CEMAL SÜREYA

Cemal Süreya – Dört Mevsim

Bahar mezarına gömsünler sizi
Yapraklar gibi buluştunuzdu
Kokular gibi seviştinizdi
Bahar mezarına gömsünler sizi

Yaz mezarına gömsünler sizi
İlk kezmiş gibi buluştunuzdu
Son kezmiş gibi seviştinizdi
Yaz mezarına gömsünler sizi

Güz mezarına gömsünler sizi
Salkımlar gibi buluştunuzdu
Ağular gibi seviştinizdi
Güz mezarına gömsünler sizi

Kış mezarına gömsünler sizi
Sokaklar gibi buluştunuzdu
Çarşılar gibi seviştinizdi
Kış mezarına gömsünler sizi

Bir sanatçıdaki gerçek başarı, duygu ve düşünce dengesindedir. Cemal Süreya da şiirinde bir düşünen insan özelliği gösterirken, aynı zamanda O, duygulu insan yapısıyla vardır

Orhan Veli fırtınasının ardından gelen “İkinci Yeni” deviniminin bana göre en usta şairi Cemal Süreya’dır. Orhan Veli’yle gelen yenilik şiirimizde uzun süre egemen oldu, kitleleri derinden derine olmasa bile geniş çerçevede etkiledi. Derinliği olan bir şiir değildi ama sevimli ve ilginçti bu şiir. Şiirle ilgisi olmayanlar bile Orhan Veli şiiriyle ilgilenirken daha çok onun sereserpe anlatımıyla ve şakacı içeriğiyle ilgilendiler. Herkes Orhan Veli gibi yazıyordu. Bu bir açılmaydı, insanın şiir yoluyla kendi dışına taşmasıydı, estetik açıdan ve toplumsal açıdan bir özgürlük denemesiydi. İlgililer bu akımın adını Birinci Yeni koydular, çünkü arkadan ikincisi gelmişti. İkincisi birincisinden epeyce değişikti: birincide kendi dışına taşan insan bu ikincide kendine kapanıyor gibiydi. Birincide başlıca kaygı apaçık olma kaygısıyken ikincisi kendini her şeyiyle gizliyordu sanki. Anlamak ve anlatmak bu ikincinin sevdiği şeyler değildi. Böylece şiirin gelişimi bir apaçıklıktan bir bilinmeze doğru oldu. Bu yeni akıma yakıştırılan “anlamsız” sıfatı hiç de uygunsuz değildir.

Süreya ve Eloğlu donanımlı kişilerdi

Akımların daha çok ilgi çekmek için ortaya konmuş kuralları vardır. Ne var ki akımların usta şairleri kuralların epeyce uzağında dururlar. Kuralcılar kuralları uyguladıkça kalıcı olacaklarını sanırlar. İkinci Yeni şairlerinin çoğu “anlamsızlık” gibi son derece anlamsız bir anlayışı gerçekleştirmek için kolları sıvarken başta Cemal Süreya ve Metin Eloğlu kuralcı yenilikçilerin yolunu tutmadılar. Her ikisi de şair insanlardı, bir akımın çemberine sığamayacak kadar iyi şairlerdi. Anlamı Orhan Veli şiirinde olduğu gibi bütün boyutlarıyla sergilemek gerekmezdi ama onu söz oyunlarının sınırlarına hapsetmek de doğru değildi. Cemal Süreya da Metin Eloğlu da donanımlı kişilerdi. Sanatsal yaratı için gereken sağlam donanımları vardı onların.

Estetikçiler bir konuda ikiye ayrılırlar: sanatsal yetkinlik için bilmek mi yoksa heyecan duymak mı önemlidir? Bu sorun yalnız estetikçileri değil aynı zamanda ve özellikle sanatçıları ilgilendirir. Kendini bilen her sanatçı burada bir yanı benimsemekten kaçınır, gerçek başarı duygu ve düşünce dengesindedir. Cemal Süreya da şiirinde bir düşünen insan özelliği gösterirken aynı zamanda duygulu insan yapısıyla vardır. Duygu ve düşünce dengesini zaman zaman şakacı bir bakış tamamlar. Bu bir mizahçı telaşı değildir, yaşamın yalnız bir yüzünü değil bütün yüzlerini görebilmekle ilgili bir bakış biçimidir. Bütün bunlar gerçek anlamda zeki bir aydının kolay kolay ulaşılamaz özelliklerini duyurur bize. Çokları Cemal Süreya şiirinin keskin bir zekadan beslendiğini gördüler, hevesli şairler onun gibi olabilmek için zeka oyunları yapmaya yöneldiler, işi basit ve gülünç söz oyunlarına kadar indirgediler. Daha da ileriye gidildi: yazılar bile çoğu itici buluşlarla örülmüş söz oyunlarıyla doldu.

