Horasan Türkleri

horasan

Horasan, en eski Türk yurtlarından birisi olarak Türk dünyasının geleceğine ve kültürüne önemli etkiler yapmıştır. Bu özelliği, onu sadece bir coğrafi bölgenin adı olmaktan çıkarmış bambaşka anlam yüklemiştir. AsırlardıR Horasan denince, Türkmen aşiretler ve İslam’ın Türk yorumu akla gelmektedir. Coğrafi olarak bugün İran’ın işgali altında bulunan Horasan’ın kuzeyi Türkmenistan, kuzey doğusu Türkmen Çölü, güneydoğusu Afganistan ve Kevir Çölü ile çevrilidir. Tükmenistan’la aynı coğrafyada yer alması nedeniyle binlerce yıldır özellikle Türkmen aşiretlerin yerleştiği Türk yurdu olmuştur. Horasan’ı yurt tutan Avşar boyunun kurduğu devlet, hem Türkiye’ye göç etmiş, hem Horasan’da kalmış Türkmenler arasında hatırasıyla hala yaşamaktadır. Horasan, Türklerin islam dinini kabulünü yaygınlaştıran Ahmet Yesevi’nin ve öğrencilerinin beslendiği bir kaynak oldu. Pir-i Türkistan diye anılan Ahmet Yesevi Türklükle İslam’ı burada harmanladı. Ondan sonra İslam Türk ikliminde yayılma şansı buldu.
Cengiz Devletinin yayılma politikası sonucu Horasan’ı yurt tutan Türkmen aşiretleri Horasan’ın kuzeyindeki ata yurdunu bırakıp Türkiye’ye geldiler. Gelirken yanlarında günümüzde “Horasan Erleri”, “Horasan Erenleri” diye bilinen aralarında Hacı Bektaş-ı Veli’nin de bulunduğu Yesevi dervişleri de vardı. Horasan Erleri, Türkmen aşiretlerle birlikte Anadolu’yu karış karış Türkleştirdikten sonra Türk varlığını, Türk kültürünü Balkanlara taşıdılar.
Anadolu’ya göçen Türkmen aşiretleri de geldikleri yeri Horasan’ı asla unutmadılar. Yüzyıllar geçmesine rağmen Horasan özlemini hep dile getirdiler. Horasan üzerine türküler yaktılar. Horasan Türkü olmakla övündüler. Kıl çadırlarda, dedeler torunlarına Horasan’dan geliş öyküsünü asırlardır bıkmadan anlatmayı sürdürdüler.
Horasan, Nisan 1921’de Horasan Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını ilan etmiş olsa da Fars ve Rusların baskısı Kürtlerinde işbirliği ile en fazla bir yıl mücadelelerini sürdürebilmiş, 1922’de Rus baskıları ile tekrar İran’a bağlanmıştır.
Bu gün olduğu gibi tarih boyunca Dünya Türkmenlerine karşı sinsi Politika alanında baskı, işkence, acı olaylar artarak, birçok devletler dikta rejimler tarafından Dünya Türkmenleri yanında, İran, Irak, Suriye dâhil, Türk dünyasında Türkler günümüze kadar acı olaylarla birlikte yüzde yüz Türkmen olan oymaklara, Aşiretlere yönelik baskı, soykırımlar, acı işken dolu politikalar sürerek, sonu gelmeyen acı baskılar karşısında çok sayıda Türkmen Oymak, Aşiretleri her türlü asimilasyonla Araplaşarak, Kürtleşmiştir
Türkmen Lek oymağı, aşireti bunların en önemlisi parlak geçmişiyle, yiğit, kahramanlığıyla tanınarak Türkmen soylu, boylu, şanlı, tarihli Türkmen Aşireti Lak, Lek oymağı bir zamanlar Türkiye Van şehrinden bölgede çıkan savaş sonucu kargaşa olaylardan dolayı, yerlerini bırakarak İran’a yerleşmişlerdir, günümüzde Van Türkiye’de Irak Erbil, Kerkük, Köy sancak, Taktak, Altunköprü, Kaya başı gibi bölgelerde bir bölümü Kürtleşerek yaşamaktadırlar.
