Peren Birsaygılı Mut – NİZAMİ GENCEVİ

nizami gencevi14

NİZAMİ GENCEVİ ( 1141 – 1209 )

Şairlikteki esrar perdesi

Yalvaçlığındır o bir gölgesi

Tanrı huzurunda sıra tutmuşlar

İkinci şairler,

İlkin yalvaçlar…

Nizami

Gence; Azerbaycan’ın Bakü’den sonra ikinci büyük şehri. Burada, henüz 1923 senesine kadar yıkık-dökük bir halde olan, bir mezar vardı. Ve, o vakitler bu mezarda yatanın kim olduğunu soranların alacağı cevap, bu pek kerametli türbenin kısır kadınların çocuk diledikleri bir “şeyh” e ait olduğuydu !

Oysa, o yıkık-dökük mezarda 800 senedir yatan, ne bir şeyh ne de kerameti kendinden menkul bir zat idi. O yıkık-dökük mezar, Azerbaycan’ın olduğu kadar tüm insanlık aleminin başını yücelten, büyük bir şairin edebi yatağıydı. Ancak, maalesef bunu o vakit bilenlerin sayısı pek azdı. Ve insanların kerametli bir zata ait olduğunu sanarak adeta akın ettikleri mezarın, Hafız’dan, Hafız’dan sonra İran klasiklerinin en büyük üstatlarından sayılan Abdurrahman Cami’ye, Sadi’den, Mevlana’ya veyahut Fuzuli’ye değin tüm Doğu şairlerinin üstadı olan ve başta hiç kuşkusuz Goethe olmak üzere bir çok Batılı şair ve araştırmacının büyük hayranlığına mahzar olmuş, Nizami Gencevi’ye ait olduğu bilenlerin sayısı maalesef bir elin parmağını geçmiyordu.

İşte 1922 senesinde, bu bir elin parmağını geçmeyecek sayıda olan Gence’li aydınlar harekete geçtiler. Öncelikle, “Nizami Komisyonu” adı altında bir heyet oluşturuldu. Bu heyet, merhum şair ve öğretmen Ahunzade Mirza Muhammed, önemli tarihçi merhum Rafibeyli Cevad ve merhum öğretmen Mir Kazım Bey’in önderliğinde teşekkül ediyordu. Bu kimselerin, kıymetli girişimleri ile şairin kemikleri yıkık-dökük kabrinden çıkarılarak Gence’ye getirildi. Şah Abbas Camiinde, şaire layık bir anma merasimi yapılmasına niyet edildi hatta bunun için, aydınların girişimi ile ahalinin ileri gelenleri kendi aralarında para da toplamaya başladı. Ancak, şairin doğduğu Gence şehrine geri dönmesi kısmet olmadı.

Zira, aydınların bu niyeti, Sovyet İlimler Akademisi tarafından gönderilen bir komiser vasıtasıyla engellenmişti. Şair, tekrar eski kabrine gönderildi ve mezarının tamir edilmesi kararlaştırıldı. Müslüman aydınların girişimleri ile tamir edilen kabrin çevresi kısa bir süre sonra İslam mimarisine uygun şekilde düzenlenip, yeşillendirildi ve başına da Azerbaycan Latin harfleri ile yazılı bir mezar taşı yerleştirildi.

Ne doğum ne de ölüm tarihi işlenmişti mezar taşına..Sadece “NİZAMİ” yazılmıştı..Bu üç hecelik ismi, gören gözlere, işiten gönüllere onu hatırlattı. Ansızın hatırımıza düştü. Hatırlamak güzeldi.Zira ne vakit onlardan birini hatırlasak, kim bilir aslında belki de kendimizi hatırlıyor, kendimizi keşfe çıkıyorduk. İşte bu yüzden, hele de her yutkunuşta ağzımıza gelen cehaletin o keskin tadı iken, hatırlamak kim bilir belki de düşsel bir aydınlığa tekabül ediyor ve irtifa kazandırıyordu ruhlarımıza.

O halde, hatırımıza düşen Nizami Gencevi’yi daha fazla tanıyalım, hayatından ve düşüncesinden içeri sızmaya çalışalım.

ŞAİRİN ANA VATANI ; AZERBAYCAN

Nizami’nin bu nazmını okursun

Sözünde sen onu hazır bulursun

Cilvesini o senden nasıl saklar

Ki her beytinde anlatır bir esrar

Nizami

İbn Haldun’un henüz 14.yy da belirtmiş olduğu gibi, İslam medeniyeti dendiği zaman, sadece Arap milletinin değil İslam dinine girmiş tüm milletlerin beraber meydana getirdiği bir medeniyet tasavvur etmek gerekir. İslam ilim ve irfanı için, Araplarla beraber en az onlar kadar hatta bazı noktalarda onlardan daha fazla çalışmış Türkler ve Farslar vardır. Ve İslam medeniyetinin ilerlemesinde Arapça ile beraber Türkçe ve Farsça’nın da sahip olduğu büyük önemin inkar edilmesi mümkün olamaz. Bu iki dil, özellikle edebiyat alanında, büyük gelişme kaydederek, Doğu İslam medeniyetinin yapıtaşlarını oluşturmuşlardır.

Bu nedenle, Müslüman Doğu denildiği vakit, şairin memleketi Gence’yi de içine alan Azerbaycan da düşünülerek, Yakın Doğu ve Orta Asya’yı kapsayan bölge anlaşılır. Ve pek çok tarihi olayın etkisiyle meydana gelen kaynaşmaların sonucunda, bir çok eski medeniyetin ana vatanı olan bu bölgelerde “Doğu İslam Medeniyeti” olarak adlandırılan yeni bir medeniyet doğmuştur.

Azerbaycan halkı ise Türk kökenli olması nedeniyle, Doğu İslam Medeniyetine hizmet etmiş Türkler arasında sayılabileceği gibi, bir Doğu İslam ülkesi olarak Azerbaycan’ın da ayrı bir önemi vardır. Edebi eser yazımında Türkçe dışında pek tabi olarak sadece Farsça ve Arapça’yı kullanmış olan Azerbaycan düşünürlerinin bir listesini yapmış olan M.A.Terbiyet’in eserinin kısaltılmış baskısı dahi 400 sayfayı geçkindir. Azerbaycan’ın, Doğu İslam Medeniyeti içinde sahip olduğu önemin daha iyi anlaşılması için, bu kimselerden en azından bir kaçını yazımıza almak faydalı olacaktır.

