Türkiye medeniyeti – Meddah

Meddah, medhedici, övücü anlamına gelir. Arapça “medh” kökünden türetilmiş bir kelimedir meddah. Meddahlığın, Türk toplumu içinde iki kaynaktan geliştiği görülür. Birincisi Orta Asya kaynaklı olup Şamanizm’den ozanlara, ozanlardan bakşılara ve âşıklara uzanan din – dışı özellik, öbürü de İslâm kültürünün başlangıcından bu yana geliştirdiği dinî kökenli özelliktir. Her iki kaynağın da Türk Meddahlığının gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Meddahlar, kıssahân ve şehnamehânlar, halkın bulunduğu yerlerde bir yandan Türk kahramanlarından, Oğuz Destanları’ndan, Dedem Korkut Hikâyeleri’nden söz ederken, öbür yandan da İslâm tarihinin ve İran edebiyatının kahramanlarına ait hikâyeleri ve şiirleri okuyorlardı.
Türk Meddahları, toplumun yaşayışını ve ilgi alanını dikkate alarak konularını belirlemişler ve zamanla günlük, gerçek hayatı konu edinmede yoğunlaşmışlardır.
XVIII. yüzyıl Meddah senaryoları, masal ve hikâyelerdeki motiflerden etkilenmiş olsalar bile, İstanbul Meddah Hikâyelerinin gerçekçi eğilimini göstermektedir. Konular daha çok varlıklı esnaf, para ve akar sahibi kişileri kapsar. Hikâye konuları, o dönemin yozlaşmışlığını hiçbir düşünce öne sürmeden gözler önüne sermektedir. Meddahlar onları dinleyen ve seyreden kişilerin ilgi duydukları olayları anlattıklarına göre o dönem kahve halkının kadın – erkek ilişkilerine, eğlence ve içki toplantılarına, kayık gezintilerine ve ada sefalarına, varlıklı kişilere, çeşitli sanatçılara eğilim duydukları bu senaryolardan anlaşılmaktadır.
Türk Meddahının bir özelliği, toplum yaşamından kesitleri gerçekçi biçimde dinleyici önüne getirmesidir. Arap Meddahı, hikâyelerini ya manzum ya da uyaklı düzyazı ile anlatırken, Türk Meddahı hikâyeyi canlı konuşmaları, şive taklitleri ve dramatizasyonu ile günlük yaşayışın görünümü içinde verir.
Büyük ve usta Meddahların içinde yaşadıkları toplumu, çevrelerini ve gördükleri kişileri inceledikleri biliniyor. Onların inandırıcılığı ve gerçekliği bir açıdan bu gözlemlerinden ileri gelir. Sokakta, vapurda, kahvede, eğlence yerlerinde çeşitli insanları, davranış biçimleri ve konuşmaları ile inceleyen yazar, bir çeşit fotoğraf çekmekte ve gördüklerini belleğine yerleştirdikten sonra yeteneği ölçüsünde bunları bir bir yansılamaktadır. Ebuzziya Tevfik, XIX. yüzyıl Meddahlarından Yağcı İzzet’in insanları çok yakından izlediğini, hatta gözüne kestirdiği kişiyi iyice anlayabilmek için günlerce arkasında dolaştığını yazar: Yağcı İzzet, “Size yangından çıkmış, virânelerden toplanmış çivi ve demir gibi hırdavat satan bir Yahudi’nin dükkânını vasfeyleyecek olsa, anın sagir sinninden beri bu kâr adında dolaştığına hükmedersiniz. …bu zât meselâ şehir halkınca maruf bir dilencinin, şive ve âhengiyle iktisap edinceye kadar, lüzûmuna göre aylarca arkasında dolaşırdı. Ayasofya’da meşhur olan Buhurcu’yu taklid için, nice günler tâkip etmiş olduğu ve yine meşhur musikişinaslardan Külhanbeyi Mehmed’in âheng-i gınâ’sını fark olunmayacak raddede taklid maksadıyla birçok zaman Mahmud Paşa Tekkesi’ne devam ettiği mervîdir.
Konu hangi dönemde geçerse geçsin, Meddah hikâyeleri doğal olarak, o hikâyeyi anlatanın kendi döneminin özelliklerini barındırır. Meddah hikâyelerinde zaman ve yer kaygısı yoktur. Meddah konularını belirleyen kişi, hikâyeleri öyle bir yolda özetlemiştir ki, her meddah, konularını kendi yeteneği ve yaratışı oranında süsleyebilir, uzatıp kısaltabilir. Nitekim bunların tümü de şifre gibi yazılmıştır, cümleler tamamlanmaz, cümlelerin dizilişleri bir sıra izlemez, konuşmalar atlamalıdır. Buna örnek olarak Fıçı Abdullah adlı senaryodan bir bölüm:

