Doç. Dr. Sait Yılmaz – Türkler tarih yolculuğunun neresinde?

Giriş

Türklerin resmi tarihi M.Ö. 318 tarihinde Hun İmparatorluğu’nun kuruluşu ile başlamaktadır. Arkeolojik buluntulara göre Türkçenin tarihi M.Ö.15.000’lere kadar geri gitmektedir. Çin kayıtlarına göre Türklerin anavatanı Altay dağları ve çevresidir. Orta Asya bozkırlarını dolduran ve anadilleri Türkçe olan yüzlerce boydan yalnızca bir tanesinin adı ‘Türk’ idi. Gök-Türk İmparatorluğu zamanında tüm Türk boyları ‘Türk’ adı altında birleşti. Türkler, nüfus artışının sebep olduğu kıtlık, kabileler arası çatışmalar ve Çin tehlikesi yüzünden Batı yönünde ilerlediler. Orta Asya (Türkistan) Türklerin atayurdu; Anadolu, Kafkaslar ve Balkanlar anayurdu oldu. 8. yüzyılın başlarından itibaren Türkler üç büyük olgu ile aynı zamanda baş etmek zorunda idi; kitle halinde göç, göç yapılan bölgede devlet kurmak ve bunun için savaşmak. Eski Türkler, insanlık tarihinde çok geniş bir yer kaplamalarına rağmen nüfusça az idiler ve Çin ve İran’a yakın komşu olmaları nedeni ile onların kendi iç işlerine müdahalesini önleyemediler. 14 kavim halinde göçeden Türkler tarihte 14 imparatorluk, 38 devlet, 42 beylik, 16 Hanlık ve 12 Cumhuriyet kurdular. Türk devleti sayısının bir ayırıma göre 120, bir başka ayırıma göre ise 160 civarında olduğu görülür. Türkler, pek çok kez yabancılarla işbirliği yaparak bazen diğer bir Türk devletini, bazen de kendi devletlerini yıkmışlardır. Türkler, başsız ve devletsiz kalınca yönlerini kaybederler. Bu yüzden iyi bir teşkilatçı olan Türkler, en kısa zamanda yeni bir devlet/devletler kurarlar. Bu makalede, Türklerin Orta Asya’dan bugüne olan yolculuğunun stratejik ve kültürel bir resmini çekecek, böylece gelecek yazımızda ele alacağımız Türklerin geleceğine ilişkin bir temel oluşturacağız.

Türklerin Orta Asya İle Kesilen ve Eriyen Kolları

Orta Asya’da hâkimiyetini kaybeden Hun boyları, Kazakistan bozkırlarında toplandıktan sonra 350 yılından başlayarak 375 yılına kadar Avrupa’ya inmişlerdir. Bu göç Avrupa ve dünya tarihi açısından çok önemli olan ‘Kavimler Göçü’nü tetiklemiş ve Hunların önüne kattığı kavimler tüm Avrupa’da dengeleri değiştirmiş, etnik kaynaşmalar sonucu bugünkü Avrupa milletlerinin temeli atılmıştır. Atilla döneminde (M.S.434-453) Avrupa Hun İmparatorluğu, Kafkaslardan Fransa ve Danimarka’ya kadar geniş bir alanı kaplamakla beraber, nüfus olarak bağlı yabancı kavimler çoğunluktadır. Hunları; 6. yüzyıl ortalarında Avarlar, 7. yüzyılda Bulgarlar, 7. yüzyılın son yarısında Peçenekler, 9.-11. yüzyıllar arasında Oğuzlar, Kıpçaklar izleyerek Orta Avrupa ve Balkanlarda Türk hâkimiyetini devam ettirmişlerdir. 558 yılında kurulan Hazar Devleti, dönemin en gelişmiş ve medeni devleti olarak iç karışıklıklar nedeni ile 882 yılında ortadan kalkarken Macarlara ve bölgedeki diğer halklara karışarak erimişler, geriye onların uzantılarından Astrahan Hanlığı ile bugünkü Çuvaş Özerk Cumhuriyeti ve az sayıda Kırım Türkleri kalmıştır. 1040’lardan itibaren Oğuzların baskısı ile yurtlarını terk ederek Edirne’ye ulaşan Peçenekler burada diğer bir Türk boyu olan Kıpçaklar ile ittifak yapan Doğu Roma/Bizans’a yenilerek bağımsızlıklarını kaybettikten sonra Bulgarlar, Kumanlar ve Macarlar içinde erimişlerdir.1240’larda Moğollardan kaçan Kıpçaklar Macaristan’a yerleşmişler ve burada erimişlerdir.