Hicretten sonra 421 senesinde doğmuş olan Tebrizli Hatip, Arap edebiyatının en önemli eserlerini aydınlatmış olması nedeniyle, devrin edipleri arasında çok önemli bir mevki sahibidir.Künyesi Ebu Zekeriya olan bu zatın konuşma dilinin Azerice olduğu hatıraları ile sabittir.

Hicretten sonra 458 senesinde vefat eden, Ebül-Hasan Behmenyar, eserleri pek çok Batı diline çevrilen ve üstadı Ebu Ali Sina’nın felsefesini devam ettiren, büyük Azeri alimlerden birisidir.

Sekizinci yüzyılda yaşamış Bakü’lü Abdal Reşid’e değinmeden olmaz. Bu zat da Azeri olup, devrin coğrafyacıları arasında çok yüksek bir değere sahip bir kimsedir.

Bir başka önemli isim de Fatih Sultan Mehmet’in özel doktorluğunu yapmış olan Şirvanlı Şükrullah’dır. Bu zat Tıp bilimindeki üstün bilgisi dışında, hadis ve tefsir ilimlerinde yazmış olduğu eserler ile de meşhurdur.

Azeri sanatçıların, mimarlık, nakkaşlık, çinicilik gibi güzel sanatlar konusundaki önemine değinmeden de olmaz. Bu kimseler özellikle Bakü’de, Tebriz’de, Nahçıvan ve Erdebil’de her biri birer şaheser olarak adlandırılabilecek önemli eserler meydana getirmişlerdir. Osmanlı sultanları tarafından İstanbul ve Bursa’da meydana getirilen mimari eserlerin bir çoğu da Azeri Türkü sanatçılar tarafından yapılmıştır. Misal, Bursa’daki meşhur Yeşil Cami’nin çinileri Tebriz’li ustaların çalışmasıdır.

Edebiyat alanına gelindiğinde ise, Azerbaycan’ın rolü çok daha büyük bir ölçüdedir. Klasik Türk Edebiyatına, Habibi, Nesimi ve Fuzuli gibi çok büyük simalar kazandırdıkları herkes tarafından bilinir. Öte yandan, Klasik İran Edebiyatı üzerindeki tesirlerinin de görmezden gelinmesi mümkün değildir.

Hulasa, Azerbaycan’ın türlü şehirlerinde İslam ilmi ve sanatının her kolu ile alakalı çok önemli kimseler yetişmiştir.

İşte Nizami Gencevi de; Arabın, Türkün veyahut Farsın birbirinden yoğrularak oluşturduğu bu büyük medeniyetin en önemli yıldızlarındandır. Kendisinden sonraki büyük şair ve düşünürler üzerinde derin etki bırakmış büyük bir irfan hazinesidir.

Peki kimdir, şimdi karanlığına hapis olduğumuz bugünümüzden 800 sene evvelinde , adeta bulutları hiç görmemiş gibi duran o masmavi gökyüzü altında yaşamış olan Nizami Gencevi ?

NİZAMİ GENCEVİ KİMDİR ?

Dünyanın kendisi bu kadar güzelken

Bekayı cennete bıraktın, neden ?

Nizami

Nizami, “ nam-ı müstear “ denen takma bir isimdir yani mahlastır. Şairin asıl adı İlyas, lakabı ise Nizammeddin’dir ve aynı dönemde yaşamış olan başka Nizami’lerden ayrılmak için Nizami Gencevi yani Genceli Nizami adı ile zikredilmiştir. Şairin babasının, Müeyyed oğlu Yusuf, annesinin de Azerbaycan Kürtlerinden Gence’de yaşamış bir ailenin kızı olduğu bilinmektedir.

Bulutları adeta hiç görmemiş o masmavi gökyüzü altında yaşamış olan pek çok kimse gibi, Nizami’nin de doğum ve ölüm tarihleri net olarak bilinmemekle beraber, bu tarihler ancak tahminlere göre tespit edilmiştir. Şair, henüz çocuk denecek yaşta önce babasını ardından annesini kaybeder. Terbiye ve yetiştirilmesi dayısı Hacı Hasan tarafından gerçekleştirilir. Ancak dayısı da çok yaşamaz. Nizami seneler sonra , meşhur eseri Leyla ile Mecnun’un mukaddime kısmında, babası ve annesinden sonra dayısını da kaybetmiş olduğundan büyük üzüntüyle bahsedecektir. Velhasıl o da, tıpkı Hz Muhammed ( sav ) gibi , insanlık aleminin bir dürr-i yetimidir artık.

Üç defa evlenmiştir. Ancak bu evliliklerin hiç biri aynı zamanda olmaz, eşinin vefatının üzerinden bir süre geçtikten sonra , bir başka hanımı eş olarak alır. Büyük şair, evlilik bahsinde tek eşlilik taraftarıdır.Hatta bir beytinde bunu bir fazilet olarak belirtir ve “ kendine uyan bir eş sana yeter, çok dostlu olan dostsuz kalır” sözleri ile bu düşüncesini dile getirir.

Şairin küçük yaşta uğradığı felakete rağmen yüksek tahsil görmüş olduğu, eserlerinden ve çağdaşlarınca “hakim” sıfatı ile anılmış olmasından anlaşılmaktadır. Ayrıca, özellikle “İskendername” adlı meşhur eserinde , kendine has bir nazım dili ile, Yunan filozoflarını söyletmesi, bize şairin İslam ilimleri dışında,Yunan felsefesine de tamamıyla hakim olduğunu gösterir.

Nizami’nin İslami bilgilerdeki derinliğinin ispatı, Kuran, Hadis veyahut Siyeri Nebi’den yapmış olduğu alıntılar ve bunları yorulmayışındaki eşsiz maharetinde gizlidir. Burada üzerinde asıl önemle durulması gereken nokta, şairin bu alanda gösterdiği itidali, fikir sahnesinde de göstermiş olmasıdır. Mutasavvuf sıfatı ile pek ala sufiliğe de yabancı olmayan şairin isyanı , dünyanın terkini isteyen dervişliğe yönelmiş, o yaşamı boyunca her türlü düşkünlükten kaçınmakla beraber hayatı sevmiş ve güzel yaşamayı tercih etmiştir. Zira, hayatın geçici olduğundan daima söz etmekle beraber, alemin elem ve keder için değil neşe ve sevinç için yaratıldığına kanidir.

Biliriz ki; O zaman ki şartlar dahilinde şairler şöhretlerini, devrin hükümdarları ile olan münasebetlerine ve onlardan gelecek bahşişlere borçludurlar. Ancak, sanatının tüm imkanlarını bir takım dalkavukluklara sarf etmek zorunda kalan bir şair düşününüz ki, eserin içeriğinden ziyade şekle önem vermeye mecbur olmaktadır. O nedenle eserlerin çoğu kaside türünde yazılmıştır.