Toplumcu dünya görüşüne bağlıydı

Cemal Süreya’da gördüğümüz düşünsellik ılımlı ölçülerde kendini ortaya koyan bir düşünselliktir. Onun düşünce açısından çok ağırlıklı bir şiir ortaya koymuş olduğunu da söylemek güçtür. Yalnız şunu da düşünmek gerekir: şiir yoğun düşünceyi ne ölçüde kaldırır? Cemal Süreya toplumcu dünya görüşüne bağlı bir kişi olmakla birlikte bunu sanatında enine boyuna yaşayan biri değildi, bu yüzden örneğin 1940 kuşağının şairleri gibi toplum sorunlarına ilgisiz kalan şiirler yazdı. Bu bir kınama konusu olamaz: her sanat adamı aydın kişi olmakla insanlığın ve bu arada toplumunun sorunlarıyla içli dışlı olmalıdır ama bunları sanatında apaçık ele almakla, sanatını savaşım için kullanmakla yükümlü değildir.

Toplumsal yükümlülükler aydın kişiyi şu ya da bu biçimde eylem adamı kılarken onu bir toplumcu sanatçı olmak zorunda bırakmayacaktır. Daha doğrusu toplumcu sanatı seçmek bir gereklilik olarak da algılansa önünde sonunda bir seçim işidir. Sanatçıdan öncelikle yetkin sanat ürünleri bekleriz. Sanatın kaba bir usçulukla toplum için kullanılması elbette hoş bir şey değildir.

Şairler ölürler, çok zaman şiirleri de onlarla birlikte ölür gider. Ölmeyen şiirler gerçek şiirlerdir, onlar kendilerini yaratan kişilerin arkasından ağlamazlar. İyi şair dünyaya kendini bırakır gider. “O ölmedi” sözü boşa söylenmiş bir söz değildir. Cemal Süreya’nın başka şiirleri zamanla unutulmaya yüztutsa bile Üvercinka’daki bütün şiirler sanırım yarına kalacaktır. İçerdiği her şiirin ayrı ayrı güzel olduğu şiir kitapları gerçekten çok azdır. Doldurma sayfalar vardır birçok şiir kitabında. Üvercinka’da yoktur. Birçok şair bir ya da iki şiiriyle anımsanır. Cemal Süreya’nın şiiri gerçek şiirdir. Derinlere dalmadan da olsa düşünür ve duygulanır. Bunu yaparken insan olmanın anlamlarını ortaya koyar.

Afşar Timuçin

http://aydinlikgazete.com/mansetler/31309-dusuncenin-ve-duygunun-sairi-cemal-sureya.html

