Nihat Genç – Başımın etini yiyen genç yazar adayları…

nihat genç

Başımın etini yiyen genç yazar adayları, vaktiniz kalırsa aşağıdaki metinleri bir zahmet okuyun, hayırlı olur.

Türkçe konuşma dilinde başa bela çok yorucu bir kelime var: ‘dolayısıyla’Anadolu’da bu kelimeyi bulamazsınız, insanı yorar, lafı lüzumsuzca uzatır.

Ancak politikacılar bu kelimeyi çok sever, çünkü ‘dolayısıyla’ kelimesi onlar için konuşma içinde oturma dinlenme molası gibi ara bir durak işlevi görür, ‘dolayısıyla’ kelimesi onlar için birkaç saniyelik aklına bir şeyler getirmek için ‘es’ görevi görür. Seri konuşmanın tadını bozduğu için hiç kullanmam tavsiye de etmem, konuşmanın şiirini akışını bozar, önüme bir metin koyduğunuz zaman içinde buna benzer lüzumsuz kelimeler görürsem, metnin suratına bakmam.

30) Aslında Türkçe konuşma dilinde asıl devrim ‘-yorum’ eklerinde yapılmalı, ‘-yorum’ ekleri İstanbul şivesi, hikaye anlatımını hızlı konuşmayı çok yoruyor.

‘İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı’ mısrasında ‘-yorum’ eki yorucudur, geli-yorum, gidi-yorum, hepsi yorucu. Bu –yorum’lar konuşurken ağız boşluğunda ceviz büyüklüğünde bir ‘o’ boşluğu, sanki ağzında ‘lokma’ varmış izlenimi yaratır..

Oysa Doğu şivesi, Karadeniz, İç Anadolu, Ege, hatta Azeri şivesi çok akıcı çok seridir, hiçbirinde bu –yorum’lar yoktur. Bu yorucu ‘-yorumlar’ın resmi zorunluluğu yüzünden koskoca Devlet Tiyatrosu ve koskoca Türk sineması adam gibi akıcı bir ‘hikaye’ anlatamadı desek, abartmayız.

Velhasıl ‘ –yorum’lu kelimeler hikaye anlatımına oturmuyor, eski metinlerin hiçbirinde yoktur. Ne Karacaoğlan ne Nasreddin Hoca ne Hacivat-Karagöz metinleri ne Dede Korkut ne eski masal ve hikayelerimizde ne türkülerimizde ‘-yorum’ hiç yoktur, şairlerimizin de ‘-yorum’u hiç sevmediği, mısra işçiliğinde tek bir ‘-yorum’ ekini hiç ama hiç kullanmamak için yoğun çaba harcadıkları açıktır, bu ‘-yorum’ bahsini unutmayın bir cümle içinde iki tane ‘-yorum’lu kelime rezilliğin cehaletin ta kendisidir, boşuna yormayın beni..

‘-yorum’ yüzyılımızın başında Türkçe’nin başına dert oldu, birileri İstanbul Türkçesine torpil yapıp öne çıkardı, bunun bir sebebi de çok basittir, edebiyatımızın başını çeken büyük kalemlerin İstanbullu olması ya da İstanbul’dan yazması, matbaaların İstanbul’da oluşuyla alakalı olmalı.

İşin aslı çok daha acıklı yorumlara da gebedir, ‘-yorum’lu sözcükler gayrimüslim Ermeni, Rum ve Yahudiler’in Türkçe konuşma şivesine yakındır, yani, ‘-yorum’ların İstanbul’un mu yoksa gayrimüslimlerin mi Türkçe şivesi olup olmadığı çok ciddi bir sorundur, ve bu vahim konunun üzerinde hiç durmayan insanların yazar olup hikayeler anlatması mümkün değildir.

‘-yorum’lu ‘İstanbul şivesi’ Anadolu’nun ortak dili olmasını hiç hak etmiyor, üzerinde çok da kafa yormadık, çünkü büyük hikayeler ve büyük anlatılar nasıl dile getirildi nasıl dile getirilir diye pek derdimiz olmadı, şiiri de zorluyor hikayeyi de zorluyor, Anadolu Türkçesi’nin ‘ortalaması’ hiç değildir.