Yüz çevirdim insanların mihrinden

Benliğimi buldum kendi kendimden

Nizami’yi bu hususta farklı kılan, onun mizacındaki hürriyet ideali sayesinde, kendini sarayın yıpratıcı tesirinden kurtararak, edebiyata ihtiyaç duyduğu muhtevayı verebilmiş olmasıdır. Bu nedenle, şiirde büyük bir ıslah hareketinin önderi olduğunu da söylemek doğru olacaktır. Zira, o sarayın ferdi zevklerine göre değil, yaşamı boyunca İslam topluluğunun sosyal ve düşünsel ihtiyaçlarına göre yazmayı tercih etmiştir.

NİZAMİ’DE DİN TELAKKİSİ VE SOSYAL İDEAL

Başkasına faydalı iş yapmaya

Mum gibi hazır olalım yanmaya

Şairin döneminde İslam alemi, bir yandan Alevilik-Sünnilik diğer yandan da Şeriatçılık-Sufilik gibi fikir tartışmaları içinde çalkalanıp duruyordu. Nizami, Allah’a inanmış, Peygambere bağlanmış sadık bir Müslüman idi. Onun ahlakı, İslam alemini parçalamaya yönelik mezhep kavgalarının üzerinde, taassup ve tahammülsüzlükten uzak bir ahlak anlayışı idi. Ve, bir yandan Ali sevgisiyle doluyken , diğer yandan Ömer aşkıyla tutuşuyor, Peygamber’in ayak izlerinin peşinde divane gibi dolanıyordu.

Din telakkisi, merasimcilikten ibaret, cansız bir dindarlık değildir. Allah ile olan münasebette, samimiyet ve dürüstlüğü esas tutan şaire göre Allah-severlik, kendinden geçmeye tekabül eder. Bu nedenle, ona göre bencillik ve iman asla bir araya gelemeyecek şeylerdir ve eserlerinde sıkça buna vurgu yapar.

Nizami’nin, büyük bir aşk ile kölesi olduğu bu kuvvet ise birdir ve hiçbir surette ikilik kabul etmez. Şairin, yaratılışta tasavvur ettiği bu birlik, onu tek hakikat sistemine götürmektedir. Alemin tek bir Yaradan tarafından yaratıldığına kanidir; “ İyi ise de “ der ve şöyle devam eder;

“ İyi ise de, kötü ise de, yapılışı ondandır “

Bu nedenle, şairin şiddetli bir “muvahhit” olduğunu söylemek gerekir. O, şiirlerinde, Mecusi efsanelerinden bir hayli faydalanmış olmasına rağmen, Zerdüştlükteki iki Allah fikrini katiyetle kökünden kesip atar. Ateşperestliğin amansız düşmanıdır. Ve iyilik Allah’ı ( Hörmüzd ) ile kötülük Allah’ı ( Ehrimen ) arasındaki ikiliği yani düalizmi şiddetle reddeder.

Nizami, yaratılışta tasavvur ettiği bu birliği , sosyal ideal tasavvurunda da sürdürür. Bu nedenle meşhur eseri İskendername’de , İskender’i sadece bir imparator olarak değil aynı zamanda tek Allah inanışını yaymaya çalışan büyük bir aşık olarak da tasvir eder.

Tevhid ile şekillenen Nizami’ce fikirler, birey-cemiyet veyahut milletler-milletler arası münasebetlerde de, kendini göstermiştir. Daha önce de vurgulamış olduğumuz gibi, dünyadan el etek çektiren pasif bir derviş anlayışını şiddetle reddeden Nizami, bireyin cemiyete çalıştığı sürece şerefini muhafaza edeceği fikrine kuvvetle bağlıdır. Ona göre sosyal hayatın gelişmesi , ancak yardımlaşma ve karşılıklı güven sayesinde mümkün olabilir. Bu nedenle şair; “ pınar suyunu yalnız içmemeyi “ tavsiye eder ve şöyle devam eder;

“ Çünkü yalnız içenin yüzü deniz suyu gibi tuzlu olur “

Ona göre, bir kimse insanlara karışır ve etrafına faydalı olursa, hem bu dünyada hem de ahrette mutlu olur. Sadece kendi menfaatlerini düşünüp, daima eğlenceyi düşünen kimseleri insan yerine dahi koymaz. “ Eşek gibi gözü daima yemde olan insandan, köpek daha şereflidir.” dedikten sonra sözlerine şu şekilde devam eder;

“ Çalış ki, halkın işine gelsin; Ta ki hizmetinle dünyayı süslemiş olasın“

Şimdi şairin bu düşüncelerinden yola çıkarak kendimize şu soruyu sormamız mantıklı olacaktır.

NİZAMİ GENCEVİ AHİ MİDİR ?

Bu zamana kadar yapılan çalışmalar, Nizami’nin hocaları olarak Ehu Ferruh ve Ehi Ferec zatların isimleri üzerine yoğunlaşmıştır. Bu kimseler hakkında detaylı bir bilgi maalesef yoktur.Ancak Nizami’nin hocaları olarak zikredilen bu kimselerin isimlerindeki Ehu veyahut Ehi eklerinden anlam çıkaran bazı araştırmacılar, şairin hocalarının ahilik tarikatına mensup kimseler olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu ifade etmişlerdir.

O halde şöyle bir yöntem takip etmek mantıklı olacaktır. İlkin yapılması gereken, Ahilik tarikatına mensup kimselerin ne gibi bir düşünce sistemini temsil ettiklerini incelemektir. Bu, Nizami Gencevi’nin Ahilik Tarikatı ile olan bağlantısı hakkında da bir kanaat edinmemize yardımcı olacaktır.

Ahiler hakkında en fazla bilgi vermiş olan kimselerin başında İbn Batuta gelir. 14.yy da yazdığı seyahatnameye göre, Ahiler her şehir ve köyde olmak üzere, Türklerin yaşadıkları bütün memleketlerde var olmuştur.Onlar, evsizlere, yolda kalanlara yardımcı olur, açların karnını doyururlar, zulüm ve adaletsizliğe karşı gelirlerdi. İbn Batuta, bu konuda dünyada Ahilerden daha fazla gayret gösteren kimse olmadığını söylemektedir. Anlatımına göre, bunların kendilerine özgü bir konaklama yerleri de vardır. Gündüz çalışarak yevmiye kazanan ahiler, karanlık çökünce hemen buraya gelerek, kazandıkları ile satın aldıkları erzaktan yemek yapar ve şehre bir seyyah gelmişse veyahut etrafta ihtiyaç sahibi biri gördülerse, bu kimsenin önce bir güzel karnını doyurur sonra da gece evde misafir ederlermiş. İbn Batuta’nın; “Ben bunlar kadar iyilik ve güzellik yapan adamlara hiçbir yerde rastlamadım” diye tarif ettiği Ahilerin maksadı, parçalanmış kardeşlerini İslam’ın güzel ahlak ve yaşam içi ibadet anlayışında birleştirmek olmuştur.