—-

DOĞU PERİNÇEK/ 2000’ler Cemal Süreyasız geldi

1985 yılı güzüydü. O gün Cemal Süreya bize gelecekti. Akşam 8 sularıydı. Birsen Hanım’la birlikte kapıdan girerken sanki varlığını duyurmak istemiyordu. Elinde gazete kâğıdına sarılmış bir rakı şişesi vardı.
Her şeyimle varım
Düşündüğümüz dergiyi açtım ona. “Var mısın bu dergiyi birlikte çıkaralım?” diye sordum. “Ben varım” dedi. “Her şeyimle varım”. O andan başlayarak dergi hepimizin olmuştu. O da “Doğu çıksa da bir dergi çıkarsak” dermiş.
Dergi, sınırın ötesindeki haberi getirecekti. Burada “sınır” her anlamdaydı: tabuların ve yasakların çizdiği sınır, ülkenin ve ulusalcılığın sınırı. Yazılamayanları yazacaktı. Gündemi belirleyen, iz bırakan bir dergi olacaktı. Düzenin karşısına dikilecekti. Bu arada Babıâli düzeninin de. Heyecanla konuşuyorduk bunları.
Ben insanları yazarım
Cemal Süreya’yı o akşamki kadar coşkulu ancak birkaç kez gördüm. Siyaset yazmak istiyordu. “Ben insanları yazarım” dedi. “Portre ama tam öyle de değil: Toplumda o sıra öne çıkan insanların izdüşümleri olacak. O insanların belki yüzlerini bile görmemişimdir ama bir izdüşümleri var. Onları belki asıllarından farklı tanıyoruz, ne ki toplum onları işte öyle algılıyor. Kendileri ile izdüşümleri farklı ama izdüşümleri de bir gerçek.”
Daha önce Papirüs’te de böyle portreler yazmış, çok başarılı olmuştu. “Aslında ben Türkiye’nin en iyi portre yazarıyımdır” dedi.
Gece yarısının ötelerine kadar konuştuk. Saat 02’ye geliyordu giderlerken. Asansöre binmedi. Merdivenden inerken hâlâ derginin orasını burasını konuşuyorduk. Şule, “Ne kadar coşkuyla sarıldı bu işe” dedi.
2000’e Doğru
O akşam konuştuk mu, şimdi hatırlamıyorum, derginin ismi ne olacak faslı geldi. Ben 2000’e Doğru diyordum. Türkiye, 2000’lere yüzyıldır olgunlaşan çelişmelerle ilerliyordu ve 21. yüzyıla yenilenmiş, devrimci bir Türkiye olarak girecekti.
Az rastlanır bir olay: Cemal Süreya da, 1972 yılında “2000” adında bir dergi çıkarmayı düşünmüş. 2 Mayıs 1972 günü eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı mektupta şöyle diyor: “Bilgi yayınevinin dergi teklifini kabul ettik. Derginin adını ben buldum: 2000. İnsanlık, beş on yıl sonra 2000’li yıllara girecek. Bu bakımdan iyi bir ad bu bana göre.”
Böylece iki ikibinci buluşmuştuk. Cemal Süreya, ilk başta “2000 mi desek, halk nasıl olsa en sonunda derginin adını kısaltacak” diyordu. 2000’in üzerine “1 Mayıs” hatta “23 Nisan” bile yazılabilirdi. O zaman “1 Mayıs 2000” veya “23 Nisan 2000” olurdu. Güzel bir tarih! Fakat 2000 statik bir ad. “Doğru”da dinamizm var. Yeniliğe akış. Böylece 2000’e Doğru oldu. 1986 yılının başında yer tutulmuş, harıl harıl işe koyulmuştuk. Cemal Süreya, 2000’e Doğru’nun Kültür Sanat Yönetmeni ve Yazı Kurulu üyesiydi. İlk sayısından başlayarak “İzdüşümleri” yazdı.
Burada yazacak adam kalmamış
Pazartesi günü sormaya başlardı: “Bu hafta kimi yazmalı?” iki koşulu vardı, Türkiyeli ve hayatta olmalıydı portrenin sahibi. İstisnalar da oldu. Ziya ül Hak’ı yazarken, “Türkiye’ye de uyar” dedi. Baba Hakkı ve Tahsin Saraç’ı öldükleri hafta yazdı. Bu istisnaları da, “Bu hafta öldü, yaşıyor sayılır” diye açıkladı. Portreleri daha çok politikacılardan seçti, politika yazmak istediği için, edebiyatçıları yazmak istemezdi. “İstediğim gibi yazamam onları” diye düşünürdü.
