Türkolog Prof.Dr. Kemal Üçüncü – BÜTÜN COĞRAFYALARDA TÜRKÜN İZİ VARDIR

Tundra kuşağından Akdeniz havzasına, Mezopotomya’ya, Türkistan’dan, Adriyatik sahillerine kadar ulaşan 12 milyon kilometrekarelik alan Türk kültür ve medeniyetinin tarihsel olarak meskûn olduğu coğrafyadır. Coğrafi keşifler öncesi Amerika ve Avustralya kıtaları haricindeki halklar ve toplumlar için dünya Asya , Avrupa ve Afrika kıtalarından ibarettir.Kadim coğrafi literatürde bu alana “Eski dünya” denir.Toplam alanı 85 milyon kilometrekaredir.Bu alanın 3/2 sini oluşturan 55 milyon kilometrekarelik alan tarihsel süreçte Türk boy ve topluluklarının siyasal olarak denetim altına aldıkları alandır.Türk kültürünün coğrafi derinliği ve genişliğine bakıldığında Avrasya’nın kalpgâhı olan bir bölgeyi kapsar.20 doğu boylamı Budapeşte’de Gül Baba tekkesi Batı’daki en son Türk eseri 100 doğu boylamı Saha-Yenisey hattından Tarım havzasına kadar olan alan en doğu ucudur.Güneyde Sudan -Hartum ve Suakin limanından Yemene, Kuzeyde Tundra kuşağını takiben Petersburg, Tümen ve Sibirya’ya kadar olan Türk kültürünün coğrafyasıdır Bütün bu coğrafyalarda Türk kültürünün izleri/eserleri vardır.

Türkler doğudan batıya, kuzeye, güneye olan yürüyüşleri esnasında bulundukları her coğrafyanın kültürel geleneği ile bağdaştırmacı ,dönüştürücü, telif eden bir kültürel geleneği üreterek ayakta kalma becerisini göstermişlerdir.Farklı mimari ve estetik anlayışlarını,sanat anlayışlarını,dili ve ananeleri, inançları , maddi ve teknik olanakları tanımış ve onlarla imtizaç etmiştir.Bu coğrafyada Türklerle beraber farklı etnisiteler ve inanç gelenekleri beraberce yaşayagelmişlerdir.Farklı etnisitelere sahip Müslim topluluklarla aynı inanç dairesi içerisinde ortak bir inanç repertuarında yoğrularak müşterek bir medeniyet sembolizmi ve grameri üretildi.Kürtler,Gürcüler,Arnavutlar,Lazlar,Çerkesler, ilh. Hep bu sembolizmin ve gramerin öğeleridir.Tekil olarak bu kültürleri ele aldığınızda özgün “unique” anlamda bulacağınız şey sınırlı ve arkaik bir folklorizmden öteye gitmez.Oysa bu halkların da dahil olduğu ve adına “Türk Kültür Havzası” dediğimiz alan ortak medeniyetimizin omurgasını teşkil eder.Söz konusu akraba halklar tarihsel süreçte Türk siyasal hakimiyetinin yarattığı [habitus’da]· yaşam ve kendini üretme geliştirme imkanı bulmuşlardır.Türk siyasal hakimiyetinin zayıfladığı veya kesintiye uğradığı tarihsel kesitlerde bu halkların her anlamda mağdur ve mazlum olduğunu görürüz.Bu anlamda havzadaki Türk siyasal aklı ve teşkilatçılığını bir istiare ile atomun yapısına benzetebiliriz.Merkezde çekirdek olarak Türk siyasal teşkilatçılığı ve siyasal aklı bulunmaktadır.çekirdeğin çekim gücü proton, nötron ve diğer parçacıkları bir arada tutarak maddenin oluşumuna imkan sağlamaktadır.Bu anlamda Türk siyasi erki bu coğrafyada ortak inanç eksenindeki akrabalarımızı kendi barış ve güvenlik alanı içerisinde koruyup himaye ederek varlıklarını devam ettirmelerine imkan sağlamıştır/sağlamaktadır.Bu bağlamda ortak acılarımız, sembollerimiz ve sürekli güncellediğimiz güncel yaşam pratiğimiz sarsılmaz bir yarın ve gelecek inşası için son derece elverişli bir zemindir.

O TEZİN HİÇBİR DAYANAĞI YOKTUR

Bu girizgâhtan sonra uzunca bir süreden beri Batı Avrupa Oryantalizmi tarafından formüle edilen ve popüler ve siyasi Kürtçü çevreler tarafından dolaşıma sokulan ve soldan,sağa,İslamcı çevrelere kadar pek çok ideolojinin yeniden üreterek pekiştirdiği bir yanlış yargıya değinmek isteriz.