İkinci binyıla girerken yaşanan gelişmeler, Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef batıya, Avrupa’ya ilerleyerek, Avrupa kıtası üzerinde hâkimiyet kurmak olmuştur. Öte yandan, Asya’da kalan Türkler için doğuda Çin, batıda Osmanlı, güneyde Hint ve kuzeyde Sibirya tundralarının çevirdiği ve tıkadığı ölü bir jeopolitiğin hâkim olduğu dönem başlamıştır.Türklüğün Anadolu’daki tarihi Sümerler ile başladı ancak Dandanakan Savaşı (1040) Selçuklulara Anadolu’nun yolunu açtı. 1071’deki Malazgirt zaferi ise Türklerin Anadolu’ya kitlesel olarak girişini temsil etmektedir. Avrupa’nın Anadolu’nun fethine ilk tepkisi, Malazgirt’ten 24 sene sonra olmuş, 1095’de ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır. Türk ilerleyişi ise, bazı kısmî gerilemelere rağmen kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Orta Asya ve İran üzerinden yoğun şekilde gelen göçebeler İran Selçukluları tarafından daima bir uç kuvveti olarak ülke içlerine sevk edilmiş, parçalanarak dört bucağa yerleştirilmiş, böylece aşiretlerin siyasi etkinliği azaltılmak istenmiştir. Anadolu’nun kuzey taraflarına Bozok, güney taraflarına Üçok boyları yerleştirildi. Selçukluların 1176’da Miryakefalon’da Bizans’a karşı elde ettiği zaferden sonra artık Anadolu’nun tüm kapıları açılmıştı. Ancak, isyanlarla yorulan Selçuklu yönetimi 1243’te Kösedağ’da Moğollara yenildi ve Anadolu’da Selçuklu egemenliği sona erdi.

1308’e kadar süren Türk-Moğol devri içinde göç dalgası devam etti. Göçebeler her yerde başlarına buyruk yaşıyor ve kendi egemenliklerini kurmaya çalışıyordu. 14. yüzyıl sonlarında bu devletçiklerin tümü, Osmanlı hanedanının şemsiyesi altında birleşti. 1513’de toplanan Orta Asya Türkleri Divanı’nda çok fazla batıya yöneldiğimiz gerekçesi ile İran karşısında bize yardımdan vaz geçildi. Çaldıran Meydan Muharebesi’nde (1514) Şah İsmail’in esir alınamaması İran’a yaşama şansı vermiş, İran’ın varlığı Türklerin Orta Asya ile ilişkisinin ve insan kaynağı desteğinin kaybolmasına neden olmuştur. 16. yüzyılda Osmanlı yayılmasının Mısır, Suriye ve Hicaz’ı da içine alması ile Osmanlı çok geniş bir coğrafyada azametli bir imparatorluk haline gelirken bunun kötü etkileri zamanla ortaya çıktı. İmparatorluk içindeki Türk unsurunun ağırlığı azaldı, Türklerin azınlık durumuna düşmesi nedeni ile Osmanlının dinamizmi kayboldu.Ruslar, 19. yüzyılda tamamen hâkim oldukları Kafkasya sahillerinde yaşayan 1-1,5 milyon Kafkasyalıyı Osmanlı İmparatorluğu’na sürmüş yerlerine Rusları yerleştirmiştir. Kafkas halkları ve Türk kavimleri karma milletlere (Karabartay-Balkar ve Karaçay-Çerkez) ayrılmıştır. Böylece coğrafyanın eski ve yeni sahipleri arasında çatışmalar çıkmış, gruplar arasında ortak menfaat ilişkisinin önüne geçilmiştir. Bugün, Kuzey yolu izleyen Türklerin bir kısmı Müslüman bir kısmı Hıristiyan olarak Kafkas Dağları ve kuzeyinde yaşamaktadır. Sonuç olarak, Türklerin kuzeyden Avrupa’ya giden kolu özellikle Rusya’nın ortaya çıkışı ile merkez ile bağlarını koparıp erirken, İran’ın ortaya çıkması ise güney kolunun bağlarını koparmıştır.