Sıkı çok etkileyici metinleri dikkatli izleyin, yazı dilinde zaten ‘-yorum’ ekleri kendilerine yer bulamıyor, yer bulanlar da kelimelerin tadını lezzetini bozuyor, bu ‘-yorum’u bol metinlere de zaten çoktan ‘gazete yazısı’ demeye başladık bile, düz konuşuyor, tad vermiyor, onbeş kelimeyle konuşuyor diye suçlamalarımızın konusu oluyor.

Araba tekerleğinin şose yolda taş’ın üstünden hoplayıp zıplayıp atlaması gibi her cümle içinde birkaç ‘-yorum’. Ağız boşluğunda ceviz varmış gibi, ağzınızda Erzurum lokma tatlısı varmış gibi, ağız içinde kabarcık oluşturup ağzı büzmekle iyi Türkçe olmaz.

Kelimenin sonuna baloncuklar köpükler koyarak Türkçe hiç olmaz, olmadı. Şimdi bir deney yapın sizleri yerden yere vuran türkülerimizi bir daha dinleyin, ‘-yorum’suz edebiyatımızın gücü neymiş bir daha bakın.

Türkçe muhteşem güzellikle ve serilikte hikayeler anlatan türküler söyleyen bir dil’dir, yüzyıl önce İstanbul Türkçesi’yle yola devam kararı verenlere bir yüzyıl sonra bunca kullanım deneyim sonrası bir cevap vermemiz gerekiyor. –yorum’la olmuyor, şişirilmiş kelimelerle hikaye ve şiir cümleleri inşa etmenin zorluğu ortada.

Anadolu’nun geliy gidiy oturiy kalkiy kalkay bakiy bakay yapiy yapay gibi ‘-yorum’suz kısa kesen şivesi, hızlı anlatımın, ifadenin, duygunun renklerine tonuna tadına çok uygundur.

Kendine edebiyatçı diyen herkes ‘-yorum’ konusunda fikrini beyan etmeli, bu saatten sonra olacak şey değil demeyin yazıda değilse de konuşma dilinde hiç değilse hikaye anlatımında hiç kullanmayın.

Onlarca büyük yazardan eşsiz romanlar hikayeler okuyoruz ama yine de onbeş yaşında Urfalı kebapçı garson bir çocuğun sıradan günlük konuşmasının ‘dadından yenmediğini’ görüyor her defasında afallıyoruz.

Oysa bu garson çocuk ne yüksek edebiyatın ne söz sanatların farkında, ama ‘he baba’ ‘he gurban’ deyişi dahi ağzından çıkan her cümle mucizevi bir lezzet taşıyor..

İçinizde geniş kitlelere en çok hikayeler fıkralar anlatan Nihat Genç’in hikaye anlatma konusunda yaşadığı acı ama gerçek tecrübelerdir, ciddiye alın..

31) Ünlü ressamımız Bedri Rahmi İstanbul’da Anadolu’dan gelen vapurlara yanaşıp yolcuların indirdikleri yüklerinin başında beklermiş.

Çünkü yük’lerin hepsi kilimlere sarılı, Bedri Rahmi’nin sevdası da işte bu kilim desenlerini hem tanımak hem tadına varmak.

Bugün bir Bayburt, Erzurum, Elazığ, Muş, Karadeniz, Antep, Adıyaman, Urfa vs. şivelerinin tadına doyamazsınız. Bu insanların sıradan şeyleri anlatımları dahi kaymak gibidir.

Hayatımın onlarca yılını Ankara’da özellikle Hacıbayram çevresinde diyelim Elazığlılar’ın kahvesine diyelim Erzurumlular’ın kahvesine gittim, şaşırmayın, çalışmak için.

Sesleri tanımak anlatımlarını incelemek vurguları ünlemleri küfürleri incelemek. Kahvenin bir köşesinde oturmuş ‘not’ alır ve akşama eve dönüp daktilo ederdim. Bir bilim adamı hiç değildim ve henüz meşhur bir yazar hiç sayılmazdım, sadece nasıl bu kadar etkileyici ‘konuşuyorlar’ merak ederdim, tek derdim bu konuşmaları şeker gibi yapan dil’in sırrı ‘neydi?’ öğrenmek.