Yaygın medya mecralarındaki sığ ve sathi “tartışma programlarında” sabahtan akşama kadar cinsellikten,ekonomiye kadar pek çok konuda “fikri olan” araştırmacı yazarlar ve onların akademik versiyonları bu yanlış bilgilerden hareketle meseleyi yanlış noktalara taşıyorlar.Yanlış bilgi ile doğru yorum yapılamaz.

Bu yaygın yanlış söylemi özetleyecek olursak ezcümle “Biz kâlubelâdan ben buradaydık [Anadolu’da], sizler sonradan gelip topraklarımızı işgal ettiniz” tezini işlemeye ve dolayısıyla en hafif deyimiyle, “ne yapsak yeridir” gibi bir noktaya çıkılıyor .

Bu tezin ciddi hiçbir ilmi dayanağı yoktur.Türkiye coğrafyası ve çevresinde kadimden beri Arap, Fars,Roma, Süryani,Ermeni, Gürcü gibi güçlü kadim yazılı gelenekler vardır.Bu kaynaklara baktığımızda bölgede Kürtlerin Türklerden önce yerleştiğine dair bir açıklama bulunmaz. Geliniz Türk kaynaklarına “hiç atıf yapmayalım”, D.Ahsen Batur’un kadim yazılı gelenekler üzerinde yaptığı alıntı ve değerlendirmeleri okuyalım:

O KAYNAKTA NE KÜRTLERDEN SÖZ EDİLİR NE DE YAŞADIKLARI TOPRAKTAN

“Yapılan tespitlere göre eserinde Kürd ve Ekrad adı geçen ilk yazar Taberî’dir. Bildiğimiz kadarıyla veya en azından bugüne kadar bulunan eski elyazmaları arasında Taberi’den öncekilerde Kürd kelimesi geçmez. Ancak, Tabri de geçen seklinden Kürd kelimesinin göçebe, bedevi anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nasıl bir Arap tarafından yazılmış eserde gecen “bedevi” kelimesine bakarak hiç kimse “bedevi” adını taşıyan etnik bir grubun veya kabilenin olduğunu düşünmezse, burada geçen “Kürd” kelimesinden de etnik bir topluluk anlamı çıkarılamaz, izah edelim. Pers hükümdarı Erdavan’ın mektubunda “Ey Kürdlerm çadırında terbiye olmuş Kürd!” diye hitap ettiği kişi, Sâsânî devletinin kurucusu Erdesır b. Babek’tir. Taberî’nin anlattığına göre Istahr’da Bazerencm (erden birinin hükümet ettiği günlerde Babek’in Erdeşır adını verdiği çocuğu dünyaya gelir. Istahr hükümdarının adı Cuzher, başka bir rivayete göre Uzuhr’di ve Tîra adlı bir köleyi Dârâbcerd’e ercebz olarak tayın etmişti. Erdesır yedi yaşına geldiğinde babası onu Cuzher’in huzuruna götürdü ve hükümdara oğlunun terbiyesini Tira’ya havale etmesini ve o öldükten sonra yerine oğlunu ercebz yapmasını rica em. Hükümdar bu ricayı kabul etti. Babanın arzusu üzerine bunun ıçin bir tutanak tertip edildikten sonra oğul Tira’nın katma götürüldü. Tira onu güler yüzle karşılayarak evlatlık edindi. Erdeşır, Tira’nın ölümünden sonra yerme geçerek yurdu düzgün bir şekilde yönetti. Metnin bundan sonraki kısmı hayli karışık. Esasen bunun sebebi Taberî’nın İskender’in Dârâ’yı öldürmesinden sonra herbiri kendi başına hükümdarlık yapan derebeylerin yani Mülûk-u Tavâifin tarihini iyi bilmemesidir. Ondaki bu bilgi eksikliği ve efsanelerle, hayali olaylarla dolu anlatımı, kendisinden sonrakilere miras kalmıştır. Rivayete göre Erdesır, ercebzlik yaptığı sırada birrüya görür ve güya başı ucunda oturan bir melek ona büyük işler başarıp pek çok krallık fethedeceğini bildirir. Böylece Erdesır ordular toplayıp harekete geçer bazı derebeyleri öldürüp ülkelerini ele geçirir. Babasına bir mektup yazıp velinimeti durumundaki Cuzheri de öldürmesini ister. Babası yanı Babek, o sırada Beyza’da bulunan Cuzher e saldırır ve öldürüp tacını ahr. Sonra Cibâl hükümdarı yani Part kralı Erdavan’a bir mektup göndererek,bu tacı oğlu Sâbûr’a giydirmesine izin vermesini ister. Erdavan, bu isteği reddeder ve öldürülen hükümdarların kendisine sorulmadan öldürüldüğünü ve durumu kabullenmediğini bildirir. Babek, Erdavan’ın uyarısına aldırmaz ve tacı oğlu Sâbûr’un başına koyar. Böylece Sâbûr yanı aslında Erdeşir’in ağabeyi hükümdar olur. Sonra Sâbûr kardeşi Erdeşir e haber göndererek yanına çağırır, fakat Erdeşir emre itaat etmez. Sâbûr ordu toplayıp Erdesir’in üzerine yürür. Yolda kendisinden büyük olan kardeşleri aralarında anlaşıp taç ve tahtı alarak götürüp Erdesir e verirler. Böylece Erdeşır tacı basma giyerek hükümdar olur (226-241). Erdeşır’in diğer beylikleri birbiri ardınca itaat altına alması, Erdavana danışmadan şehirler ve mabetler kurması Eşkanî yanı Part hükümdarının hiç hoşuna gitmez ve ona bir mektup göndererek söyle der: “Ey Kürdlerin çadırında terbiye edilmiş Kürdi Sen çizmeyi aştın ve ölüme davetiye çıkardın. Sen, kimin izniyle başına taç giydin ve kimin izniyle o memleketleri ele geçirdin?..” Ancak, burada bir parantez açarak Taberî’nin kullandığı “kürd” ve “ekrâd” kelimeleri üzerinde durmak gerekir. Eğer Kürdler Arap- lardan inme ise ve kelime de Arapça ise, III. Yüzyıl başlarında Araplarla Perslenn dil temasları olmadığına göre, Part hükümdarı Erdavan, mektubunda doğrudan “kürd” ve “ekrâd” kelimesini mı kullanmıştır? Mektubu, Erdeşıre hangi dilde yazmıştır? Partça mı, eski Earsça yanı Pehlevıce mi? Mektubu Arapça yazmadığına göre, “kurd” kelimesi o zamanlar – ister etnik bir ısım, isterse bedevi anlamında – kullanılıyor olsa dahi, ne Part dilinde, ne de Acem dilinde “ekrâd” şeklinde çoğul yapılmaz. Partçada çoğul, kelimenin sonuna ~ân ve ~în eki getirilerek yapılır. Örneğin im (bu) ~ ımîn; zreh (göl) ~ zrehân. Farsçada da aynı kural geçerlidir ve Rusların hazırladığı “Dünya Dilleri” adlı eserde belirtildiği gibi muhtemelen Partçadan geçmiştir. Buna göre mektup Partça veya eski Farsça ile yazılmış ise kürd kelimesinin çoğulu ekrâd değil, kürdan olmalıydı. Ayrıca “Eyyühe’l-kurdî” (ey Kürd) yerine de “Kürdâ” (ey kürd) denmeliydi. Normal halde Taberî’mn bu noktaya dikkat edip. mektubun hangi dilde yazıldığını ve “kürd” sözcüğü değilse bile, çoğulunun ne şekilde geçtiğim belirtmesi gerekirdi. Dikkat edilmeyen ve gözden kaçan bu husus üzerinde özellikle durulmalıdır.Halbuki muhtemelen Taberî’nm gözünden kaçan husus, Erdavarin yazdığı mektupta gecen kelimenin “Kürd” değil de “Kurtii” olabileceğidir. Eğer gerçekten Erdavan, mektubunda “Ey Kürdilerin çadırında büyümüş Kurtii!” demişse, o zaman McDovvalTm tanımlaması ısımızı kolaylaştırmaktadır kı, ona göre “Kurtii” kelimesi Zagros dağlarında yaşayan Part ve Selevkî paralı okçulara verilen isimdir” McDowall, ayrıca Kurtii kelimesinin etnik bir topluluk anlamında kullanılmadığı kanaatindedir. Hatta aynı yazar Kürd kelimesi içm “Kürd teriminin aradan bin yıl geçtikten sonra Islamî fetihler sırasında ve muhtemelen biraz öncesinde etnik bir anlamdan çok sosyo-ekonomik bir anlam içerdiği kesindir. Bu terim, İran yaylasının batı ucundaki göçerler ve muhtemelen aynı zamanda Mezopotamya’daki çoğu köken olarak Sâmî olması gereken ve Sassanıan diye bilinen aşiretler için kullanılıyordu” demektedir. Belki de Taberî “kurtii” kelimesini duymadığı için, sözcüğü Kürd şeklinde anlamıştır. Tekrar konuya dönelim. Taberî’nin rivayetine göre Erdeşir, fetihlerine ara vermeden devam eder ve nihayet Erdavan’la da karşılaşır ve onu öldürür. Hatta başını ayakları altına alarak çiğner. Sonra Hemedam Cibâl, Azerbaycan, Ermenistan (o zamanki adıyla (Ermânıye) ve Musul üzerine yürüyüp tamamını fetheder. Arkasından Irak taraflarına yürüyerek oraları da fetheder. Arap kabilelerinin bazıları itaat arz ederken, bazıları Erdeşır’e bağlanmamak için Suriye taraflarına çekilirler. Taberî, Erdeşır’in fethettiği yerler ve itaat altına aldığı hükümdarları tek tek saymasına rağmen, ne Kürdlerin yaşadığı bir topraktan, ne de bir Kürd hükümdarından söz eder.