Türklerin İslamiyet’e Geçişi ve Tarikatlar

Talas Savaşı’ndan (751) sonra Türklerin İslamiyet’e geçişi hızlandı ve M.S. 900 yıllarından sonra İslamiyet, Türkler arasında tamamen yaygınlaştı.9 ve 10. yüzyıla kadar süren İslamiyet öncesi dönemin Türk kültürü;Göktanrı inancı, Şamanizm ve Türk töresine dayanan ‘Atlı Bozkır Kültürü’ idi.Türkler için yeni bir dine geçiş, sancılı olmuş ve uzun süren bir süreç yaşanmıştır. İslamiyet ile birlikte Göktanrı inancı kaybolmuş, Şamanizm ise özellikle tarikatlarda izler bırakmıştır.10. ve 11. yüzyıldan itibaren Orta Asya’dan batıya göç eden Türk boylarından Müslüman olanlar ‘Türkmen’ adını alıyordu. Sünniliği benimsemiş olan Selçuklular gelen Türk boyları üzerinde egemenlik kurarak bunları batı sınırlarına doğru yerleştiriyorlardı. Böylece Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, İran, Anadolu, Irak ve Halep Türkleşti. Türk düşünce yaşamı İslam ile değişime uğradı. Türkler Samanoğulları egemenliğinde iken hem Sünni hem de Şii koldan daha ziyade İranlılardan İslamiyet’i öğrendiler. Göçebe Türkler arasında da çok sayıda Şii taraftarı vardı. Bu dönemde Sünni ve Şii Türkler arasında, Eski Türk Dini’nin etkisiyle ‘veliler kültü’ adı verilen bir halk dindarlığı oluştu. Eski dinin birçok unsuru, bu arada Türk destanları bile İslami kılıklara bürünüyordu. 10. yüzyılda İslamiyet’in kabul edilişi ile birlikte Türkler arasında Alevilik, İslam öncesi eski Türk inançlarından ilkeler de alarak yayıldı. Anadolu ve Rumeli’nde Bektaşi babaları, şeyhleri, dedeleri, abdalları; Hacı Bektaş Veli’den başlayarak Aleviliği yayıp örgütlediler.

Yerleşik hayata geçen Sünni Türkler büyük çoğunlukla fıkıhta İmam-ı Azam Ebu Hanefi’nin mezhebinde karar kılarken, itikatta Maturidiliği seçmişlerdi. Hanefilik, Türk bölgesinde yaygın ve Türklere özgü bir mezhep şeklinde gelişmiştir. Hanefilik ve Maturidilik Türk dünyası için et ve kemik gibi idi. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran Türk düşünürü Maturidi, aklı ve bilgiyi öne çıkarmıştı ve ona göre dine bağlanmanın ve onun bilgisine ulaşmanın yolu Akıl idi. Türklerin İslamiyet’i kabulün hemen sonrasında ortaya çıkan Maturidilik Türk dünyasını toplayan ve geleceğini etkileyen bir mezhep olmuştu. Türk kültürünün yönünün belirlenmesi konulardan en önemlisi Maturidi yerine zamanla Gazali düşüncesinin benimsenmesi yani Akli bilimler yerine Nakli bilimlerin öne çıkmasıdır. Osmanlı döneminde Gazali’nin (1058-1111) sufilikle ile ilgili eserleri Maturidi kimliğinin zayıflanmasında etkili oldu. İlim hayatı artık Anadolu medreselerinin sönük etkinliklerine bağlı kalmıştı. İhtisas sahibi olabilmeleri için ilim adamlarının İran, Orta Asya, Suriye ve Mısır’a gitmeleri gerekiyordu. Böyle olunca da o kültürlerin etkisi altında kaldıklarından Osmanlı’da Türk benliği uzunca bir süre yerini ‘Osmanlı Müslüman’a bıraktı.Gazali’nin düşünceleri akıl ve bilim karşıtı gericileri güçlendirmiş ve Gazali’den iki kuşak sonra Müslüman toplumlar gerici akımlara sürüklenmiştir. Bu dönemde haçlı ordularına karşı asker bulmakta zorlanan halifeler de din etkisini daha çok kullanmak için sofuluğa prim vermişlerdir.