İran’da yaşayan Türk halkları. Başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere Türkmenler, Kaşkaylar, Horasan Türkleri, Halaçlar, Sungurlar, Ebiverdiler, Kazaklar ve Özbekler gibi Türk halkları İran’ın belirli bölgelerinde yaşamaktadırlar
Tebriz, İran da Türklüğün ( SAFAVİ KIZILBAŞ TÜRK DEVLETİNİN ŞAH İSMAİL- ŞAH HATAYİ )siyasi ve kültürel merkezidir
İran, 1925 yılına kadar Büyük Selçuklu, Safevi, Kaçar, Afşar, Kızılbaş, Türkmen ve Azerbaycan Türkleri devletleri ve hanedanları tarafından yönetilmiştir.
Büyük Selçuklu Devleti, Akkoyunlu Devleti, Karakoyunlu Devleti ve ardından Safevî Devleti, Afşar Hanedanı ve Kaçar Hanedanı, Türk kökenli birer devlettirler. Mezhepsel olarak Şii-Alevi çizgide olduğu için Sünni Türkler, Osmanlı Devleti ve Özbekler tarafından mezhep savaşları yaşanmıştır.
I. Abbas, Buhara Hanlığı hükümdarı Vali Muhammed Han’ı kabul ederken, (c. 1650, Çihil Sütünü, İsfahan)
Safevî Devleti; yüzyıllarca Türkmenler, Azeriler ve Kızılbaşlar gibi askerî ve devlet örgütlenmesini oluşturmuşlardır. Bu dönemde Fars kökenliler daha çok ticaret ve devlet işlerinde bulunmuşlardır. Türk savaşçıları o dönemlerde bir Fars kökenlinin emri altında görev yapmayı onursuzluk saymışlardır. Bu sebeple dönem dönem Türk-Fars çatışmaları yaşanmıştır. Büyük Safevi lideri Şah Abbas, Şah ismail, Afşar Hanedanı ve lideri Nadir Şah ve günümüz İran dini lideri Ayetullah Hamaney Türk kökenlidir.
En büyük Türk nüfusunu Azerbaycan Türkleri oluşturur. Sayıları 18 miyon ila 25 milyon arasındadır.
İkinci büyük gurup Türkmenlerdir. Sayıları 2.5 milyon ila 3 milyon civarındadır.
Kaşkay Türkleri, sayıları 1.5 milyon ila 2 milyon arasındadır.
Diğer Türk toplulukları Avşarlar, Kaçarlar, Karapapaklar, Kazaklar ise 2 ila 5 milyon arasındadır.
BOYLAR
Afşarlar
Kaçarlar
Hamse
Kengerlular
Karâyiler
Nefer
Horasan Türkleri (Horasanlılar, Horasanî) ve Boçagçiler
Bayat
Karaçorlular
Pazukiler
Baharlular
Ağaçeriler
Rumlular
Usanlular
Gerayliler
Karagüzlüler
Zulğedrler
Ostaclular
Tekellular
Bigdeliler
ŞAH İSMAİL HATAİ
Şah İsmail Hatayi, Erdebil Türk beyliğine bağlı Şeyh Seyfettin Erdebili’nin torunu olarak 1487 yılında Haydar erden olma, Halime Begüm Alemşah kadından doğma olarak dünyaya gelmiştir.
Birilerinin uydurduğu gibi Acem değil Türk’tür. Ömrü boyunca Türklüğe hizmet etmiş, Türklük için çalışmış, Türkçe konuşmuş, Türkçe yazmış, Türkçe yaşamıştır.