Şimdi burada dikkat çekici olan husus, Ahi ocağına mensup kimselerin zamanın fikir akımlarına etki eden tasavvufla da ilgisi olduğudur. Ancak tasavvuf anlayışları, tıpkı Nizami de olduğu gibi, fikir ve yaşam sahasında çekingen yani pasif bir anlayışı reddeder. Aslında bu konuda araştırma yapan pek çok kimsenin hemfikir olduğu gibi Ahiler, tahakkümcü derebeylerine karşı olan mücadeleleri ile de İslam ihtilalcisi kimseler olarak adlandırılabilirler.

Ne vakte kadar buz gibi durmak donuk

Suda ölü sıçan olmak uyuk ?

Gevşekleme, gül gibi yumuşak olma

Menekşe tek..iki yüzlü bulunma

Yeri vardır dikenli olmak yeğdir

Delikanlı, çılgın olmak gerekir

Diken gibi sivri bulun sert davran

Başına gülden çelenkler ölsün devran

Nizami

Nizami’nin bu şiirinden, şairin bu tür bir ihtilal teşkilatı düşüncesinde olduğu ve Ahilik düşüncesine uygun fikirlere sahip olduğu anlamı çıkarılır. Nizami üzerine yoğunlaşmış araştırmacılar, bu şiirdeki “ diken “ benzetmesi ile Ahilerin bellerinde taşıdığı hançer arasında da bir benzerlik kurmuşlardır. Pekala, yazımıza bu hususta bir şiir daha taşımak faydalı olacaktır.

Neden boyun eğersin her kazaya

Neden razı gelirsin her cefaya

Dağ gibi dur, sırtın olsun kaya taş

Yüzüne kabar taşyüreklinin, eğme baş

Nizami

Bu beyitler de, şairin İbn Batuta’nın etraflıca anlattığı Ahiler ile bağlantılı olduğunu düşünmemize neden olmaktadır. Kati bir hükümde bulunmak mümkün olmasa da, Ahi ideolojisinin seneler boyunca takip ettiği Nizami’ce fikirler ve Ahilerin ahlak düsturları ile şairin ahlak üzerine olan beyitlerindeki benzerlikler haniyse kati konuşmaya sebep verecek ölçüde dikkat çekicidir

ŞİİRDE SAKLI CEVHER VE BÜYÜK BİR ALİM

Tab’ım kadın değildir, ateşi kendindendir

Bakir iken doğurur, Meryem ayarındadır

Nizami’nin şiiri de, din telakkisi ve sosyal hayat anlayışı gibi, İslam alemini parçalamaya yönelik mezhep kavgalarının üzerinde, taassup ve tahammülsüzlükten uzak bir anlayışa sahip idi. Nizami Farsça yazar ancak şiirinin ruhunda örneğin Firdevsi de görülen Farslık taassubunun hiç etkisi olmamakla beraber, hamselerinde de Şehname’deki gibi halis Farsça yazma gayreti yoktur. Onun maksadı Acemi diriltmek ve o eski debdebeyi yeniden canlandırmak değil, İslam kültürünü candan benimsemiş tüm insanlığa hitap etmektir. Bu nedenle eski arkaik Fars dilinden ziyade, devrinin okur yazar kesimleri için daha canlı olan bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Eserlerinde Türkçe ve Arapça kelimeler de kullanır. Velhasıl, dil konusunda herhangi bir milli taassup göstermemiştir ve maksadı İslam aleminin yüce hislerine tercüman olmaktır. Her ne yazdıysa bu cihetle yazmıştır.

Hatırımıza düşen Nizami, klasik Doğu edebiyatında sanatın en yüksek noktasına çıkmış olan bir üstattır. Mesnevi yazanların şeyhi, derler ona. Ancak bu kadarla kalmaz . Hakkında yazılan çizilen onlarca mısra ve bir vakitler yapılan tüm araştırmaların hemfikir olduğu nokta şudur; Mesnevi yazanların şeyhi olarak anılan şairin dehası bu kadarla sınırlı kalmamıştır. O, edebiyatın başka şekillerinde de büyük kudretini ispat etmiş bir üstattır.

Kasideleri, konuların seçilişi bakımından klasiklere pek benzememekle beraber, şekil ve sanat olarak, tüm zamanlarda yazılmış kasidelerin en eşsizleriyle dahi rahatlıkla boy ölçüşebilecek düzeyde bir ilham ile yazılmıştır. H.Daniş, Nizami’nin kasidelerindeki ahengi, korkunç bir fırtına koptuğu esnada işitilen gök gürültüsüne benzetmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir;

“ Vezin, kelimeler ve harfler mevzu ile o kadar münasip düşürülmüş ki, her cümle kulağa bir ejderha bağırtısı gibi in’ikas ediyor.”

Melikül Mülük kasidesi s.283

Kasidelerinde bu ihtişamı gösteren Nizami’nin gazelleri de kendine has bir üsluba sahiptir. Doğu edebiyatı ile ilgili kimselerin pekala bileceği üzere, kısa yani genelde 5 veyahut 7 beyti geçmeyen gazellerin beyitleri arasında mantıklı bir anlam bütünlüğü aranmaz. Nizami’yi bu hususta farklı kılan nokta şudur ki; Onun gazelleri, beyitler arasında bütünlük teşkil eden eserlerdir. Mısralarda çarpıcı biçimde tezahür eden semboller, çağdaş sembolcülerin dahi erişemedikleri yüksek bir mertebededir. Batı edebiyatında metafor olarak adlandırılan biçimin, eşsiz bir üstadıdır. Farz misal, gecenin çöktüğünü anlatmak isterken, “güneşin camı taşa çarpınca , halk için dünya daracık bir şişeye döndü” ifadesini kullanır. Veyahut güneşin doğuşunu anlatırken, “ sabah erkenden feleğin meşalesi “ diye söze başlar ve şöyle devam eder;

“ Sabah erkenden feleğin meşalesi dünyanın güzel yüzünü aydınlattı.”