Hıristiyanlık âlemi henüz karanlık çağında iken Türk düşünce odağının (Türk tasavvufu ve hümanizmi) önemli isimleri Maturidi(Öl. 944), Hoca Ahmet Yesevi, (Öl. 1166), Hacı Bektaşı Veli (1210-1271), Mevlana (1207-1273), Yunus Emre (1238-1320), Sarı Saltuk ve Gül Baba bu dönemde yaşamıştır. Maturidi’nin akılcılık ve hoşgörü anlayışını izleyen Yesevi, Bektaşi, Mevlana, Yunus ondan çok şey almıştı. Anadolu’da yaşayan şair ve bilge ozan Yunus Emre, Farsça ve Arapçanın egemenlik eğilimi karşısında Türkçenin direncinin öncüsü ve temsilcisidir. Diğer bir Türk bilgini ve mutasavvıfı olan Şeyh Bedrettin (1359-1420) sosyalist fikirleri ile öne çıkan, hatta halkı ayaklandıran, bunun neticesinde asılan ilk Türk düşünürüdür. Şeyh Bedrettin’e göre kıyamet olmayacaktır, cennet ve cehennem dünyadadır, bütün dünya malları insanların ortaklaşa faydalanması içindir. Ancak, Gazali sadece akla ve bilime karşı çıkmakla kalmamış, Tanrı’ya ulaşmak için dönerek sema yapılmasını ve zikr ayinlerine katılanların kendilerinden geçerek elbiselerini parçalamasını savunmuştu. Gazzali’nin akla dayalı bilimsel düşünceye karşı çıkan akıl dışı gerici Müslümanlık anlayışı, 1105-1197’den sonra İslam’da resmi devlet ideolojisi haline geldi. Bundan sonra İslam devletleri bilimsel eğitim çizgisini terk edip yığınları savaşa sürmeyi kolaylaştıran akıldışıcısufiliği yaymayı benimsemiş, tasavvufçuluğu, tarikatçılığı besleyip yaygınlaştırmaya yönelmiştir.Pozitif bilimlerden ve araştırmadan vazgeçilmiş ve kaderci, itaatkâr anlayış insanları tembelliğe sürüklemiştir.

Osmanlı Dönemi’nin Sonuçları

13. yüzyılda Moğol istilasıyla Akkoyunlu ve Karakoyunlu Oğuzları da Anadolu içlerine geldiler. Selçuklular medreseleri ülke çapında yaygınlaştırarak halkı Sünnileştirmek istiyorlardı. Ancak Türkmenlere karşı izlenen dostça olmayan politikalar, Eski Türk Dini’ndeki kolaylaştırıcı unsurların da etkisiyle, özellikle kırsal kesimde Şii yanlısı Batıni hareketler Haçlı seferleri ve Moğol istilası döneminde daha da çoğaldı. Bir yanda ‘resmi Sünni medrese Müslümanlığı’ diğer yanda göçebe ve köylü unsurlar arasında ve şehirlerin alt tabakalarında yaygın olan eski inançların ve Batıniliğin ciddi etkilerinin görüldüğü ‘halk dindarlığı’ vardı. Şamani ve Şii akideleri, mehdi inancıyla birleştiren Babaların halkı isyana çağırdığı ‘Babai Kıyamı’ bu zeminde ortaya çıktı. Böylece Anadolu’da halk arasında, çok yaygın bir Hz. Ali ve Ehlibeyt-i Nebevi sevgisi ortaya çıktı. Bu özellikler sadece Şii eğilimlerde değil tüm halkta görülüyordu. 16. yüzyıl başlarında Anadolu’nun güneydoğusunda büyük çoğunlukla Türkmenler hâkimdi. Türkmenler; Türk kökenli olduğu, Türkçe şiirler yazdığı ve İslamiyet’in Maturidi kolundan geldiği için Şah İsmail’i seviyorlardı. Yavuz Selim, Şah İsmail’i yendikten sonra onun Türkmenler ile ilişkisini kesmek istedi. Yavuz, sınır boylarındaki köy ve kasabalara Kürtleri yerleştirerek sızmaları önlemeyi amaçladı. Özellikle Irak’ın kuzeyine yerleşmiş olan Kürtleri savaş ile birlikte Türkmenlerden boşalan köy ve yerleşim bölgelerine getirerek sınır güvenliğini sağladı ama kökleri bugüne gelen sorunların da temeli atıldı. Çaldıran’dan sonra İran’daki Türklük giderek Farisi-İslami kültürün etkisi altına girerken, Doğu Anadolu topraklarındaki kargaşa ve tüm ülkeyi saran Alevi-Sünni çekişmesi Türk coğrafyasına yayıldı.

16. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı genişlemesinin zirveye ulaşmış ama imparatorluk içeriden çürümeye başlamıştı.Medrese programlarından müspet ilimler yavaş yavaş çıkarılmış ve 17. yüzyıldan itibaren medreseler sadece dini eğitim veren kurumlar haline gelmiştir. İlmiye alanındaki mevki ve rütbeler babadan oğula geçmeye başladı. Ulema sınıfındaki bu yozlaşma fetva makamını da etkiledi. 1580’de Şeyhülislam Ahmet Şemsettin Efendi’nin verdiği fetva ile İstanbul Rasathanesi yıkıldı, ulemanın reddetmesiyle matbaa Türkiye’ye asırlar sonra girebildi.19. yüzyılda din adamlarının toplandığı ilmiye sınıfı Osmanlının modernleşmesiyle nüfuzunu kaybetmekte ve laik müessese ile yaşam savaşı ve rekabet içindeydi. Tanzimat yönetimi tekke ve medreseyi barıştırmak, bir araya getirmek ve bu suretle tarikatlar üzerinde de kontrol kurmak istiyordu. Tarikatlar üzerindeki kontrol görevi için Nakşibendîler ve Mevleviler tercih edildi. Müslüman halkın gözünde ‘kafir’ olan batıya yönelme, batının gelişmelerini alma denilen ‘Batılılaşma’ hareketi, Genç Osmanlıların faaliyeti, Türkçülük akımı ve dış güçlerin müdahaleleri ile Müslümanlar arasında bu hareket ve olaylara karşı tepki uyandırıldı.İslamcılık fikri, sistemli bir şekilde 2. Abdülhamit döneminde belirginleşip ortaya çıkmıştır. İslamcılar, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü İslam’ın esasları ve kurallarından ayrılmaya bağlıyorlar ve devletin kurtarılabilmesi için yine İslami esaslara dönülmesini şart görüyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’da Arapların İngilizler ile işbirliği İslamcılık düşüncesini zayıflatmıştır.

Yeni dinin buyrukları ile Türk töresi ve kültürü arasında uyum ihtiyacı tarikatların doğuşunu hazırlamıştır. Bu dönüşüm özellikle 11. yüzyıldan itibaren Türk bilim odağının yavaşlaması ve düşünce odağının öne çıkması ile belirginleşti. Gazali’den 900 yüzyıl sonra bugün dahi akıl dışılığın ürünü tarikatlarla uğraşmaktayız.Türklerin, Arapların bulunmadığı yerlerde (Anadolu) yurt edinmeleri dini konularda daha bağımsız düşünceler üretmelerine, Türk kültürünü korumalarına çok uygun bir ortam hazırladı; Türk tasavvufu, Türk hümanizmi, Alevilik, Bektaşilik serbestçe doğup, gelişti. Orta Asya’dan Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna kadar yaşananlar 1918 yılında sona ermiştir. Bu noktada başlatılan bağımsızlık ve çağdaşlaşmayı içeren Türk Devrimi ‘bağımsız, egemen ulus-devletin’ kurulmasını amaçlamıştı. 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde Osmanlı’dan on milyon civarında bir nüfus kitlesi intikal etti. Yüzyılların bakiyesi olan bu insanlar 1912-1922 arasında tam on yıl süren ve birbiri ardınca sıralanan üç büyük harbe katılmışlar, bu harplerin getirdiği acı ve sıkıntıyı derinden duymuşlar ve nihayet ‘kurtuluş’u gerçekleştirmişlerdi. Atatürk bu ortamda; altı ilke ile açıklanan (cumhuriyetçilik, halkçılık, inkılâpçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik) düşünce sistemi dâhilinde; akla ve bilime öncelik tanıyan bağımsız egemen ulus-devleti kurmuştur.

Türk Tarihi Savaş, Göç ve Kültür Tarihidir.