Şah İsmail’in dedesi Şeyh Seyfettin Erdebili, 1252–1334 tarihleri arasında yaşamış bir İslâm bilginidir. Aleviler arasında başvurulan yüce bir kaynak olan Şeyh Safi Buyruğu’nun yazarıdır.
İslâm bilgini olduğu kadar, devrinde şöhreti halk arasında yayılmış, saygıyla yâd edilmiş devlet adamı kimliğini de sahiptir.
Onun soyundan gelen Şeyh Haydar, bugünkü Anadolu Türk Aleviliğinin kurucusu sayılır.
Anadolu, Horasan, İran ve Irak’taki Türkmenleri istikrarlıca örgütlemiş, kendine tabi etmiştir.
Günümüze kadar akan uygulamalarından biri, kendi tebaasını rahatlıkla tanıyabilmek için başlarına Kızıl başlıklar taktırmasıdır.
Böylelikle başlarına kızıl başlıklar takan Türkler, Şeyh Haydar’ın askerleri olduklarını belli ederlerdi.
İşte bugünkü Kızılbaş denilen Türkler, Haydarın yani Şah İsmail’in babasının ordusudur.
Halime Begüm Hanım ise, Akkoyunlu devletinin son hükümdarı Uzun Hasan’ın kızıdır.
1493 yılında, Şah İsmail’in babası bugünkü Horasan’ın Şirvan bölgesinde hüküm süren Sultan Yakup’un ordusuyla yaptığı savaşta öldürüldü. Horasan, Orta Asya’dan gelen Türklerin uğrak yeri olarak saldırıya açık ve gayette cazipti. Buranın cezp edici koşulları, Türkler arasında kanlı savaşlara neden oluyordu.
13.yüzyılda da bu topraklar uğruna savaşlar sürmüş, ancak yabancı eline geçişi Koloner Pesyan’ın mücadelesi sonunda olmuştur. Pesyan, Horasan’ı ölümüne savunmuşsa da, Fars ordularınca bozguna uğratılmıştı. Şeyh Haydar’ın öldürülmesinden sonra Yakub’un askerleri, ardından gelecek kimseyi bırakmamak için Şah İsmail’in ve annesinin peşine düştüler.
Annesi Begüm hanımla birlikte kaçan Şah İsmail, Ata dergâhında babasının müritlerince koruma altına alındı. Burada din bilgileriyle olduğu kadar savaş sanatının incelikleriyle de yetiştirilen küçük Şah, 13 yaşına geldiğinde Şirvan’a giderek babasının öcünü aldı. Babasını öldüren Sultan Yakup’un komutanı Ferruh Yaser’i öldürerek Şirvan topraklarını ele geçirdi. Horasan’da hâkim oldu.
14 yaşında bugünkü Azerbaycan topraklarını, 15 yaşında Tebriz’i ele geçirip, ölümsüz ünvanı ŞAH’lığı aldı. Henüz 15 yaşında, bugünkü Diyarbakır’dan Hindistan’a kadar tanınan, hürmet gösterilen, umut bağlanan genç bir hükümdar olmuştu.
Şah İsmail’in hükümdarlıktan, komutanlıktan başka bir diğer üstün vasfı da edebiyatçılığı, şairliğidir. Türk dilinin üstadı olan büyük hükümdar, Türk diline ihanet etmemiş, onu geriye atmamıştır. Devletin resmi dili yapmış, emri altında bulunan Fars halkına Türkçe konuşma zorunluluğu getirmiştir.
Devlet hazinesi gibi tebaasının yüreğinde yaşatmış, dilinde söylendirmiştir. Sadece dilciliği ve şairliği bile onu hürmetle yâd etmeye yeter. Divan ve Dekname adında kitapları vardır. Türkçeden başka dil kullanmamış ve kullandırmamış, yabancı milletlerin dillerine özenmemiştir. Şiirlerindeki dil bugün bile güncelliğini yitirmemiş, akışkanlığı, canlılığı, fikri yönüyle en nadide eserler olarak anılmaktadır.