Nizami’de mesela bir gül sadece açmaz, gömleğini yırtar.Bir bülbül sadece ötmez, aşkını haykırır.Lale, bir Hindu’dur, ateşe tapar. Sorumluluğunu bilmeyen yöneticileri tarif ederken, esen şiddetli rüzgarın servilere eziyet çektirdiğini söyler. Bu mecazi anlatım ve semboller, Doğu Edebiyatına aşina olanlar için zaten bildiktir yani Nizami’ye has bir durum değildir ancak ondan tezahür eden bu deha, ancak büyük bir üstada has yüksek bir değerdedir.

Teşbih ve istiarelerde şaşırtıcı bir kıvraklığa sahip olan şair, aynı ustalığı ilim alanında da göstermekten geri durmamıştır. Onun, sanatında ilmin rolü de çok büyüktür.İnsanlığın dürr-i yetimi olarak adlandırmış olduğumuz Nizami, henüz çocuk denecek yaşlardan itibaren, zamanının bütün bilgilerini, dini, felsefi düşüncelerini ve eski-yeni dilleri öğrenir.

Kim bilir hatırlamanın bizlere irtifa kazandırdığı söylerken kastımız belki de budur. Zira o, şiirde miraca erişmekle yetinmez, doymak bilmez bir iştahla yutar alemi. Coğrafya sahasındaki çalışmaları günümüze değin uzanmıştır. Ünlü Batılı araştırmacı Berthels, Nil nehrinin menşeini tespit edenin Nizami olduğunu söyler. Veyahut mesela Kırgız çöllerindeki taş heykellere dair etnografya verilerinin kaynakları arasında Nizami’nin çalışmaları da vardır.

İşittim ben ki, her yıldız cihandır

Ki her biri birer yer, asimandır

Şairin sahip olduğu astronomi bilgisine dair de önemli kayıtlar mevcuttur. Bilindiği üzere, Kopernik 16.yy da dünyanın güneş etrafında döndüğünü iddia etmişti. Daha sonra gelen kaşifler de , yıldızların ayrı ayrı manzumeler halinde, kendi güneşleri etrafında dönen, cisimlerden ibaret olduğunu dile getirdiler. Sonrasında 17.yy astronomlarından Bruno’nun araştırmaları neticesinde ise, yıldızların birer müstakil alem olduğu fikri kuvvet kazandı. Oysa Nizami, yukarıdaki mısralarda, Hüsrev ile Şirin destanında Hüsrev’e her yıldızın müstakil birer cisim olduğunu, bu araştırmalardan 400 sene evvelinde söyletmiştir.

Çünkü ona göre, hakiki iman sahibi, düşünen, araştırmaya bağlanan insandır. Böyle insanın, yani bilgin kimsenin makamı, Nizami’nin gözünde tüm makamların üzerindedir. Bu düşüncesini İskendername’de İskender’in ağzından şöyle dile getirir ;

“Bir insan, diğerinden yalnız bilgisiyle üstün olur. Ne kadar yüksek makam olursa olsun, inanmış bir bilginin payesi her makamın üzerindedir.”

Sözün kısası Nizami, bütün gecelerini ve gündüzlerini aramakla, düşünmekle geçirmiştir. Ona göre hayatın neşesi de bundandır. Yine kendi ifadesi ile; “ Tab’ının hazinesi zengin, kapısı da kilitsizdir.Bu hazinedeki değerlerden birini tartmadıkça, uyuduğu tek bir gece dahi olmamıştır.” Geceleri kendisine uyku vermeyen bu bilgiye susamışlık, kainatın varlığında sırları anlamak isteyen yüce bir ruhun tezahürüdür. Bu amaçla, bütün eserlerinde kahramanlarına sorular sordurur. O, eser boyunca, kahramanları ile beraber yola düşmüş bir seyyahtır artık.

Ve, Meryem Ana’ya benzettiği bakir tab’ı, işte böyle bir hazine yaratmıştır bizlere.

DOĞU’NUN İRFAN HAZİNESİ ; PENÇ-GENÇ ( BEŞ HAZİNE )

Tasarladım ben evvelce MAHZEN’i

Tutmadı gevşeklik bu işte beni

Bu suretle yağlı, tatlı topladım

HÜSREV-ŞİRİN destanına başladım

Bundan sonra, bir başka perde açtım

LEYLA-MECNUN sevdasına ulaştım

Bu kıssayı bitirmiş oldum; hemen,

YEDİ GÜZEL sarayına çektim yügen

Şimdi şiirin ben girdim meydanına

Davul vurdum İSKENDER’İN NAMINA

Nizami

Bu satırlara değin, yaşamı ve şiiri hakkında bilgi vermeye çalıştığımız Nizami’nin şiiri, hayat, din telakkisi ve idealize ettiği sosyal yaşam tasavvurunu daha iyi anlamak için, okuyucuya şairin eserleri hakkında bilgi vermek faydalı olacaktır.

Nizami’den kalan edebi miras, bu zamana değin Doğu edebiyatında ortaya çıkmış tüm şekillerden oluşan, 48 bin beyitten oluşmaktadır. Bunlardan 19 bini, şairin diğerlerine oranla daha az meşhur oran gazeller, kasideler ve başka parçalardan teşkil etmektedir. Geri kalan 29bin beyit ise, şairin tabiri ile Penç-Genç yani Beş Hazine olarak adlandırılan, eserlerine dahildir. Bu eserlerin tamamı, Mesnevi tarzında yazılmış beş müstakil manzumeden ibarettir. İşte Nizami’nin günümüzde en fazla tanındığı yönü, kitapçı ve teskerecilerin Arapça terimle adlandırdığı bu hamseleridir.

O halde, genel surette de olsa, şairin yukarıdaki dizelerde zaten yazılış sırasıyla bizlere aktardığı, Penc-Genç üzerine gidelim .

1- MAHZEN-ÜL ESRAR

Değişmeyen varlık; İşte bu sensin

Ölmemiştir, ölmeyecek; O sensin

2263 beyitten oluşan bu mesneviyi tamamladığında, Nizami henüz 20 yaşındadır. Ve Beş Hazine’nin ilkini teşkil eden bu eser, şekil itibari ile kendisinden sonra gelecek olan dört hazineden çok farklıdır.Diğerleri ile ortaklığı mesnevi tarzında yazılmış olması ve taşıdığı “ Nizamice “ fikirlerdir. Yazılışındaki asıl maksat, şairin ahlakçı fikirleri ve dünya görüşünü, okuyucuya telkin etmek istemesidir. O,ilahi hikmetin sırrına erdiği yüce İslam dinini, tıpkı Mevlana’nın Mesnevisinde olduğu gibi remizli bir dille aktarır okuyucuya..Ancak önce hamd ve şükür ederek.. Dünyadan el etek çektiren türden bir derviş anlayışına karşı, zalimin karşısında mukavemeti savunurken, “ Bütün varlıklar O’ndandır; Zayıf toprak, O’nun bayrağı altına sığınmıştır. Biz O’nunla durur iken, O kendi kendine durmuştur. O kimseye benzemez.Değişmez, ölmez, hepimiz fani iken yalnız O bakidir. Ve yüksekliğe, kutsiliğe sahip olan O’dur “ sözleri ile diz çöker Cenab-ı Hakk’ın önünde.

