EREN ERDEM – ALEVİLİK – SUNNİLİK – SELEFİLİK

../..

ALEVİLİK İSLAM’IN İÇ YÜZÜDÜR

Alevilerin “Hz.Ali’yi Allah’a şirk koştuğu iddiası,” Aleviliğin bilinmemesinden ileri gelen yanlış bir bilgidir. Keza, Hacı Bektaş’ı Veli’nin fikirleriyle şekillenen Anadolu Aleviliğinin sembolizminde ki “Hakk, Muhammed ve Ali” üçlemesi, tarihsel kişilikleriyle bilinen, Hz.Muhammed ve Hz.Ali’ye atıf olmakla birlikte, doğrudan onların kişiliğiyle ilgili olmayan bir kavramsallaştırmanın dışavurumudur.

HAKK, MUHAMMED, ALİ ÜÇLEMESİ

Bu sembolizmde ki “Muhammed” akl’ı küll, yani külli aklı simgeler. Kainatın yaratılışına yön veren “külli akıl,” Hz.Muhammed ile sembolize edilmiştir. Çünkü O, Allah’tan aldığı “bilgiyi, katıksız biçimde aktarmıştır.” Saf bilinç ve aklın sembolü olan Hz.Muhammed ile özdeşleştirilen bu “kavram, aleviliğin yegane zikrinde yaratıcı aklı simgeler.”

Hz.Ali ise, “saf bilincin ve aklın vücuda gelişi ile birlikte ortaya çıkan, külli nefsi temsil eder. O bilincin iç sırlarını bilmesi açısından, ete kemiğe bürünme safhası olarak görülür. Bu ifade esasen “besmeledeki rahman ve rahime denk düşer.” Besmelede üç isim birden anılır. Rahman, Rahim ve Allah. Meselenin inceliği şudur ki; “tüm bu isimler Allah’ındır.” Hakk, Muhammed, Ali üçlemesinde vasfedilen özellikler de “Allah’a ait görüldüğünden,” alevi-bektaşi düşüncesi, fevkalade tutarlı bir “vahdet görüşünün filizlenmesine sebep olmuştur.”

KAİNATIN BİRLİĞİ

Anadoluya saçılan tekkelerinde “vahdet’i vücud, tevhid’i vücud” esaslı öğretisini yayan Alevi-Bektaşi önderleri, tarih boyunca hep “İslam’ın ana kaynağı olan Kur’an’ın iç sırları ve mahiyeti üzerine kafa yormuş, ortaya fevkalade muazzam eserler çıkartmışlardır.” Keza Kur’an bizlerden hali hazırda bunu talep etmektedir. Kur’an kendisinin, tefekkür, tezekkür ve tedebbür ile okunmasını talep eder. Kat’i suretle “telaffuz,” yani manası bilinmeden papağan gibi tekrarlanması talebinde bulunmaz. Tefekkür, “fikrederek, yani düşünerek okumak demektir.” Tezekkür, “zikrederek, yani yaşama geçirerek,” tedebbür ise, “arka planını düşünerek okumak” manalarına gelmektedirler.

Bugün, İmam’ı Azam prensiplerinden kopartılan “sunnilik” maalesef bu üç temel prensibi es geçerek, “telaffuzu” dinleştirmiş, telaffuz ederek sevam kazanma fikri, Kur’an ile kurulan münaesebetin temelini oluşturmuştur.

Tüm bu hakikatlere binaen, “Kur’an’ın mahiyetine dair tartışmaların, tasavvufi okumaların ve vahdet bilincinin kuramsallaştığı bir merkez olan bektaşilik, tarih boyunca İslam düşüncesinin en net savunucularından olmuştur.” İmam’ı Azam eksenli sünnilik ise, tarihsel süreçte bu merkezle hep olumlu ilişkiler içinde olmuş, fevkalade güçlü istişareler yürütmüş ve köklü bir münasebet içinde olmuştur.