Efsane hükümdar 1524 yılında Azerbaycan’da vefat etti. 37 yıllık kısa yaşamında Türklüğün ve Türkçe’nin adını yüceltme ülküsünden bir an feragat etmeden saltanat sürdü. Türbesi Erdebil’dedir. Erdebil, bugün İran İslâm Cumhuriyeti devletinin Fars hâkimiyeti altındaki ezeli Türk yurdu Güney Azerbaycan içindedir. Şah İsmail’in Ata ocağında bugün Fars bayrağı yellenmekte, kaybedilmiş Türk topraklarının üzerini Farslar çiğnemektedir.
Men pirimi hak bilirem,
Yoluna gurban oluram,
Dün doğdum bugün ölürem,
Ölen gelsin işte meydan…
Türk’ün kılıcıyla biçimlenmiş bu dünyada sadece 37 yıl yaşamış, çağının savaşçısı, hükümdarı, edebiyatçısı, siyasetçisi, din adamı olmuş ve Türk tarihinde tartışmasız yüksekliğe ermiş Şah İsmail’in hayatını anlatmak güçtür. Onun gibi bir Türk hükümdarı hakkında yazmak, bilim ve her şeyden önce millî vicdan sahibi tarihçilerin işidir. Millî vicdandan mahrum kalmışların ellerinde yazılan Türk tarihi, facia haline gelmekte ve Türklüğü birbirinden ayırmaktadır. Benim Şah İsmail Hatayi hakkında yazmamın sebebi, böyle yüce bir Türk hükümdarı hakkında sahte imzalar veya imzasız olarak yazılıp çizilen hakaretlere artık bir dur demek ve aleyhinde yapılan bütün bu kötü propagandanın yanlışlığını ispat etmek içindir. Türk milleti, mazideki hiçbir hükümdarına dil uzattırmayacak, uzatanlarla cebelleşecektir.
Onun gibi bir Türk hükümdarı ancak saygı ve rahmetle anılmalıdır. Geçmişine söven, tarihini inkâr eden, mazideki kahramanları yerenler ancak beynelmilellerdir. Devşirmelerin düşmanlığını fazlasıyla kazanan Şah İsmail’in bugünkü torunları Alevi inançlı Türkler, pirlerine, hükümdarlarına duydukları sevgi ve sadakatin bedelini uğradıkları hakaretlerle ödemeye devam ediyorlar.
Adı saygıyla yâd edilen bir başka Türk ülkesi olan Azerbaycan’da adına şehirler kurulmuş ve en büyük Türk olarak anılmaktadır.
Halen halk arasında dolaşan çirkin ve asılsız, hayal ürünü hikâyeler herkesin malumudur. Şah İsmail’in torunlarına yönelen düşman oklar, sadece onları vurmakla kâfi kalmıyor, 481 yıl önce Tanrısına kavuşmuş Hatayi’nin anısına da uzanıyor. Nasıl bir gaflettir! Nasıl bir densizliktir! 481 yıl önce bu dünyadan göçmüş, gitmiş, giderken ardında Azerbaycan topraklarını emanet, İran’ı yadigâr bırakmış büyük Türk başbuğuna dille, sözle, çirkin yermelerle saldıran çirkefler var.
Başbuğ İsmail Güney Azerbaycan ve Azerbaycan’da hak ettiği değeri bir nebze olsun almaktadır. Azerbaycan’da adını taşıyan il ve devlet kurumları vardır. Türkiye dışında bütün Türk ellerinde Ulu Türk sıfatını taşıyan Şah İsmail Türkiye’de ise şuursuz tarihçilerin saptırmaları sonucunda bir İran hükümdarı, bir Türk düşmanı, nifak sokucu, neticede bir Kızılbaş’tır.