“(…) Rehâvî âheng ile bir Balyoz kızı getürüb
Bulunanlara birer kadeh, birer francala verdiler.
Gömdüler. Sefer Beşe’yle içdiler.
Çelebi mezarda, Sefer firâr. Samsonhâne neferâtı
Çelebiye ahz, Balyoz’a teslim. Üç gün hapis, bir fıçı ile
Deryaya kalyondan atdılar. Kenar, kurt, fıçı pâpe pâre…

Meddahlar ve İcraları:

Geleneksel Türk tiyatrosu sanatçıları, ustalarından öğrenerek ve yaşayarak tecrübe etmek suretiyle seyirci ile temas kurar ve ustalaştıkları nispette seyirci tepkilerine göre icralarını gerçekleştirirler. Sanatçılar, icra ettikleri sanatın niteliğine göre farklı şekillerde de olsa mutlaka seyirciyi takip ederler.
Meddahın, hikâye anlatırken ya da taklit yaparken kullandığı makreme, dinlenmek için terini sildiği, kadını oynayacaksa başına örttüğü, yemek yiyecekse önüne taktığı bir simge, bir aksesuar iken seyircilerle kuracağı temas fonksiyonunu da üstlenebilir. Meddah, dinlenme sırasında makremesi ile yüzünü silerken bir yandan da dinleyiciler üzerinde yarattığı etkiyi ölçer, birkaç saniye daha uzayan merak ögesini de sağlar.
Seyirci-dinleyici önünde çeşitli hikâyelerin dramatizasyonunu yapan Meddah, bir anlatıcı olmaktan çıkmış, daha çok bir oyuncu durumuna girmiştir. Aslında bu “oyunculuk” onun sanatının kaynağında vardır. Meddah öyle bir oyuncudur ki bir hikâyeyi her anlatışta değişik yaratışlara giderek ortaya çıkarır. Seyirci – dinleyici ile çok yakından ilişki kurduğundan seyircinin göstereceği tepkiye göre, o anda doğaçlamaya giderek her anlatımda yeni bir yaratışa ve amaca yönelir.
Geleneksel Türk tiyatrosu sanatçıları ise bu ölçümleri oyun esnasında kendileri gerçekleştirmektedirler denilebilir. Kavuklu Hamdi’nin, “Hangi mektepten çıktınız?” diye sorulması üzerine “Sokaktan çıktım, bizim câmi avlusunda, fulya tarlası meydanlarında oynadım… Avrupa’da oyunculuğun mektepleri varmış…öyle mi?, tuhaflığın da mektebi olurmuş demek!” şeklinde tepki göstermesi sanatları üzerinde çalışmalar yapılması bir yana geleneksel Türk tiyatrosu sanatçılarının yetişme şartlarının zorluğunu ortaya koyması bakımından dikkat çekici bir durumdur.
Türk Meddahları, yaşadıkları ve sanatlarını icra ettikleri çağlarda, B. Brecht tarafından kavramlaştırılmadan çok önceleri y a b a n c ı l a ş t ı r m a örnekleri sergilemişlerdir. Meddahın teknik ve tavrını birleştiren bir özellik hikâye sırasında olayın dışına çıkarak çeşitli biçimlerde bir uzaktan bakışı sağlamaktır. Meddahın anlattığı hikâyeye y a b a n c ı l a ş a r a k araya bir fıkra ya da kısa bir hikâye, çeşitli açıklamalar ya da bir yemek tarifi sokuşturması o Meddahın ustalığı oranında başarılı ya da yavan olabilir. Örneğin Kız Ahmet’in, hikâye arasındaki episodları bağlarken birden olayın dışına çıkması ve anlattıklarını eleştirir bir biçimde, olaya dinleyiciyi de yabancılaştırması çok ilginçtir.
Meddah bazen de semtleri ve bu semtlerde olan değişiklikleri de hikâyenin arasına sokuşturarak y a b a n c ı l a ş t ı r m aya gider. Küçük Ali, Dünya Güzeli’nde bunu şöyle yapar: “Dolaşa dolaşa Mahmutpaşa’da bir börekçi fırın vardır, oraya gelir. Eski İstanbullular bilir. Fırının önündeydi. Şimdi o kalktı, orası patiskacı dükkânı mı, manifortacı dükkânı mı ne oldu. Mahmutpaşa Hamamı’nın önünde bu börekçi dükkânı. Bu börekçi dükkânında bir tezgâhtar…” böylece Meddah, hikâyelerindeki yeri seyircilerin, özellikle İstanbullu dinleyici-seyircilerin gözünde canlandırmak için o semti tam olarak tanımlamaya çalışmaktadır.
Meddah, hikâyesine başlarken hikâyenin nerede geçtiğini söyler ve hikâye kahramanını tanıtırdı. Metin And, hikâyenin kişilerini ve olaylarını kimse üzerine alınmasın diye ismin isme, semtin semte benzediğinin bir uyarı olarak seyirciye aktarıldığına dikkat çekmektedir.