Şiveleri, Dil Kurumunun yayınlarından alıp bolca okuyorsunuz, onlarca kitap, binlerce şiveli yazılmış hikaye, okumadığım kalmadı desem yeridir, ama konuşurken canlı canlı tadları her kelimeyi biberin acısını öğrenmek gibi dilime sürterek her cümleyi soğanın cücüğünü ısırıp aynı duygu bana da geçiyor mu diye yoklamak başka oluyor.

Çünkü seslere hayat veren renkleri tonları, yani çiğ köfteyi oluşturan ne varsa dil ucu kulak kestirip koklayıp tanışıp benimseyip içime hafızama arşivime almak, bu heyecanınız yoksa yazar olamazsınız.

Elazığlı Muşlu bir dükkan sahibini kasıtla ve defalarca ayak üstü konuşuk’a tutup dinlemek sinemaların en güzelidir, özellikle yaşlı teyzelerin dili hikaye anlatımları enfestir, toprağınıza sarılmak dağlarında naralar atmak gibi, sözleri, sofraların en güzelidir.

Nasıl yazar oluruz diyenlere hep bunu söylerim, anlatım tarzlarını kelime cümle yapılarını yalın açık vurucu çarpıcı büyüleyici ifadeleri çöplükte hazine arar gibi bulup çıkartıp, yalayıp ısırıp gecesi gündüzü ayrı ayrı ışığa vurup çok iyi bilecekler.

Gün boyu kocakarı dediğimiz bir Elazığ’lı teyzeyle bahane bulup konuştururum, hatta yolunu gözlerim, tesadüfen önüne çıkmış gibi tiyatro yaparım, çocuğum orda okuyor kocam burada, ne anlattığı beni ilgilendirmez. Kelimeleri nerde nasıl hangi koyulukta hangi kestirmeden kullanıyor? Eşya nesne tanımları, vurguları, ünlemleri, ses rengi, pişmanlık, oflama, isyan, sitem, keder, kelimelerin üstüne hangi tonda elbiseler giydiriyor? Hayatımda dinlediğim en güzel şarkılar gibi mest olur kendimden geçerim, doyumsuzdurlar. Çok kısa birkaç cümleyle aman Allahım roman kadar çok şeyi bir çırpıda nasıl ifade ediyorlar diye apışıp kalırım ve işte bir taklitçi şovmen gibi daktilo başında defalarca tekrar etmeye başlarım.

Anadolu şivesiyle yaşayan insanlardan bir hikaye bir olay dinlemek bu topraklarda yaşadığım en muhteşem doyumsuz güzelliklerin başında gelir.

Diyelim arabamız Bayburt’tan bir saatte geçip gideceğiz, ben yolda kimi bulursam konuştururum, doymam konuşmaya, lüzumsuzca ayak üstü sohbeti didikler didikler deşerim.. Adamı usandırmadan ve onu çapraz sorguya aldığım duygusunu hiç yaşatmadan, önce kendimden tatlı küçük fıkralar anlatarak yolu açar çağrışımları zenginleştirir yani yemekti nineydi siyasetti deyip beynine usta kancalar atıp derin ifadelerini kusturmaya çalışırım.

Bu seanslarımda nice bilinmedik deyiş kelime öğrendim, anlatamam, bu bir anda kaynaşıp .öte parmak muhabbetin koyuluğunda kaybolmayan bir insan bu toprakları neden kurban olurcasına sevdiğimizi anlayıp yazar olamaz.

Çok şanslıydım üniversitede Antepli Urfalı Elazığlı bolca arkadaşım vardı. Ses renklerini kağıda yani yazıya geçirebilmek için usanmadan yıllarca yüzlerce boş sayfalara tekrar tekrar kopya etmek için çırpınıp durdum. Başka ne yapacaksın akşamları tek bir TRT kanalı vardı.

Söyleyin bu sıkıcı hayattan çıkmanın başka yolu mu vardı, ulan, bugün bizim Nizipli Seyfo ne güzel hikaye anlatmıştı, dur şunu bir yazayım bakayım aynı tadı yazıda bulabilecek miyim?