Acem yurdunda kurduğu devletin resmi dilinden ordusundaki askerlerine kadar her şeyi Türkçe olan bir devlet Osmanlı hayranı ümmetçi sözde tarihçilerin kaleminden çıkarak bir İran devleti haline dönüşmüş ve Cumhurbaşkanlığı forsundaki uydurma 16 devletin arasına bile girememiştir.
Hangi Türk atasına sövebilir? Bunu yapabilen biri Türk olduğunu iddia edebilir mi?
Mazi sövülmek için değil, şeref duymak içindir.
Kökümüz, mazimizde bütün azametiyle parıldarken bizim ona sırt çevirmemiz, geleceğimizi kaybetmekle aynı anlama gelir. Türk tarih tezinde birtakım hatalar vardır.
Orta Asya Türk tarihi Çinlilerin günlükleri ile açığa çıkarken, Anadolu topraklarındaki tarihimizde İran, Bizans kaynaklarından yazılmış, hatta devşirmelerin eliyle değiştirildiği bile olmuştur. Böyle olduğunun en büyük alametlerinden biri de şudur: bazı değersiz kimseler yüceltilirken, değeri ulu Türkler yerilmiş, hatta günah keçisi ilan edilmiş, ardından sövülür hale gelmiştir.
Türk tarihinde hükümdarlar arasında taraf tutulmamalıdır. Türk padişahlarının yanlışları üzerinde tartışılabilir, ders alınması için. Ama hakaret asla edilemez, saf tutulamaz, ayrım yapılamaz. Şah İsmail, Türk dünyasının en görkemli hükümdarlarından biri olarak mazinin şeref aynasından bize bakıyor. Onu tanımamız için, ona lâyık olmamız için bizden görev bekliyor. Onu tanımak ve lâyık olmak, Türklüğü tanımak ve Türklüğe lâyık olmaktır.
İran’ın şahısan, Türkistan hanı!
Mürşid-i kamilsen, cihanın canı.
14 yaşında tahta geçen Şah İsmail, Osmanlı tarihçilerinin göstermek istedikleri gibi Acem değildir. ”Acem mülküne oturmuş bir Türk Hakanı’dır”. Tıpkı Rum topraklarında oturan Osmanlı’nın Rum olması gerekmediği gibi, Acem topraklarını ele geçiren Şah İsmail’in de İran topraklarında hüküm sürdüğü için Acem olması gerekmez. Safevi devletinin başkenti Tebriz, Azerbaycan’ın en önemli kentlerinden biridir. Gerek nüfus, gerekse kültür bakımından Tebriz Türk’tür. Bugünkü İran devletinde nüfusun yarıya yakını Azerbaycan Türkü’dür. Tarihte coğrafya adları kavim adları yerine sık sık kullanılmaktadır. Urfalı Mateos da vakayinamesinde Anadolu’ya gelen Selçuklu ordularını ”İranlı kavimler” olarak tanımlar.
Bugün İran’da yaşayan Türk boyları şunlardır; Azeri, Kaşgay, Avşar, Kaçar, Şahseven, Türkmen, Karakalpak, Hamse, Kengürülü, Karadağlı.
Şah İsmail, devşirme Osmanlı tarihçilerinin ‘etrak-ı bi-idrak ” veya ‘nadan’ olarak tanımladığı Türkmen-Türk adına şiirlerinde şu güzel anlamı yükler ”Sen ey Türk-i peri peyker ”(Sen ey peri vücutlu, melek endamlı Türk ). Ulu atası Şeyh Safi ”Pir-i Türk ” olarak tarihi belgelere kayıt düşülmüştür. Hırslı, zeki, iyi eğitimli, inançlı, adaletli, şair ruhlu ve cömert bir liderdir. ”Ululuk istersen, kulluk eyle” diyecek kadar alçak gönüllü, topların, tüfeklerin üzerine yalın kılıç gidecek kadar cesur fakat tüm bu olumlu yanlarına rağmen düşmanlarına karşı oldukça acımasızdır.