KIRILMA NOKTASI: SELEFİLEŞME

Bir Ehl’i Beyt muhhibi olan İmam’ı Azam’ın öğretisi, Türklere en uygun sunni öğreti olarak karşımıza çıkar. Lakin elbette bugünün Hanefi metod okumalarında “İmam’ı Azam’dan nakil çok fazla veriyle karşılaşmak mümkün değildir.” Daha çok talebesi olan Ebu Yusuf’un şerhleri talim edilmekte, İmam’ı Azam’ın ortaya koyduğu prensipler tam manasıyla anlaşılamamaktadır.

İmam’ı Azam, tekfirci, yani “ötekileştirici ve kafirlikle itham dici” katı prensiplerden ziyade, birleştirici kişiliğiyle göze çarpar. İşkencehanelerde kendisini şehid edenler, vefatından sonra “mirasını da murdar etmeyi başarmış,” İmam’ı Azam’ı, hiç olmadığı “selefi-vahhabi içtihada yakın gösterme çabalarına gark olmuşlardır.”

Keza, Osmanlı’nın ilk süreci bu manada fevkalade başarılı bir görüntü vermekte iken, sonraları; “Şah İsmail’e karşı izlenen yanlış yol nedeniyle yaşanan kırılma, bugünün çatışmasının da temelini oluşturur.” Osmanlı ile Şah İsmail arasında bir gerginlik olması, fevkalade normal ve doğaldır. Acem’in tehlike olarak addedilmesi, tarihsel kimliği ve kişiliği açısından Pers hegemonyasına dayanan bir kültüre karşı, bu tür bir tutumun gelişmesi normaldir. Lakin kırılma, “Şah İsmail’e karşı koyayım derken, bölgedeki Selefi ictihadı esas almaya başlaması, Şah İsmail’e en büyük düşmanlığı sergileyen Selefi odakların dost görülüp, Osmanlı’nın hızla selefileştirilmesine başlanması noktasıdır.” Benim eleştiri noktam da tam olarak budur.

SELEFİLİK NEDİR?

Bugün ki “El-Kaide, IŞİD gibi örgütlerin itikadi zemini olan Selefilik,” mutezilenin tam zıttıdır. Aklı tümüyle devreden çıkartıp, Selefin kanaatlerine sabitlenen, muhakeme ve kıyası yok edip, kendisi dışında kalan her ictihadı kafir sayan bir zehir deryasıdır. Var olabilmek adına, “sünnilik elbisesi giymiş,” esasen Yezid’in ictihadına itirazla gelişen Hanefiliği içten kuşatarak, sünni maskesiyle bölgede yayılmaya çalışan tehlikeli bir siyasettir.

ALEVİLİK İSLAM’IN ÖZÜYSE, SÜNNİLİK ÇERÇEVESİDİR

İslam’ın nüsukları ve şerri yönünü esas alan Hanefilik, İslam’ın davranış biçimini yansıtır. Alevilik ise, “iç yönüne, batınına dönük mülahazalar içerir.” Dolayısı ile bu çeşitlilik, birbirini tamamlayacak bir takım mülahazaların ortaya çıkmasını sağlar. Keza, “selefileşen Osmanlı alimleriyle beraber başlayan kavga öncesinde, Osmanlı’da alevi-sünni diye bir kavga söz konusu değildi.” Hatta, Yeniçeri ocağı; “Şah’ı Merdan Ali” naraları atarak sefere gider, Padişah’ın veliahta kılıç kuşandırma merasimlerinde “Ey Muaviye ümmeti, siz bir taraf, biz bir taraf” gibi, Alevi-Bektaşi öğretinin temel hassasiyet noktalarına atıflar yapılırdı. Padişahlar, “Bektaşi babalarından nasihat alır, namaz da kılar, nefes de dinlerlerdi.” Bu tarihsel birlikteliğin yok olmasıyla birlikte, “hakim anlayışı oluşturan selefilik (tekfirci itikad) aleviliğin tasfiyesini esas aldı ve bugünlere kadar geldi.”

../..

http://erenerdem.net/alevi-ile-sunni/

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı DİN içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.