Derdim şive öğrenmek değil bu şivenin kısa yollu yalın açık düz berrak doğrudan anlatımını kağıda geçirmek, ki, Karacaoğlan’un Pir Sultan’ın Yunus Emre’nin sanatı da buydu..Bu soylu insanları herkes anladığına göre demek ki bu insanların herkesin kalbine içine girebilen gizli maymuncuk anahtarları vardı, dil bu’dur, herkesle konuşabilmeyi başarmak.

İmza günlerimde çok seri imza atarım, herkesin altı-yedi saatte bitiremediği kuyruğun iki-üç saatte dibini bulurum. İmza kuyruğunda yarım eşarp bağlamış bir Urfalı, bir Antepli teyze görmeyeyim, lafı uzattıkça uzatırım.

Nesiller boyu ağızdan ağza dinlenerek gelmiş Türkçe’nin en güzel hazineleridir, tarifsiz bir mutluluktur, kuyrukta sıkılmış gençler bir yaşlı kocakarıyla lafı nezaketen çok uzattığımı sanıyor, oysa ben, ayağıma kadar gelmiş bir antik müzenin sergi salonlarında geziye çıkmışım, farkında değiller.

Belki bana siyasi sosyal fikir bilgi olarak çarpıcı ilginç anlatacağı çok şey yok, benim derdim bu değil, cümleleri nasıl kuruyor, günlük bir derdi nasıl ifade ediyor, görünmez bir cımbızla havada kaparım, define bulmuş gibi sevinirim, içim içime sığmaz, dur, yarınki yazıda bunu kullanayım, derim.

Türkçe’nin konuşma dilinde bir başka büyü var, içinde sır’lar var. Bu toprağın yazarı olduğunuzu iddia ediyorsanız Urfa’dan gelmiş simit satan çocukla enine boyuna sağlı sollu uzun mu uzun konuşarak vurgularını ifade kalıplarını ses renklerini tane tane çözeceksiniz ve o çocuğu Türkçe’nin en büyük şairiymiş gibi kabul edip ‘dil’ine kutsal bir saygı göstereceksiniz.

Yazarlık mesleğinin en ciddi sırrı budur. Toprağı tanımadan bir duygu oluşturmak imkansızdır, şimdi oturun Kazancı Bedih’i bir daha dinleyin, üçüncü dinleyişinde şöyle bir iç sesiniz olacak, Allahım yalvarırım hiç değilse mezarım bu adamın yanında olsun, işte toprağınızın derinliklerinize bu duyguları yaşayarak tadarak duyarak canlı canlı girebilirsiniz.

Genç yazar adayları, mesela daktilomun başına oturmuşum, ev ahalisi ya da komşulardan sesler geliyor, kendi işleri telaşları içindeler, kapı önünden kelimeleşmemiş sesler, mutfaktan anlaşılır gibi ama anlaşılmaz sesler, insanlar eşyalar birbirlerine çarpıyor düşüyor, bu tuhaf sesleri kelimeleştirmeye çalışırım.

Şimdi mesela ‘cumburlop’ dersem bunun suya atlama dalma sesi olduğunu bilirsiniz, bunun gibi nice kelime kimliği almamış sesleri önce duymayı sonra biçimlemeyi sonra duygulaştırmayı sonra çarpıcı ve büyülü ‘tınlamalar’la süslemeyi dünyanın en büyük derdi olarak kabul edin.

İşte bu birbirine girmiş sesleri seslenmeleri o an teybe tüyü tüyüne kılı kılına tam kumaşına uygun ibrişim bulana kadar tonlarını inceler günler sonra defalarca temize çekip en uygununu daktiloyla onlarca sayfa yazarım.

Bu yaşadığım coğrafyaya karşı bir ödevim. Bu kelime arayışı topraktan nasıl üzüm oluyor sorusunun da cevabıdır. Kelimenin önce hayali gelir sonra toz’u sonra buğulaşır kumlaşır sonra bir biçime girdiğini görürsünüz, işte bu Tanrılar’a dair bir zevk’tir.

Genç yazar adayı, ölümsüz mavilikler sayfa sayfa tuval tuval işte böyle yaratıldı.

Yazar adayı ilk ders, yani’siz, fakat’sız, gibi’siz, ama’sız, ancak’sız yazmayı öğrenin, sonra, yazdığınız bir kelimeyi aynı metin içinde ikinci kez kullanmayın, şimdi bir deneme yapalım, hadi, garsondan bir çay söyle.. Şimdi garsonu çağırma şeklini aklında tut. Hey garson (mu) dedin, ‘bi çay! (mı) dedin.. İki çay, masaya (mı)? Dedin.

