttur. Bu durumda doğaldır. Çünkü Edebiyat, içinde yaşadığı anın kültürüne göre şekillenir daha doğrusu o anın kültüründen doğar.Aydı durum Tanzimat Edebiyatından sonra gelen Servet-i finun ve Fecr-i Ati edebiyatları ve daha sonra gelişen Milli edebiyat içinde geçerlidir. Daha detaylı bir araştırma ve yazı ile derginin bir sonraki sayısında bu konuya değineceğim.Şimdilik sadece edabiyatın kültür ile olan ilişkisi hakkında ki genel fikirlerimi ifade ettim. Bir sonraki yazımda konuya daha detaylıca değineceğim. En içten sevgi ve Devrimci Selamlarınla…

http://www.rebeze.net/yazar/edebiyat-ve-devrim-18.html

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı EDEBİYAT içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.