Türkler coğrafyaya ve zamana meydan okuyan bir millettir; zamanın bilinen bütün coğrafyalarında savaştılar, devletler kurarak yaşadılar. Türk tarihinde siyasi olgular, kültürel gelişmeler, sosyal aşamalar savaşlar ile başlar ve savaşlarla sonlanırlar. Sık sık yaşanan savaşlar Türk tarihinin en belirleyici öğesi olagelmiştir. Göçler, genellikle kaybedilen bir savaştan sonra başlamış, gidilen yeri sahibi ile savaşmak zorunda kalınmıştır. Bunun bir sonucu olarak aradan 1000 yıl geçse de coğrafyanın sahibi olduklarını söyleyenler Türkleri geri gönderme amaçlarını korumuştur. Türk tarihini şekillendiren hususların başında coğrafi bütünlük arama ihtiyacı gelmiştir. Türkler Orta Asya’da, gittikleri Avrupa, Çin ve Hindistan’da denizlere ve güçlü engellere dayalı yurt bulamadılar. Engellere ulaşmak için yurtlarını genişlettiler, bu durum ulaşımı, iletişimi, yönetimi zorlaştırdı. Buldukları yurtların, kurdukları devletlerin dört tarafında hasım devletler oldu. Açık sınırlar siyasi ömürlerinin uzun olmasını önledi. Yakın ve uzak geçmişimizde yer alan, aynı dili kullandığımız, muhtemelen aynı gen havuzunu paylaştığımız atalarımızla bağlarımız, duygusal bir titreşimin çok ötesindedir. Eski Türklerde hayvanlar, eşyalar ve tarlalar özel mülkiyetti. Otlaklar, yaylaklar, ormanlar, kışlaklar ise ortak mülkiyetti. Törenin sağladığı bu özgürlük sınıflaşmayı da köleliği de önlüyordu. Boy geniş bir aile idi. Kadın hem devlet yönetiminde, hem evin yönetiminde sorumluluklara sahipti. Ağır ceza verilen suçlar arasında şunlar bulunmaktadır; hırsızlık, öldürme, tecavüz, savaştan kaçma. Kurultay temel karar organıdır. Aşiret düzeyindeki kurultaya herkes üyedir. Danışma ile çözüm esas yöntemdir. Liderlik, babadan oğula değildi. Halkın iradesine uymadığı zaman Hakan’ın değişmesi doğal sonuçtu.

Türklerin İslam’a girmesi ile birlikte Dede Korkut, Lokman Hekim’e, yaşlı bilgeye, ozana; Boz Atlı ise Hızır’a doğru bir dönüşüm geçirmiştir. Hepimizin tarihin, kendi topluluğumuzun çocuklarıyız. Davranışlarımız, düşüncelerimiz, tarih ırmağının içinden akarak gelen adetler, görenekler, gelenekler tarafından belirleniyor.Ata kültü, büyük ve kahraman atalarının yaşadığı ve gömüldüğü yere saygı şeklinde, onların türbelerini ziyaret etme, bez bağlama, adak adama, dua etme, dilekte bulunma şeklinde bugün de devam etmektedir. ‘Darısı başımıza’ diyoruz, fakat bu temenni ve duanın Şaman tanrılara yapılan saçi merasiminden geldiğini veya başımızın etrafında para çevirip birine para vermenin gene Şaman dininde bir oyun bakiyesi olduğunu bilmiyoruz.Hurafe, adet, görenek dediğimiz hatta bazen İslam inancıyla açıkladığımız birçok dinsel davranış aslında eski inançlarımızın devam etmesinden başka bir şey değildir. Türk hümanizmi tarih boyunca aç doyurmayı, çıplak giydirmeyi öngörmekteydi. Türkler esas olarak tek eşli aile yapısına sahiptir, aile kutsal bir kuruluştur ve evlenmek çok ciddiye alınırdı. İslamiyet’ten önce Türkler kâğıdı, taş baskıyı, ipeği, porseleni biliyorlardı. Barut, pusula, kâğıt ve diğer bazı fenni (kimyacılık gibi) bilgiler Avrupa’ya Türkler vasıtası ile geçmiştir. Türklerin de insanlık tarihine hediyesi olan iki büyük icadı; düğme ve yoğurttur. Giydikleri deriyi düğme ile birleştirmek ilk defa Türklerin aklına gelmiştir. Türk bölgesi; Çin, Hint, İran ve Arap kültür ve uygarlıkları arasında geçiş sağlamıştır.