Şair, bundan sonra Hz Muhammed ‘in (sav) methine geçer. “ Reis-i Muhammed” der ve şöyle devam eder; “ Hükmü kıyamete kadar sürecek en büyük bilgi ve hidayet sahibidir. Büyük bir Peygamber sıfatıyla o, Allah’la daima samimi bir münasebettedir.Miraç, bu ruhi münasebetin bir remzidir. “

Nizami daha sonra, bize sözün şeref ve faziletini anlatmaya başlar. Zira ona göre söz, yaratılış sahnesinin açılmasıyla varlık perdesine gelen ilk şey olmuştur.

Gizliliğin perdesi çün çözüldü

İlk sırada sahnede söz göründü

Nizami

Ve söz yani şiir söylemekteki sır perdesi, ona göre Peygamberliğin de bir gölgesidir. Bakınız Nizami, bunu nasıl ifade ediyor.

Tanrı yanında mertebe

Yalvaçta hem şairdedir

Her ikisi bir dost tanır

Bir ruh iki bedendedir

Nizami

Hatırlamak güzeldi,demiştik.Ne vakit onlardan birini hatırlasak, kim bilir aslında belki de kendimizi hatırladığımızdan, kendimizi keşfe çıktığımızdan bahsetmiş ve ilave etmiştik; Hatırlamak kim bilir belki de düşsel bir aydınlığa tekabül ediyor ve irtifa kazandırıyordu ruhlarımıza. Hatırladığımız şair mutluydu. Nizami, henüz 20 yaşında iken kaleme aldığı Mahzen-ül Esrar’ı, hakiki aydınlığa erişmiş olmanın verdiği sevinçle kaleme almıştı. O, mutluluğunu Miraç gecesi mutluluğuna benzeterek; “Öyle bir gece ki“ demiş ve şöyle devam etmişti ;

Öyle bir gece ki,düşmanı bulunan gündüz bile onun gibi bir gece olmak ister.

Şair, kendi kendine yükselerek,ruhunun adeta Hak’la temas ettiğini böyle anlattıktan sonra, kitabın aslını teşkil eden makalelerine başlar. Bunlar toplam 20 tane olup sırasıyla; İnsan-ı kamil, adalet, Dünyanın değişen varlık hali, Padişahın tebaaya karşı vazifeleri, kendine güvenmek, tahammül, insanlık şerefi, yaratılışın eskiliği, kendini bilmek, hüner sahibi olmak,azamet satmak,maddiyattan sıyrılmak, dünyanın faniliği, dürüstlük, insanın değeri, sonu düşünürlük, halvet, zamane adamlarının vefasızlıkları, düşmandan sakınma ve mutaassıplardan şikayet hakkındadır.

Nizami, bu makalelerde yürüttüğü fikirleri birer hikaye ile aktarmayı tercih etmiştir. Ne demeli, aslına bakılırsa bu hikayelerin tümü birbirinden anlamlıdır, ancak bunları yazımıza aktarmak yazının fazlasıyla uzamasına sebep vereceğinden, Mahzen-ül Esrar hakkında son olarak şunları söyleyip, ikinci hazineye geçmekte fayda var.

Doğu edebiyatının pek çok meşhur siması, Gerek Nizami’nin sağlığında gerekse kendisinden sonra, Mahzen-ül Esrar tarzında eserler yazmışlarsa da , bu konuda ehil olan herkesin hemfikir olduğu üzere, bu konuda kimse onun kadar muvaffak olamamıştır.

2- HÜSREV İLE ŞİRİN

Bu dünyada Şirin’den başka hiçbir şahıs

Bir başkası için ölmemiştir

Hüsrev padişahın cenaze alayı türbenin önünde durur.Taze bir gelin gibi süslenmiş olan Şirin, cenazenin peşi sıra türbenin içine girmiş ve arkasından kapıyı kapattırmıştır. Padişahın soğuk bedeni önünde durur ve elindeki hançeri kendi göğsüne saplayarak, dökülen kanı ile sevgili eşi Hüsrev’in cansız bedenini ısıtır.

Hüsrev dedi; Korkar mısın sen ayrılıktan

Dedi; Yalnızca O’ndan ayrılıktan

Türbe önündekiler, Şirin’in çığlığı ile içeri girdiklerinde, vücudun vücuda, ruhun ruha, iki sevgilinin de Yaradan’a kavuştuğunu görürler. Aşık ile maşukun böylece aynı mezara gömüldüğü, büyük bir aşk hikayesidir Hüsrev ile Şirin.

Dedi; Uykunda gördün mü O’nu sen

Cevap verdi; Uyku bilmem ki ben

Nizami’ye göre, Şirin’in bu davranışı eşi bulunmaz bir fedakarlığın ve vefakarlığın en yüksek ifadesidir. O, her birini adeta inci gibi işlediği 6966 beyitlik bu destanı, Azerbaycan padişahlarından Atabek Muhammed Cihan Pehlivan’a ithaf etmiştir. Bu hikaye, parça parça olarak eski kitaplarda yer almış bir hikayedir ancak Nizami’yi bu hususta diğerlerinden ayıran nokta, şairin hikayenin tamamını nazım ile yazan ilk kişi olmasıdır. Firdevsi, meşhur Şehname’sinde hikayenin sadece bir kısmın nazım ölçüsü ile yazmıştır.

3- LEYLA İLE MECNUN

Leyla ile Mecnun aslında bir Arap hikayesi iken, işlendiği edebi şekil itibari ile Azerbaycan’la sıkı bir bağlılığı vardır. Nizami de, Leyla ile Mecnun’u Farsça olarak ilk nazmeden kimsedir. Ve onun tasvir ettiği Mecnun, kendini tamamen idealine adamış, büyük bir semboldür. O, tıpkı Hüsrev ile Şirin’de olduğu gibi, günümüz alelade kimselerinin anlayamayacağı derecede üstün bir bağlılığın, mısralar ile adeta ete kemiğe bürünmüş halini temsil eder.