Halbuki Ermeni, Nabat, Arap vs. hepsini tek tek saymaktadır. Yazar, eserinin daha sonra Araplarla Sâsânîter arasındaki çarpışmaları arılatırken de Kürdlerden söz etmez. Erdeşır oğlu Sâbûr oğlu Behram zamanında ise El-Cezıre’de Rabıa ve Mudar kabilelerinin yaşadığından söz eder. işte Mesudî’nm daha sonra Kürdlerm ataları, olarak zikredeceği Rabıa ve Mudar oğullan bunlardır. Taberî, hikayesine devam ederek Perslerin hükümdarsız kalıp, hükümdarlık hakkı bulunan çocuk yaştaki Sâbûr’un büyümesinin beklendiği kargaşa yıllarında Türklerin ve Rumların bir yandan, Arap kabilelerinin diğer yandan Pers topraklarına göz diktiklerim; Abdulkays bölgeleri, Bahreyn ve Kazıma taraflarında yaşayan Arapların büyük bir orduyla Pers topraklarına saldırarak İranşehr, Erdeşır, Hurre ve Fars sahillerini ele geçirdiklerini, yağmaladıklarım ve pek çok insanı öldürdüklerini anlatır. Sonra Sâbûr’un tekrar güçlenip Araplar üzerine yürüdüğünü, Mekke’ye kadar ilerlediğini ve Arap kabilelerini dağıtarak çeşitli bölgelere ıskan ettiğini rivayet eder.

Taberî’nın yalnızca “Fars Kürdleri” şeklinde söz ettiği Kürdler hakkında daha detaylı bilgiyı İbni Hordadbeh’in elMesâlik ve’l-Memâlik adlı eserinde buluyoruz. Kürdlerm Fars bölgesinde dört sancakta (ram) yaşadığını kaydeden İbni Hordadbeh ve daha sonra onun verdiği bilgilen aynen tekrar eden Kazvmî, İbnü’l Fakih, Idrısî, Yakut, Ibnı Kesîr, îbnü’l Esîr vb. tarihçi ve coğrafyacıların anlattıklarına göre, bu dört sancağın her birinin basında bir Kürd reis vardır. Örneğin Şiraz-Isfahan yolu üzerinde Hân-ı Revşen köyünden 21 mil sonraki köyün adının Kürd köyü olduğunu belirten İdrısî, Kürdlerin Fars eyaletindeki yerleşim birimleri hakkında da şöyle der: “Fars bölgesinde dört ram vardır. Ram, Kürdlerin yaşadığı yer demektir. Her ramda köyler ve kasabalar vardır. Her ramın başında bir Kürd reisi bulunur.

Bunlar, bölgelerini saldırılardan korumakla ve yolların emniyetini sağlamakla yükümlüdürler. Bunlardan birisi, Hasen b. Ciyleveyh ramıdır. Ramıcan denir. İsfahan’dan sonradır. Sâbûr bölgesinden ve Er-Recan’dan oraya giden yollar vardır, ikinci ram, Divan ramıdır ve Hüseyn b. Salih ramı adıyla bilinir. Soran da denilir. Üçüncü ram, Ahmed b. El-Leyse ait olan el-Levacın ramıdır. Erdeşırhurra bölgesindedir. Dördüncüsü Karıyan ramıdır. Mazencan ile Kirman arasındadır. Bu ramlardaki Kürdler beş yüz bin hanedir13 ve her mahalleden bin atlı çıkar ran mahalleler de vardır. Kışları köylerde oturur yazları yaylalara çıkarlar. İbrıi Düreyd, onların Kürd b. Mard b. Amr b. Amır’in soyundan olduklarını söylemektedir. Onların koyunları ve develeri vardır. Ama atları yoktur.”