Türk kültürü gidilen her coğrafyada alıcı olmuştur. Önce Çinlilerden sonra Fars ve Arap kültüründen etkilendik, sonra bunu Batılılaşma izledi. İlk yüzyıllarında Orta Asya coğrafyasına ve koşullarına göre şekillenen “Atlı Bozkır Türk Kültürü” geçen yüzyıllar içinde Çin, Hint, İslam, Fars, Arap, İslam, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Bizans, Balkan, Kafkas ve Avrupa kültürlerinden edindikleri ile bugüne geldi. Türk kültürü; Rönesans, Reform, ABD, Fransız, İngiliz, Sanayi, Anayasa (1848) gibi evrensel Batı evrimlerinin ortak paydasını edinen Türk devrimini üretmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Osmanlı aydınlarının önemli bir kısmı medreselere ve tekkelere karşı idi. Atatürk, 1925 yılında medrese ve tekkeleri lağv etti. Atatürk’ten sonra gelen liderler onun mirasını sürdüremedi. Hollywood, Türkiye’de bugünkü neslin gelişmesine rehber oldu. 1945’lerden sonra ABD’nin istekleri doğrultusunda okullara din dersleri konuldu ve Cumhuriyetle bir köşeye çekilmiş Gazalici gerici düşünürler çekildikleri kuytulardan yeniden üst düzey görevlere atandı. Gazali kitaplarının çevrilip yayınlanmasında patlama yaşandı. Felsefe ve mantık dersleri 1980’lerin ilk yıllarında okullardan kaldırıldı. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Anadolu’ya sıkışmış Türk halkının yaşadığı bölgesel gelişme farkı, ülkenin laik ve dini bakımdan kutuplaşması yanında çorak topraklar, kuru iklim ve dağlık arazi, nehirlerin azlığı ve doğal kaynakların nispi azlığı halkın ekonomiye katılımını etkilemektedir.

Sonuç

Türkiye, jeopolitik verileri dikkate almadan, günlük heves ve çıkarlarla ulusal, bölgesel ve evrensel politikalarını şekillendiremez. Tehditlere de fırsatlara da açık olan Türk coğrafyasında var olmak ile yok olmak aynı mesafededir. Bunun temel nedeni Türklerin küresel ve büyük güç merkezleri arasına sıkışması, onların politikalarının bazen hareket noktası bazen hedefi olmasıdır. İstikrarsızlıklar ve belirsizlikler içindeki bu coğrafyada Türkler dış tehditlerden daha çok içeriden yapılan müdahalelere karşı oldukça duyarlıdır. Gelişen iletişim ve ulaşım çağında ne dağlar ne de denizler artık güvenli sınırlar değillerdir. İç tehdit her zamankinden öncelikli ve acildir.Türk ulusunun geleceğini dün olduğu gibi bugün de bulunduğu coğrafyanın şartları belirlemektedir. Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’daki coğrafi ve jeopolitik koşullar sadece Türkiye için değil Türk Dünyası için de çok zorlaşmıştır. Bugün dünyada anadili Türkçe ve lehçeleri olan 250 milyona yakın insan bulunmaktadır. Mensubu ve ait olma hislerini her zaman gururla taşıdığımız Türkler insanlık tarihinin en büyük ve en güçlü topluluklarından birisidir. Türkiye, bu dünyanın motor gücüdür ve bu ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu tüm Türk dünyasına karşıdır. 16. yüzyıl “Türk Yüzyılı” diye de adlandırılır. 21. yüzyıla girerken, Türkiye ve Türkiye’nin ötesinde bütün bir Türk Dünyası, 16. yüzyıldan bu yana en şanslı olduğu yüzyıla girmiştir. Türkiye, Türk dünyası ile bağlarını güçlendirecek iletişim ve ulaşım ağlarını geliştirmeli, Türk dünyasının birlikte nefes almasını sağlamalıdır. Türkiye, 21. yüzyılın en dinamik alanlarından birisi olacağı şimdiden belli olan Avrasya alanının oluşmasında politik, ekonomik, sosyal, kültürel öncülüğü üstlenerek, üçüncü bin yıla Türklüğün yeni misyonu ile başlamalıdır.

http://www.ulusalkanal.com.tr/turkler-tarih-yolculugunun-neresinde-makale,1798.html

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı TARİH içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.