Divanında Türk kimliği karşısında Arap ve Acem kimliğini küçümser. Hatta onları haksızlıkla suçlar.
Yetdükçe tükenir Arab’un kuy u meskeni,
Bağdat içinde her nice Türkman kopar.
Şirvan halaiki kamu Tebriz’e daşına
Mülk-i Acem sorar ki, kıyamet kaçan kopar?
Şah İsmail, Şirvan’da hüküm süren Şirvanşahlar hanedanlığının kendisini Anuşirevan veya Acem soyuna dayandırdığı gerçeğinden yola çıkarak Acemliler için kıyametin geldiğine hükmetmektedir. Bu Şah İsmail’de ”Türk” kimliğinde duyulan aşırı bağlılığın ”milli taassup” duygusuyla bütünleştiğini açıkça ortaya koymaktadır .”Ey Türk titre ve kendine gel” diyen Göktürk Hakanını göz önüne almazsak ‘kavmiyetçilik’ bilinci bu denli yüksek başka bir yöneticiye rastlamak mümkün değildir.(bkz.5)
Zamanla devşirme yöneticilerin eline geçen Osmanlı, kuruluşundan bir süre sonra kurucu unsurlar olan Türkmenlere artık sırtını dönmüştür. Askerini, yöneticisini devşirme Hıristiyan ahaliden alan Osmanlı, Türkmen’i ordusunu besleyecek, vergi alacak, savaşlarda ön saflara sürülecek bir zümre olarak görmektedir.
Tabi ki burada Osmanlı’nın bir kurnazlığını da gözden kaçırmamak lazım. Devşirme görevini icra edip gitmektedir, yönetimde hak iddia edecek ne siyasi ne de etnik bir gücü vardır. Oysa Türkmen’in arkasında bazen binlerce obadan oluşan boyu-aşireti vardır. Oğuz -Türk töresine göre güçlü bir Türkmen beyi yönetimde hak iddia edebilir. Osmanlı basit bir şekilde bu törenin önüne geçmiştir. Devşirmeleri kullanarak Türkmen’leri yönetimden uzak tutmuş, onları her zaman bir tehlike unsuru olarak görmüş, yer yer büyük aşiretleri bölerek yerleşik hayata geçirmeye çalışmış yer yer de Hıristiyan azınlıkları ve yerleşik Türkmen’leri Sünni-İslam potası içinde eritmiştir.
Amerikalı ortaçağ tarihi uzmanı Rudi Paul Lindner, Göçebeler ve Osmanlılar adlı eserinde, Osmanlı-Safevi çatışmasının basit bir İslami anlayış faklılığı olarak değerlendirmemesi gerektiğini, olayın kır ve tarım, göçebe ve çiftçi, Habil ve Kabil arasındaki eski bir mücadelenin devamı olduğunu belirtiyor ve ekliyor; Habil’in katili Kabil yerleşik bir çiftçiydi, Habil de göçebe. İran Safevileri 16. yüzyıl başlarında Osmanlı güçleriyle savaşa tutuştuğunda , ”İran” güçleri büyük ölçüde Türk’lerden, Osmanlı’nın ”Türk” askerleri de büyük ölçüde Balkan halklarından oluşuyordu. Sırp ya da Arnavutları Osmanlı’ya dönüştüren yalnızca çocuklarının askere alınması değildi. Türk olmayan Osmanlılar yalnızca Bizanslılar değildi .(bkz.10)
Gerçekten de olay merkez-çevre çelişkisidir. Yerleşik unsurların hâkim olduğu Osmanlı ordusu merkezde, göçebe unsurlara dayanan Türkmenler yani Safeviler merkezin dışındadır. Oysa Osmanlı ordusunun bel kemiğini oluşturan Yeniçeriler aynen Safevi Türkmenleri gibi İmam Cafer mezhebinden, Hacı Bektaş tarikatındandır. Buradaki asıl çelişki ekonomik ve etniktir. Yeniçeriler ve diğer devşirmeler merkezde oldukları için yerleşik sistemin ve devletin tüm nimetlerinden fazlasıyla faydalanmaktadırlar, Türkmenler için böyle bir durum söz konusu değildir.