KAYNAKLAR NE DİYOR

Bu bilginin hemen hemen aynısı lbnü’l Fakîh’in eserinde bulunmaktadır. Yalnızca ramların yazılış şekillerinde bazı farklılıklar vardır. El-Himyerî’nın Ravzu’l Mi’târ adlı eserinde verilen bilgiler de hemen hemen aynıdır. Dünya coğrafyasını yedi iklim taksimatına göre anlatan el-Himyerî’mn Anadolu’nun güney ve doğu kesimlerim anlatırken diğer halklardan bahsetmesine rağmen Kürdlerden hiç söz etmemesi de altı çizilmesi gereken hususlardandır. Makrızî de (Sülük, C. I, cuz. 1, s. 3) “.. ancak, onların tamamı Fars’da oturmaktadırlar” derken, Tacuî Arûs’da Kürd maddesinde söyle denilmektedir: “Onların toprakları Fars, Irak-tAcem, Azerbaycan, Erbii ve Musıl’dadır.”

El-Kazvınî’nm Asâru’i Bilâd adlı eserinde ise farklı bir bilgi verilerek “Kelar: Taberistan şehirlerindendir. Orada Deylem Kürdlerı yaşar1′ denilmektedir. Eserini kendi ifadesinden H. 332’de (943/44) yazdığı anlaşılan Arap coğrafyacı ve gezgini Mesudî’nın verdiği bilgilerle, Istahrfnın, Mukaddesimin ve bilgilenin ağırlıklı olarak Mesudî’den alan el-Bekrî’nm kayıtları, Kürdlerin yaşadıkları yerlerin belirlenmesi açısından en önemli bilgilerdir. Bunlar üzerinde kısaca durmaya çalışacağız. Mesudî’yı en sona saklayarak, aşağı yukarı çağdaşı sayılan İstahrî ile başlayalım. Istahrî, eserinde Irak’ı anlatırken Vâsıfla İrak arasındaki bölgede Kürdlerin yaşadığından söz etmekte,17 ondan sonra dokuz on sayfa kadar Kürdlerden hiç bahsetmezken, birden “Kürd mahallerine gelince, bunlar sayılamayacak kadar çoktur, fakat tamamı Fars’tadır ve söylendiğine gore beş yüz bin haneden fazladırlar: tıpkı Araplar gibi kışları köylerde, yazları yaylalarda geçirirler” demekte, yaklaşık yirmi sayfa kadar sonra birden Kürdlerin Fars’ta yaşadıkları yerleşim birimlerinin adlarını vermektedir. İstahrî, Kürdlerin hayat tarzının Araplar ve Türklere benzediğim de vurgulamaktadır. Istahrî’nin, diğerlerinden farklı olarak Kürdler hakkında verdiği bilgiler bunlardan ibarettir. Halbuki aynı yazar Doğu Anadolu’dan ve lrak-ı Arap’tan bahsederken münferit Kürd gruplarının bugünü Anadolu sınırlan dahilinde olduğundan söz etmez. İstahrî, Ermenistan, Er-Ran ve Azerbaycan’ı anlatırken, Berdaa şehrinden yanı şimdiki Partav’dan bahseder ve bu şehir kalesinin kapılarından bınnm adının Bâbu’l Ekrâd yanı Kürd Kapısı olduğunu belirtir. Ancak kapının adının Kürd Kapısı olmasına bakarak burada Kürdlerin yaşadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Çünkü eskiden şehir kalelerinin kapılarından başlayan yol hangi bölgeye veya hangi halkın yaşadığı yerleşim birimine gidiyorsa, o adla anılırdı. O zamanki coğrafyacılar şehrin adını Berdaa şeklinde yazmış olsalar da, doğrusu şimdiki adı olan Partav’dır ve tamamen Türkçe bir kelimedir. Par, Türkistan Türkçesinde “sis, buğu” anlamındadır. Tav ise dağ demektir kı, buna göre “sisli dağ” manasındadır.İstahrî, Azerbaycan, Ermenistan ve Er-Ran’da konuşulan dillere de değinerek, “Azerbaycan, Ermenistan ve Er-Ran’da Farsça ve Arapça konuşulur; fakat Debîl ve çevresinde Ermenice, Berdaa civarında Er-Ran dili kullanılır” demektedir. Bununla birlikte Mukaddesi, Debî! kalesinin. Kürdlerin elinde olduğunu; aynı bölgedeki Saimas şehrinin civarında Kürdlerin yaşadığını, Kundurıye şehrinin ise Kürdler tarafından kurulduğunu belirtmektedir.

Burada Mukaddesî’nin önemli bir kaydı üzerinde durmak gerekiyor. Yazar Cundîsâbur’un çok eski bir şehir olduğunu ve şimdilerde (eserin yazıldığı yıllarda) Kürdler tarafından işgal edildiğini, şehirde nüfus çoğunluğunun Kürdlerin eline geçtiğini; zulüm ve bozgunculuğun arttığını anlatırken, şehre yakın bir yerde bulunan iki eski yerleşim biriminden söz etmektedir: Hatta Taberî, Araplarla Acemler arasındaki bir çarpışmadan sonra oralarda yaşayan Kürdler ve diğerlerinden bir ordu toplandığım, daha sonra Fars halkından ve Kürdlerden başka birliklerin de onlara katıldığını belirtmektedir kı, bu kayıtlan sözü edilen Beyrud ve Basmna’da da Kürdlerin yaşadığı anlaşılmaktadır.