Şair, eline bir kağıt kalem alır. Düşüncesi, Leyla ile Mecnun’un resmini bir kağıda çizmektir. Ancak kahramanı Mecnun, buna itiraz edecektir. Ve Nizami, Leyla’yı silecektir kağıttan. Sebebini sorarız..Sebebini sorarlar.. Ve şöyle hasbıhal eder Mecnun bizlerle ;

Biz iki değil, biriz..

O halde neden kendini siliyorsun ?

Çünkü o ruhtur

Ben kalıp

Ve ruh kalıpla örtülü olur..

Azerbaycanlı ünlü bestekar Hacıbeyli Üzeyir, Nizami’nin 4613 beyitlik bu eşsiz manzumunu besteleyerek opera sahnesine koyduğunda, önce Azerbaycan’da ardından eserin tercümesinin yapıldığı Rusya’da yer yerinden oynar. Ve eser peşi sıra tüm dillere çevirilir.

4- YEDİ GÜZEL ( HEFT-PEYKER )

Şairin bu manzumesi, 4968 beyit olarak yazılmıştır.Eser, İslam ansiklopedilerinin Behram-ı Gür maddesinde detaylı anlatılan, Sasani padişahlarından Behram-ı Gür’e ait şairane bir efsaneden ibarettir.

Siz demeyin ki sözcükler öldüler

Yalnız sözün deryasına girdiler

Nizami, İran büyükleriyle beraber, gittiği Hovarnak köşkünde gördüğü yedi güzel tablosundan esinlenerek, bu güzelliği hayata tatbik etmek isteyen ve bu sebeple yedi ayrı iklimden yedi güzel getirterek sefaya dalan Behram’ın, en büyük güzelliğin adaletin güzelliği olduğunu fark ederek , bu gafletten uyanmasını anlattığı manzumeyi, kendi öğretmen ruhuna da sadık kalarak, olağanüstü bir şiir dili ile anlatmıştır.

5- İSKENDERNAME

Bulmak isterdi İskender dirlik çeşmesini

Ta ki defeyliye korkunç bir ölümün gelmesini

Bu niyetle o bütün alemi gezdi taradı

Yaptı Zulmat’a sefer, gerçi boşa aradı

Ölmemezlik suyunu bulmadı geçti, gitti

Gönlünün arzusunu şimdi o ancak itti

Eserin mukaddimesinde belirttiği üzere şair, türlü kaynaklardan faydalanarak işlediği İskendername’yi, 10540 beyitlik bir mesnevi haline getirmiştir. Nizami, bu eseri daha evvel Firdevsi’nin de Şahname’de kısmen de olsa bahsettiği İskender’e adamış ve kendisinde mukaddimede bahsettiği gibi konuyu tamamen yeni bir bakış açısı ile ele almıştır.

Onun bu eserindeki edebi özellik, konunun tarihi mahiyette olmasına rağmen, onun orijinalliğini teşkil eden eşsiz anlatım biçimidir. Nizami’nin anlatımında İskender, herhangi bir siyasi veyahut askeri zaferi dahi gönülle ilintili büyük bir aşkın zaferi olarak adeta düğünle taçlandırmıştır. Zira şaire göre İskender sadece bir imparator değil aynı zamanda bir aşıktır da.

NİZAMİ’NİN DÜNYA EDEBİYATI’NA ETKİSİ

Nizami’nin dünya edebiyatına etkisi üzerine fikir verebilmek için, şair hakkındaki görüşleri Doğulu ve Batılı edebiyatçılara ait olmak üzere iki kısımda incelemek daha faydalı olacaktır.

Doğu şairleri, Nizami’yi edebiyatın mürşidi saymışlardır zira onlara göre şair, klasik bir mucit ve eni boyu ölçülemeyen bir yaratıcıdır. Bunun en büyük ispatı olarak, Nizami’nin kendisinden sonra gelen hiçbir şairin, onun kullandığı vezin ve şekil dışında , bir destan yazamamış olmasını göstermişlerdir. O, sadece Şirvanlı Hakani, Enveri, Kemaleddin veyahut Cemaleddin İsfahani gibi çağdaşlarına değil, kendisinden sonraki yüzyıllarda yetişenlerin de edebiyat ufkunda beliren bir yıldız olagelmiş ve ilhamının sıcaklığını yaymaya devam etmiştir.

İran klasik şairlerinin en meşhurlarından Şirazlı Sadi, meşhur eseri “Bostan”da, onun birçok beytinden alıntı yapar. Yine klasik İran şiirinin bir başka büyük üstadı Hafız Şirazi, Nizami’den bahsederken; “ Dünya, Nizami’nin nazmı gibi güzel bir söze malik değildir” diyecektir. Hafız Şirazi’den sonra, İran klasiklerinin en büyüklerinden sayılan Abdurrahmani Cami de, Nizami’ye övgüler yağdırmaktan geri durmaz. Şairin, Beş hazine eserinden bahsederken, onun bu esere doldurduğu güzellikler ve incelikler sayesinde edindiği şerefin, kimselere nasip olmadığından dem vurur, eserin adeta beşer kudretinin yetişemeyeceği bir azamette olduğunu söyler.

Fars şairleri arasında şaire büyük hayranlık besleyen isimlerden bir diğeri ise Mektebi-i Şirazi’dir. O, Nizami’yi methetmek için şu satırları kaleme almıştır.

“ O güzel sözlü adam meram anlatırken, akıl peygamberine Cebrail’dir. Kalemin neyini neva ile doldurunca, dokuz tabakalı gökleri sedasıyla doldurdu. Ben ancak bir gölge gibi onun kanadına kondum.”

Peki ya Hilali-i Cağatayi’ye ne demeli ? Bakınız o Nizami’yi nasıl tarif ediyor ;

“ O, Gence madeninden bir cevher hazinesidir. Kılıç dilli, arslan pençeli bir adamdır. İyilik mülkünün sultanı, erenlerin şahıdır. Söylenecek sözü söylemiş, delinecek cevherleri delmiştir. Her kulak, onun nazmıyla küpelenmiş, her avuç onun beş hazinesinden mücevherlerle dolmuştur. İki dünyanın hazinesi ona nisar, iki dünya hazinedarı ona yar olsun.”

Tahranlı “ Ermegan “ dergisinin müdürü Vehid-i Destergi, yaptığı incelemede, İran klasik şairlerini karşılaştırdıktan sonra, son noktayı Gencevi ile koymuş ve şu notu düşmüştür araştırmasına;

“ Bir defa, ahlak, temizlik ve takvada hakim Nizami, bütün dünya şairleri arasında eşsizdir. Nizami’nin bütün eserlerinde kötü tek bir söze ve çirkin tek bir tabire rastlanmaz. Aşkın nezihliğini tarifte o, Firdevsi’ye bile üstündür. Çünkü Nizami’de erkeklerin münasebetlerinden ve genç oğlanların işveli hallerinden bahseden tek bir mısra yokken, Firdevsi de vardır.”