Hafta başında üç dört isim belirlenirdi. Son kararı Perşembe akşamı verirdi. Bazen son anda bir başkasını yazardı.
Güncel gelişmelerin içinden bir isim çıkaramadığımız zaman Meclis Albümü’ne bakardı. Bir gün gene albümü karıştırdı. “Burada yazacak adam kalmamış” dedi.
İsim saptanınca Arşiv’e bildirilirdi. Ansiklopedilerden özgeçmişler çıkar, varsa kitaplar bulunurdu. Sonra “duyduklarımız” gelirdi. Değişik kaynaklardan bilgi toplanır, doğruluğu araştırılırdı. Olgularla ilgili bir yanlış yapmamaya çok özen gösterirdi, emin olmadan yazmazdı. Ne ki, İzdüşüm, o bilgiler değildi. Daktilonun tuşlarından bir insanın toplumsal resmi çıkardı, ama ruhsal derinliği olan bir resim. Şiir kadar damıtılmış bir dille ve Cemal Süreya’nın birikiminden ve esprisinden gelen bir anlatım gücüyle.
Hurufat karakterini ezberlediğimiz emektar daktilosuyla üç sayfa yazı topluiğneyle tutturulmuş olarak gelirdi. Ataş kullanmazdı. “Bu da bir saplantı” derdi. Ama saplantı değildi; maliyecinin devlet deneyimi. Sayfalar ataştan kurtulurdu ama topluiğneden kurtulamazdı. Sayfaların birliği ve sırası güvence altındaydı.
Yazıyı baskıya gidene kadar izlerdi. Cuma günü telefon eder, “Bir sorun var mı” diye sorardı. “Aman dizgi yanlışı olmasın!” Kritik sözcüklerin doğru yazımını metin dışında ayrıca belirtirdi. Gene de dizgi yanlışı olurdu.
Şu Yılan Paşa’yı hâlâ yazamadım
“İzdüşümler”i hiç aksatmadı. Çok hasta olduğu zamanlar bile yazdı. Arada bir biyografi yazmak için izin aldığı bir ay vardır yalnız.
Ondan “İzdüşümler”i hafta başında vermesini isterdik. “Olur” der fakat yine Cuma sabahı verirdi. Şöyle açıklardı bunu: “Tembel bir adamım, her şeyi son ana bırakıyorum.”
Bir akşam Nazif Kocayusufpaşaoğlu ile birlikte ona bir sürpriz yaptık. İzdüşümler sayfasında o sayı Nazif Bey’in kaleminden Cemal Süreya’nın izdüşümü vardı.
Başlangıçta 99 portrede bırakmayı düşünüyordu. Ecevit’i yazmayı “Eski şeyleri yinelemek istemiyorum” diyor ve erteliyordu. Sondan bir önceki portre Evren olacaktı. Yazının başlığı da hazırdı: Yılan Paşa.
Evren’in yılan anlamına geldiğini Eski Türkçe kaynaklara gönderme yaparak sık sık söylerdi. O kaynağı yıllar sonra buldum. Güzel Türkçemiz yazılarında, bir Pazar günü Cemal Süreya’yı anarak işleriz. Arada “Şu Yılan Paşa’yı hâlâ yazmadın” derdim. “Zamanı var” diye yanıtlardı.
Seni ancak topuğundan vurabilirler
Son İzdüşüm, “Doğu Perinçek” olacaktı. Bu son yazının birçok bölümünü sohbetlerinde dillendirirdi. Lacivert donlu bir ata bindirirdi beni. Üzerinde beyaz kefenle. Bir kez “Doğu, sen Aşil’sin. Sende büyü var, seni vuramazlar. Ancak topuğundan vurabilirler seni” demişti.
İzdüşümlerin sayısı 99’a yaklaşınca, benim isteğim üzerine sürdürdü. “Sonunda 99 tanesini seçerim içlerinden” diye düşünüyordu. Kitabın adını çok önceden koymuştu: 99 Yüz. Kitabın ilanı bile hazırdı: “Bu kitaba girmek isteyenden 100 lira, istemeyenden 3 milyon lira alınır.”
En özgür olduğum yer
Cemal Süreya’nın 2000’e Doğru’daki ilk aylığı, 1987 başında, o zamanın parasıyla 125 bin lira idi, son aylığı 400 bin lira.
Gösteri dergisinde yayımlanan günlüğüne şöyle yazdı: “Bugüne dek, yazarken en özgür olduğum, kendimi öyle duyumsadığım yayın organı 2000’e Doğru dergisi oldu. Özgür olmadığım yerde zaten yazmam. Ama kişinin kendini iyice öyle duyumsaması müthiş bir şey.”
Meşhur olmanın hafifliği