Keza yine Mukaddesi, Istahr yakınlarında Rammu’l Ekrâd (Kürd sancağı) adında bir yer- leşim biliminin bulunduğundan söz etmektedir ki, bu kayıt diğer Arap coğrafyacılarının eserlerinde de vardır. Yukarıda Taberî’nın Irak’ta yaşayan Yakubî yanı Hıristiyan Kürdlerden bahsettiğini belirtmiştik. Diğer Arap coğrafyacılarının eserlerinde de bu konuda bilgi olmakla birlikte, eserini nıspeter . daha geç dönemlerde yazan El-Bekrî’nin Ei-Mesâlik ve’l-Memâlik adlı kitabında Mesudî’deki bilgiler tekrar edildikten sonra şöyle denilmektedir: “Musul ile Cudi dağı civarında yaşayan Kürdler, Yakubî mezhebine bağlı Hıristiyanlardır. Kürdlerin ana vatanları, Şam topraklarındaki Yehva ile Cezıretü’l Arap arasındaki bölgedir, Ebû Nasr el-Ceyhâm ve diğerleri de bu şekilde belirtirler.” Bu bilginin özellikle El-Ceyhânî tarafından verilmiş olması önemlidir. El-Ceyhânî’nin kendisinden sonra gelen diğerlerinin en çok faydalandıkları coğrafya esen maalesef kayıptır, Mesudî’yi özellikle sona sakladık. Çünkü yukarıda adları verilen yazarların çoğuyla çağdaş olan Mesudî, aslen Bağdat’lı olduğu içm Kürdler hakkında daha detaylı bilgiyi onun eserinde buluyoruz. Bununla birlikte birçoklarının zannettikleri gibi Kürdlerden ilk bahseden kışı Mesudî değildir. El-Bekrî’nin kaydından ondan daha önce, eserini muhtemelen 922 yılında tamamlayan El-Ceyhâni’nin Kürdlerden bahsettiği anlaşılıyor. Mesudî’nın Kürdlerin yaşadıkları yerlerle ilgili kaydı şu şekildedir: “Kürdlerın bir kolu, Küfe ve Basra’da yani Dinever ve Hemedân’daki Mahey bölgesindeki Şuhcan kırdır. Onlar Rebia b. Nizûr b. Maad’ın soyundan olduklarım inkâr etmezler. Macurdanlar ise, Azerbaycan ¡111, 2541ın Kenkever nahıyesindendirler. Hazbanı, Surat; Cibâl ülkesinde yaşayan Sadcncan, Lurrı, Madencan, Mezdanehan, Barışan, Celali, Cabarki, Cav anı, Müstekan; Şam bölgesindeki Debabil ve diğer aşiretler, en önde gelen kollarıdır ve Mudar b.Nızâr’ın sayımdandırlar. Yakubî mezhebinden olanları vardır. Curkanlar Hırıstıyandır. Musul ve Cudi dağı civarında yasarlar.”

KÜRDLERİN ASLİ SAKİN OLDUĞUNA DAİR BİR KAYIT YOK

Görüldüğü gibi XI. Yüzyıldan önce yazılan coğrafya kitaplarında Kürdlerin Anadolu’nun asli sakinlerinden olduğuna veya Anadolu’nun doğu ve güneydoğu kesiminde yaşadıklarına dair bir kayıt yok. Vakıa Mervânîler, Hamdanîlerden sonra yaklaşık ,yüz yıl kadar ağırlıklı olarak Diyarbakır ve civarındaki bazı yerleri içine alan küçük bir beylik kurmuşlar, fakat 1040 tarihinden itibaren Oğuzların saldırılarına dayanamayıp Selçuklu hakimiyetini kabul etmişler; daha sonra Mervanî Emirliği Selçuklular tarafından yıkılmıştır.

Meşhur tarihçi ve coğrafyacı St. Martın, iki ciltlik “L’Asie Mi- neur” (Küçük Asya) adlı eserinde Kürdlerden çok geç tarihlerde söz eder, fakat Anadolu’ya erken dönemde yasayan tüm halkları-;tek tek saymasına rağmen Kürdlerden bahsetmez Ebu’l Farac da Kürdlerden söz eder, ama yalnızca 1035 yılında Harran valisi Ibnı Vatab’ın göçebe Kürd ve Maad oğullarından bir ordu toplayarak Bizans’ın Sibarabak şehrine yürüdüğünden bahseder.

