Ahmet Hamdi Tanpınar – İşgal Türkiyesi

”Sokaklar, üstün bir deha ile dövüştüğü düşman askerlerinin doldurduğu, geniş bir ufka bakan her penceresinden ateşini Anafartalar’da hiçe saydığı dritnot toplarının tehdidini gördüğü bu şehirde o, şüphesiz, kafeste bir aslan gibi sıkılıyor ve ıstırap çekiyordu. Üstelik her dinlediği adam, her gördüğü şey ona, kullanmasını bilen bir insanın elinde o kadar büyük şeylerin başarılmasına yarayacak olan birçok imkânların, ihanete kadar giden bir acemilik ve anlayışsızlık yahut ihanetin ta kendisi olan bir gayretsizlik yüzünden boşa gittiğini gösteriyordu.

Bütün bir Devlet, birtakım müphem kelimelere ve köksüz ümitlere sarılmış, müttefiklerin atıfetini bekliyor, daha doğrusu, koskoca bir milleti bir yığın küçük ve şahsî menfaatler uğrunda rast gelen ihtirasa teslim ediyorlardı. Başta saray olmak üzere, son tahtasına kadar çürümüş olan İmparatorluk gemisi, ihanetin denizinde pupa yelken gidiyordu. Buna karşılık, bütün vatan, tehlikeli bir istikbal korkusu içinde idi.

Mütarekenin acıgünleri… Bizim nesil, vatan ıstırabını, umumi felâket denen şeyin ne olduğunu o yıllarda öğrendi. Bütün bir millet, ölülerine ağlamasını unutmuştu. Dört yanda talih demircileri, fâtih bir millete bukağılar, esirlik zincirleri dövüyordu. Çocuklar boynu bükük doğuyor, ihtiyarlar kefen diye şerefsizliğe sarılmaktan korkuyorlardı. Küçük menfaatler, hasis endişeler uğrunda kendini satan vicdanlar, bütün bir tarihi pazara çıkarıyorlar, birtakım kirli ağızlar, adalet namına, asil milletimize en çirkin isnatlarda bulunuyorlardı.

İstanbul sularında düşman zırhlıları, İstanbul sokaklarında yabancıorduların askerleri vardı. Evet, bütün bunlar vardı. Fakat yanında başka şeyler de vardı:

Şişli’deki evinde Mustafa Kemal Paşa, Süleymaniye’deki küçük ahşap evinde İsmet Bey, Fevzi Paşa vardı. Cevat Paşa birbiri ardınca geldiği vazifelerde ölüme kadar çarpışmaya yeminli bir dümdar fırkası gibi, kendisinden vatan namına onların her istediğini yapıyordu. Mağlûp ordunun genç, yaşlı birçok zabiti, şurada burada işbaşına çağırılacaklarızamanı sabırsızlıkla bekliyorlardı. Anadolu’nun buğdaysız ambarlarından ümit ve iman taşıyor, cephe artığı neferler, nasılsa kurtuldukları devin ağzına, inandıkları ve sevdikleri kıymetler uğrunda, yeniden atılmayı istiyorlar; genç kadınlar, hür bir vatanda erkeğine ağlamayı esirlik zinciri altındaki sevgiye tercih ediyorlardı.

İstanbul’da, Anadolu şehirlerinde, küçük kasabalarda, gizliden gizliye bir sıtma, hürriyet ve istiklâl uğruna yeniden silâha sarılmanın sıtması dolaşıyordu. Fakat bu tek tek yanan iman ocakların birleştirmek, fevri asabiyetlere istikamet ve nizam vermek lâzımdı.

Bunu ancak o yapabilirdi. Bunu kendisi de biliyor ve bu ocağı tutuşturmanın imkânları arıyordu. Kafasında her gün bir yığın fikir yoğruluyor, bunları, güvendiği silâh arkadaşlarıyla konuşuyordu. Nihayet bu fikirler vazıh şeklini aldı. Anadolu’ya geçmek, orada bir mukavemetin temelini kurmak lâzımdı. Türk milletinin yaşama hakkınıyeni baştan fethetmesi için dövüşmesi zaruri idi.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, 10 Kasım 1960

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı TARİH, YAKIN TARİH içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.