Meşhur Meddahlar:

Sultan III. Murad döneminin (1574- 1595) meddahları oldukça büyük şöhret yakalamışlardır. Lâlin Kaba bunlar arasındadır. XVI. yüzyıl sonlarında yaşamış olan Cenanî, Sultan III. Murad’ın nedimlerinden olmuştur. XVI. yüzyıl sonlarında yaşamış ve III. Murat devrinde saray kıssahanlığı yapmış Derviş Eğlence de bu meddahlar arasındadır. IV. Murad devrinde (1623- 1640) İncili Çavuş, Tıflî Ahmed Çelebi dikkat çeken meddahlardan olmuşlardır. I. Mahmut döneminin (1730- 1754) meşhur meddahlarından Galatalı Şekerci Salih ve III. Mustafa döneminin (1757- 1773) meddahlarından Galatalı Ahmet Çavuş XVIII. yüzyılda hikâyelerini anlatmışlardır. Kız Ahmet ve onun yetiştirdiği Piç Emin, XIX. yüzyıl başlarında İstanbul’un namlı meddahları arasındadırlar. Keçecizade İzzet Molla, Kız Ahmed’in, Emin’e usta oluşunu manzum söylemiştir:

Bahs ü temyizi iki meddahın
Etdi efsaneyi i bezm-i mümted
Dedi nâgeh zürafadan birisi
Piç Emini doğurur Kız Ahmed

XIX. yüzyılda Kasımpaşalı Hafız ve Meddah İsmet, sanatlarında başarılı olmuş diğer meddahlardandır. Borazan Tevfik, Meddah Şükrü Bey ve çırağı Aşkî Efendi de XX. yüzyılın başlarına kadar sanatları devam eden meddahlar arasındadırlar. XX. yüzyılda mesleğine orta oyunu ve tuluatla devam etmiş olan ve Kavuklu diye de anılmış olan meddah Ali Bey, özellikle taklit ve mimikleriyle kendine özel bir yer edinmişti. Meddahlık zamanlarında söylediği en güzel hikâyelerden biri “Kadının fendi, erkeği yendi” hikâyesiydi ki mimiklerini kolaylıkla yapabilmek için genç yaşta otuz iki dişini söktürmüştü. 1905’te Üsküdar’da doğan, aslen Dimetokalı olan Dümbüllü İsmail, asıl adı unutulmuş ve Kumbüllü denilen arkadaşıyla Lorel ile Hardi, Pat ile Pataşon ya da Karagöz ile Hacivat gibi Dümbüllü ile Kumbüllü şeklinde ikili olmuşlardı.

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı KÜLTÜR-GELENEK-GÖRENEK içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.