Bildiğimiz kadarıyla XI. Yüzyıldan öncesinde Kurdlerin Anadolu’daki varlığından bahseden herhangi bir Bizans kaynağı mevcut değildir. Hatta 952-1136 yılları arasındaki olayları anlatan Urfa’lı Mateos Vakayinamesinde Bizans imparatoru Çimıskesl 973 yılında Müslümanlar üzerine bir sefer tertiplediği, Bağdat şehn sınırlarına kadar olan yerlerde toplam 300 şehir ve kaleyi temelden yıkıp harabeye çevirdiği, fakat civarındaki bölgelerde ve dağlarda yasayan 12 000 ruhaniye hürmeten Uıfayı tahrip etmediği, sonra büyük bir öfkeyle Amıd (Amed) üzerine yürüdüğü anlatılmakta ve Amed’in o sıralar Arap emîri Hamdun’un hemşerisi olan bir kadına ait bulunduğu belirtilmektedir. Mateos sözlerim şöyle sürdürüyor: “İmparator, vaktiyle bu kadınla töhmetli münasebetle bulunmuş olduğundan, Amıd şehrini zapt etmeye gayret göstermedi. Kadın, şehrin surunun üzerine çıkıp imparatora ‘Bir kadına karşı muharebe etmekle kendini küçük bir mevkie düşürmüş olduğunu düşünmüyor musun? diye hitap etti. imparator, ona cevaben ‘Ben bu şehrin surlarını yıkmaya yemin ettim, fakat ahalisinin canlarına dokunmayacağım dedi. Kadın, ‘Git, Dicle üzerinde bulunan köprüyü yık, böylelikle yeminini ifa etmiş olursun diye cevap verdi, imparator onun dediği gibi yaptı. Altın ve gümüş büyük meblağlar aldı ve şehri kadına bıraktı. Çünkü o da kendisi gibi, bugün Çımışgadzak IÇemışge-=-zek] tesmiye edilen ve birçok mıntıkalar gibi vaktiyle Arapların elinde bulunan Khozan bölgesi ahalisindendi.”

Bu kayıt, 973 yılında dahi Amed veya Amid şehrinin Arapların elinde bulunduğunu göstermektedir. Aynı yazar daha sonra Urfa’nın da 1032 yılında Arapların hakimiyetinde olduğunu belirtmekte ve şehri ellerinde bulunduran iki Hamdanî prensi Udaır ve Şeml’in birbirine düşmesi sonucu Urfa’nın kısa bir süre için Kurdlerin (Mervânilerin) eline geçtiğini kaydetmektedir. Mateos’ un anlattığına göre “birbirini çekemeyen prenslerden Udaır Şeml’i oldurur ve onun bas kalesini zapt etmek için hücuma geçer. Kalenin kumandanı Salman, saldırılardan gözü yılınca Miyafargm’de (Meyafankeyn’de) oturan büyük Arap emîri Nasırdol’a haber gönderip kaleyi kendisine teslim edeceğini bildirdi. Nasırdol,Batel-Raıs’i 1000 atlı ile Urfa kalesine gönderdi; Salman’ı ve karısı ve çocukları ile beraber yanına getirtti ve ona kıymetli hediyeler verdi. Başarısızlığa uğrayan Udaır. Balel-Raıs’le hileli bir ittifak akt etti ve onu gizlice öldürmeyi düşündü. Bundan haberdar olan Balel-Raıs, şehrin dışında ziyafete oturdukları bir sırada prens Udaır’i öldürdü ve bütün Urfa şehrine hakim oldu. Udaır’ın karısı, kocasının öldürüldüğünü görünce, Balel’e karşı cesaretle mukavemet gösterdi. Siyah bir bayrak kaldırdı ve bütün Arap milleti içinde bir yaygara çıkarıp ‘Kürdler gelip Arapların baba yurdu olan şehri zapt ettiler ve kocam prens Udaır’i öldürdüler’ diye haykırdı. Bu suretle birçok adamı başına top- laclı ve Balel’e karşı yürüdü. Bunu haber alan Nasırdol, büyük bir ordu ile beraber Arapların üzerine yürüdü. Udaır’in karısı da Nasırdol’un üzerine yürüdü ve şiddetli bir muharebeden sonra onu firara mecbur bıraktı..”