Belki de o “müthiş” özgürlük duygusu nedeniyle, “2000’e Doğru’da yazdığım İzdüşümler şiirim kadar önemlidir. Kendi yaptıklarım arasından şiirimden sonra ikinci doruğa İzdüşümler’de ulaştım” diyordu. “Şiirlerim o kadar tanınmadı ama ‘İzdüşümler’le daha popüler oldum. 2000’e Doğru beni meşhur etti” diye her yerde sık sık söylerdi. “Meşhur olmaya” gerçekten önem vermeyen, kendi değer yargılarına çok bağlı az sayıda insandan biridir Cemal Süreya.
Son zamanlarda “İzdüşümler” ile “Söz Senaryosu”nu dönüşümlü olarak yazmaya başladı. Yeni bir tarzdı bu. Daha önce çocuk dergisinde denemiş. Özel bir önem veriyordu. Etkisini, yankılarını soruyordu. İzdüşümler’i noktaladıktan sonra tamamen bu tarza dönecekti. “Portresi yazılacak adam kalmıyor” dedikçe, gelişmelerin yeni insanları sahneye çıkaracağını söylerdim. “O zaman onlar çıktıkça yazarız” diye gülerdi.
Semih Poroy’un İzdüşümler’e çizdiği karikatürleri çok beğenirdi. Daha 2000’e Doğru’yu yayına hazırlarken, “Türkiye’nin en iyi portre karikatüristi Semih’tir” değerlendirmesini yapardı. Onun çizgilerinin yazısıyla gösterdiği uyuma şaşıyordu. Poroy, İzdüşüm’ü okur ve beyaz kâğıda hemen yansıtırdı o “uyum”u. Semih, askerdeyken birkaç portreyi kendisi çizdi. “Charles Suarez” imzasıyla.
Yorganımı bile getiririm
1989 yılı yaz günleriydi. Dergide odasına girdim: “Abi günlük gazeteye hazırlan, çıkaralım artık.” Yerinden fırladı, coşku içindeydi. “Bırakacaksın her işi, günlük gazetede çalışacağız” dedim. “Sahi mi?” diyordu sevinçle. “Tek günlük gazete çıksın, haftada dört gün gelirim, hatta beş gün bile, istersen yorganımı bile getiririm.” Sık sık soruyordu: “Günlüğe ne zaman başlıyoruz? Ona göre işleri tasfiye edeyim.”
Günlük gazetede köşesi olacaktı. “Türkiye’nin şu dönem benim gibi siyasi köşe yazarına ihtiyacı var. Siyaset yazmak benim gizli kalmış yeteneğim.” Türkiye’de köşe yazarları kendilerini tekrar edip duruyorlardı, düşünce üretemiyorlardı. Yeniliğe ve yeni yüzlere gerek vardı.
“Bunu yaparım” diyordu. “Kendimi tekrar etmeye başladığım an bırakırım.”
Ya Turgut Özal teklifini kabul ederse
Ölmeden kısa süre önce, Turgut Özal’a yaptığı intihar çağrısına çok önem verdi. “Bu çağrı tarihe kalacak” diyordu. “Ama Kadıköy’den uzağa gidemem.” “Peki biz sensiz ne yaparız?” diyeni de, “Korkma, zaten önerimizi kabul etmez” diye teselli ediyordu.
“Ya ederse?”
Ocağın başında gelemedi
1989 yılının son günleriydi. Bostancı’da Hatay’dan aldım, bir arkadaşımın evine geldik. Altı aydır yetiştirmesi gereken işler nedeniyle derginin redaksiyonunu bırakmıştı, yalnız İzdüşümler’i yazıyordu. Ama içime sinmiyordu. Cümle aynı: “Derginin bana ihtiyacı var.” Ve arkasından müjdeyi verdi: “Ocağın ilk haftasında oradayım.”
Birkaç gün sonra, 9 Ocak 1990 günü haberi geldi. Cemal Süreya gelemedi.
Çeyrek yüzyıldır o haber!
2000’ler Cemal Süreyasız geldi
2000’li yıllar Cemal Süreyasız geldi.
Türkiye 2012’de, Cemal Süreya ile özlediğimiz o 2000’lere girdi. 2013’te Arslanlı Yol’a en yakışacak adamlardandı. Arslanlı Yol da ona yakışırdı.
Cemal Süreya, kendisi için şemsiye aramadı, ama herkese vereceği bir şemsiye vardı.

http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/dogu-perincek/31302-dogu-perincek-2000ler-cemal-sureyasiz-geldi.html

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı EDEBİYAT, MEŞHURLAR içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.