Yazar adayı genç çocuğun yazıp elime tutuşturduğu metni işaret ederek şöyle eleştiririm, burada yazdığın hikayede garsona şöyle sesleniyorsun: ‘bize iki çay verir misiniz?’

Canlı hayatın içinde gerçek olarak burada yanımda sen ‘iki çay’ dedin, bu kadar, ama yazdığın metinde bunu yazarken ‘iki çay verir misin?’ diyorsun. Bu ‘iki çay verir misin’ lafı çok uzatmış ve üstelik gerçek değil doğal hiç değil.

Şimdi sana edebiyat mesleğinin sırlarından vereyim, elini görünür gibi kaldır ve sadece ‘iki çay’ de, kafi, bu elini ani kaldırışın ve ‘iki çay’ deyişin neye mi benziyor, kuğunun kanatlarının suya batışı gibi. Kısa bir dokunuş ve çay söyleme seremonisi bu kadar. Elin havaya dokunsun ve ‘iki çay’ söyle, çık. Edebiyatçının herşeyi bir küçük an’ı resmetme ifade etme becerisidir, unutma.

Bu resmi o kısa dokunuşla metne yerleştirdiğinde yeryüzünün en zor işini becerir ‘gerçeklik’ duygusu oluşturursun.

Gerçeklik duygusu oluşturma nirvana’dır, artık ne söylesen sana kanmaya inanmaya başlar, kelimeler cümleler rahat sadeliğiyle serin suların içine atlayıverir. ‘Kurgun’ içinde okuyucu yüzmeye başladı bile, seninle içten içe konuşmaya tartışmaya yazdıklarını beynine duygu dünyasına kazıyarak işlemeye başladılar bile, yani gerçeklik, duyguları kelimelere yükleyip karşı tarafa geçirmeni sağlar.

Bir kelime diyelim ‘anne’, kağıda yazıldığında herkes aynı ‘anne’yi yazar, oysa her ‘anne’ diyenin ağzında ‘anne’ sözcüğünde milyonlarca başka geçmiş başka hatıra başka ses başka ‘titreşim’ var, bu ‘titreşimlerin’ tonlarını apayrı duygu frekanslarıyla yazıya dökemiyorsanız duygularınızı ifade edemiyorsunuz demektir.

Kağıt üzerindeki kelimeler soğuk’tur. Kelimelerin sinir ve kalple çarpışma heyecanlanma koyulaşma anlarını iyi takip edin. Aynı kelimeler cenazede başka düğünde başka öğle yemeğinde başka kılıklarda görünür.

Karşılaşma anlarını hortlak gibi ya da bir müjde gibi ya da solucan gibi ya da ay gibi ya da feci bir kaza gibi, her nasılsa, her birinin sudan çıkışlarını iyi takip edin. Unutmayın, dünyada birbirinin aynısı iki nesne yoktur, bütün çekirdek taneleri bile dikkatlice baktığında birbirinden farklıdır, bu yüzden her kelimenin rengi çağrışımı başka’dır.

Soğuk kelimeleri duygu değirmeninizden sıcacık soluyan insan nefesi giydirtmek tek işiniz olmalı. Unutmayın insanlığın en sert problemleri çözmek için ‘ifade yeteneği’nden başka gücü imkanı şansı yoktur.

Milyar dolarlarınız var ancak sevdiğinize bir ‘duygu durumunu’ izah edemezsiniz, dünya kadar şöhretiniz var ancak bir eşyayı nesneyi bir durumu bir gerçeklik’i en yakınınızdaki insana ‘tarif’ edemezsiniz.

İnsanın yaşayabileceği en büyük yalnızlık dilsizliktir.

Şimdi başa dönelim, üniversitede okuduğun o çok büyük felsefecilerin bilim adamlarının sıkı ve anlaşılmaz metinlerini o Urfalı çocuğa hem anlayabileceği hem sevebileceği bir ‘üslupla’ anlatmayı başardığın gün, işte o zaman sana ‘yazar’ derler.

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı EDEBİYAT içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.