Türkistan’ın büyük şairi Ali Şir Nevai, Türkçe’nin de Farsça ile boy ölçüşebilecek derecede yüksek bir edebiyat dili olduğunu ispat etmek için yazdığı Mesnevilerde sürekli Nizami’nin eserlerini örnek almıştır.Zira , Ali Şir Nevai kendisini Nizami’nin şakirdi saymaktadır.

Bulmuştu sefa-yi dil Nizami

Şirvan şahına düşüp girami

Fuzuli

Nizami’nin şakirdi olmakla övünen sadece Ali Şir Nevai değildir. Klasik Türk şiirinin büyük üstadı Fuzuli dahi kendisini Nizami’nin talebesi olarak görerek, pek çok kereler ondan bahseder.

Mevlana, Ziya Paşa, Prof Fuad Köprülü..Tüm bu isimlerden başka, diğer Doğu şairlerinin Nizami hakkındaki düşüncelerini, bitmez tükenmez hayranlıklarını, birer birer yazıya almaya kalkışırsak, üstadın sanat ve yaratıcılığı karşısında birbirine benzer pek çok cümleyi ifade etmekten başka bir şey yapmamış olacağız. O nedenle şairin Batı Edebiyatı üzerine tesirine geçmekte fayda var.

Doğu edebiyatı hayranı, büyük Alman şair Goethe, “Das West-Oestlicher Divan” adını taşıyan eserinde, Nizami hakkında bakınız neler yazmıştır;

“ Nizami, yüksek bir deha sahibi, ince bir zekadır.Onda güzellik büyük çeşitler ile sonsuzdur. “

Dr Wilhelm Bacher ise, Goethe’nin kendisi için,” yüksek bir dehaya sahip, ince bir zeka “ demesine rağmen, şairin Batı’da yeteri kadar tanınmadığından büyük bir esefle bahseder. Fakat Bacher’in şikayetçi olduğu bu durum sonradan değişmiştir. Doğu edebiyatı hakkındaki önemli araştırmaları ile tanınan H.Ette, kendisini uzun seneler Nizami hakkındaki araştırmalara adadıktan sonra, 1887’de çıkardığı eserinde “ şairin yüksek ahlaki içeriğinden, ifadesindeki asalet ve çizdiği tabloların azametinden” uzun uzun bahsederek, şairin Batılı edebiyat severlerin daha fazla dikkatini çekmesine neden olmuştur.

Şair hakkında özellikle 20.yy başlarında, çeşitli Avrupa dillerinde bir takım monografi ve tercümeler yayınlanmıştır. Bu eserlerden birinin yazarı olan P.Horn, 1925 senesinde Berlin’de yayınlatmış olduğu eserinde Nizami’den, “ Özellikle İranlı ve Türkler tarafından çok sevilen biricik üstat” olarak bahsetmiş üslubun yere göğe konulamaz ölçüde olduğunu dile getirmiştir.

H. Ritter, Prag Doğu Bilim Enstitüsü tarafından bastırılan Nizami eserinin mukaddimesine, şairin sanatkarlığına temas ederken şunları söylemiştir;

“ Nizami sadece zamanındaki şiir diline mahsus ifade tarzına hakim olmakla kalmamış, aynı zamanda – ki bu daha değerlidir- bu sanatı, eserlerinin özünü teşkil eden fikirlerine hizmet ettirmeyi başarmıştır.

Meşhur İngiliz edebiyat profesörü E.Brown, “İran Edebiyatı” adlı eserinde şairden bahsederken, onun tam bir mümin ve Allah adamı olduğunu söyledikten sonra, koyu taassuptan tamamıyla uzak olduğunu belirterek, tavırlarındaki sadeliğe ve tevazuya dikkat çekmiştir.

Rus edebiyat araştırmacısı A.Krimski ise , 1906 ve 1912 senelerinde yayınladığı Rusça, “İran’ın, İran Edebiyatı’nın ve Derviş Sufizminin Tarihi“ adlı eserinde Nizami’yi şöyle anlatmaktadır;

“ Nizami, İran’ın en iyi romantik, daha doğru bir deyimle sufi ve romantik bir şairdir. Kendisinden sonra İran romantikleri için daimi taklit, benzetme kaynağı ve örneği olmuştur.O, sade İran değil, Türk edebiyatının da son derece sevilen bir tipini teşkil etmiştir.”

Sözü, Nizami’nin Batılı edebiyatçılar üzerindeki tesirlerinden bahsederken, ilk sözü verdiğimiz Goethe’ye bırakarak bu kısmı bitirmekte fayda var. Şair hakkında özel görüşleri olan Goethe, klasik Doğu şairlerinden bahsederken, “ Doğuluların, beş yüz yıl içinde yetişen şairlerin ancak yedisini yedi yıldıza benzeterek, beğendikleri söylenir.” der ve şöyle devam eder;

“ Halbuki onların beğenmediklerinin dahi, birçoğu benden çok daha parlaktır “

SONSÖZ

Şad ola ruhu o kesin, kim diye

Nizami’ye Tanrı rahmet eyleye

Yazımıza, büyük şairin kabrinden yola çıkarak başlamış ve bir zamanlar yıkık-dökük bir mezarda 800 senedir yatmakta olan Nizami’nin, ne bir şeyh ne de kerameti kendinden menkul bir zat olduğunu söylemiştik. O yıkık-dökük mezar, Azerbaycan’ın olduğu kadar tüm insanlık aleminin başını yücelten, büyük bir şairin edebi yatağıydı.

Biz de, büyük Azerbaycan şairi Nizami hakkındaki yazımızın sonuna geldik ancak onu tamamıyla anlatabildik mi ? , diye soracak olursak kendimize vereceğimiz ; “ Hayır onu tamamıyla anlatamadık “ cevabının teessürüne bürüneceğimiz kesin.

Ancak hatırladık ve hatırlamak güzeldi. Hatırlamak, bazı vakitler adeta büyük bir zafere tekabül ediyordu. Zira ne vakit onlardan birini hatırlasak, kim bilir aslında belki de kendimizi hatırlıyor, kendimizi keşfe çıkıyorduk. Buydu bizim zaferimiz ve buydu ruhlarımıza düşsel bir aydınlık katarak, bizlere irtifa kazandıran.

Kaynak : Azerbaycan Şairi NİZAMİ – Yazan Mehmet Emin Resulzade

Milli Eğitim Basımevi- Ankara 1951

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı MEŞHURLAR içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.