Bu metinde geçen “Kürdler gelip Arapların baba yurdu olan şehri zapt ettiler” ifadesi, 1032’den önce Kürdlerin Urfa’da bulun- madıklarını açık bir şekilde göstermektedir. Biraz sonra da görüleceği gibi, Mervanî Beyliği zamanında dahi Amed ve Meyafarıkeyn halkının önemli bir kesimi Araplardan oluşmaktaydı. Bu durumda siyasî Kürdçülerin “Biz hep buradaydık..” şeklindeki iddiaları, ancak geçmişte Anadolu’da yasayan halkların Kürdlerin ataları olduğunun ispat edilmesi halinde geçerlilik kazanabilir ki, bugüne kadar bu konuda genel kabul gören herhangi bir kanıt ortaya konulamamıştır. Yukarıda adlan verilen Arap coğrafyacıların kayıtlarından Kürdlerin X. Yüzyıldan önce yaşadıkları toprakların şimdiki Anadolu sınırları dışında kaldığı anlaşıldığına göre, muhtemelen Kürdler başlangıçta Büveyhîlerle birlikte veya Büveyhî ordusunun safları arasında Diyarbakır ve Mardin taraflarına gelmişlerdir [D.Ahsen Batur,Kürdoloji Yalanları,Selenge Yay,,İst.s.344-356].

Bir diğer İranlı Kürt araştırmacıya kulak verelim:

“Bizansıların boşaltılan bölgelere yeniden nüfus yerleştirme girişimlerine rağmen yüz yıldan daha az bir süre sonra, Manzikert (Malazgirt) Savaşı’nın (1071) ardından büyük bir Türki göçebe seli Anadolu’ya girdiğinde, söz konusu bölgeler neredeyse tümüyle boştu; Türki göçebeler Bizanslıların boşalttığı bölgeleri, neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan çabucak kendi denetimleri altına aldılar. Ermeni yerleşimciler ancak yukarı Ceyhan ve Seyhan nehirlerinde, Zeydun dolaylarındaki Klikya yaylalarına çekilebilirken, Aramiler kırsal bölgeyi, geldikleri zamanki gibi boş bırakıp, bölge şehirlerine (örneğin Adıyaman, Antep, Urfa) çekilerek büyük ölçüde ortadan kaybolmuşlardı” (Izady, s. 201)

“Kırmançi temel bir Kürtçe dil olarak görecelidir; çoğunluğun dili olarak Pehlawaninin yerine geçerek mevcut konmuna geldi. Kurmançinin yaygınlaşması ancak 14. yy.’da ve Kürdistan’ın giderek göçebeleşmesiyle mümkün olmuştur. Tarım ekonomisinin yok edildiği, yerleşik hayata geçmiş Kürtlerin kitlesel olarak tehcir edildiği, buna bir de, Kürdistan’dan geçen kara ticareti yollarının kayboluşunun eklendiği ve tüm bunların Kürt toplumunda temel bir değişimin yolunu açtığı 16. yy. ortalarında Kurmançi hızlı bir şekilde yaygınlaşmaya başladı. Göçebeler, Hakkari bölgesinden adım adım Kürdistan’ın çeşitli köşelerine yayılırken, kendi Kurmançi dillerini beraberlerinde götürdüler ve zamanla, geriye kalmış çiftçilere bu dili empoze ettiler. Göçebeler Kurmançi ile birlikte, Sünni İslam’a mensup Şafii mezhebini de ülkenin egemen dini haline getirdiler. Kırmançi, önce Hakkari’den çıkarak Bahtinan aracılığıyla Musul’a yayıldı… Gorani’ye yönelik saldırı 18. yy. başlarında Kürdistan’ın bu parçasında savaşlar ve göçler nedeniyle sosyal ekonomik yapının bozulmasıyla başladı. Sorani lehçesi ve onu kullanan göçebeler Soran bölgesinde (modern Erbil-Rewanduz bölgesi) yayılarak Gorani’nin yerini aldı.” [Mehrdad R. Izady, Kürtler, Doz Yay., 2004 s. 307].

Sonuç olarak, tarihin ideolojik yorumunun bugüne mahsus bir husus olmadığını belirtmek isterim.Kürdistan tabirini tarihte Hemedan bölgesi için kullanan hükümdarın Selçuklu Sultanı Sencer olduğunu belirtmek gerekir.

Emperyalizm kendi coğrafyasında bütünleşirken Ortadoğu ve Avrasya’da din ve mezhepler ve hatta sosyal gruplar temelinde ayrışmayı teşvik etmektedir. Yurttaş hukuku temelinde bütünleşen ve hukuk önünde bütün farklılıkları görmeyen “insan odaklı”, halk egemenliğine dayalı, “kimsesi olmayanların kimsesi” bir cumhuriyet ideali ve elbirliği ile inşası kanaatimizce bu coğrafyanın yegane çıkış yoludur.Aksi halde bölüne bölüne tükenmek mukadderdir.

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı TARİH içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.