Bektaşilerle Kızılbaş Türkmenlerin kaderi ise Bektaşilerin 16 Haziran 1820 tarihinde Padişah 2.Mahmut tarafından yasaklanmaları ile kesişir. Devletin içinde olan Bektaşiler artık Kızılbaşlar gibi taşraya sürülmüştür. Tekkelerin kapatılması, kovuşturmalar, sürgünler, idamlar ve benzeri uygulamalar Yavuz’un döneminde Kızılbaşların başına gelenlerle benzerlik arz etmektedir. Tabii ki zor koşullar inanç olarak aynı olan bu iki gurubu birleştirmiştir. Artık adları Alevi-Bektaşi olarak birlikte anılır olmuştur.
Safeviler Devleti, Anadolu’dan giden 24 Oğuz boyuna bağlı Türkmenler tarafından kurulmuş, Türk kültür ve töresine göre düzenlenmiş bir devlettir. İçinde Acem, Arap, Kürt vs. etniklerden tebaalar vardır ama kurucu unsurları ve yöneticileri Anadolu Türkmen’leridir. Osmanlı tarihçisi Hoca Sadeddin Efendi,”bir alçak başına tac alıp çıktı, idraksiz Türkler etrafında mürid oldular ”(bkz.4) diyerek, Şah İsmail’i ve Kızılbaş Türkmen devleti Safevileri kast etmektedir.
Şevket Süreyya Aydemir’den alınan aşağıdaki diyaloglar Osmanlı’daki Türk kavramını ve Kızılbaşların Türklüğünü çok yalın bir şekilde yansıtmaktadır;
”Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
—Biz hangi milletiz? Deyince de her kafadan bir ses çıktı;
—Biz Türk değil miyiz? Deyince de hemen
—Estağfurullah!
Diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk.
Asırlarca süren maceradan sonra tek sığınağımız ancak Türklük olabilirdi.
Fakat ne çare ki bu ”Biz Türk değil miyiz?” diye sorunca ”Estağfurullah diye cevap verenlerin görünüşüne göre TÜRK demek KIZILBAŞ demekti.” (bkz.14)
Osmanlı devletinin kuruluşunda da Türkmenler kızıl börk giymektedir. İtalyan kaynakları Osman Bey’i ”kızıl börk Otman’ ‘olarak kaydetmişlerdir. Orhan Bey zamanında devlet görevlilerine ak börk giydirilmiş, böylece yönetici sınıf ile halk (Türkmen) birbirinden ayrılmıştır. Osmanlı tarihçileri, Anadolu Türkmenlerinden oluşan Osmanlı ordusu askerlerini ”kızıl börklü” olarak tanımlamaktadır. (bkz3) Daha sonraları Otman Gazi her nasılsa Osman Gazi olmuş, kızıl börke (Kızılbaş )de oldukça kötü anlamlar yüklenmiştir. Aslında Safeviler devletinin kuruluşu, Osmanlı’nın kuruluşu ile benzeşmektedir. Ana kaynak ”Kızıl Börklü Türkmenler”dir, gazilerdir.
Osmanlı vergi toplama işini bazı yöneticilere ve derebeylerine ”götürü ” vermiş ”sen bana bu kadar ver, ne toplarsan topla ” demiştir. Devşirme yöneticilerin akıl vermesiyle o kadar ileri gidilmiş ki Ortaçağ Avrupa’sında görünen ”bekaret vergisini ” aynen taklit ederek ”gerdek gecesi hakkı”adı altında, Anadolu topraklarında uygulamışlardır. Ekende biçende ortalıkta görünmeyen Osmanlı yemeye gelince ortaktır Türkmen’e. Anadolu, Türkmen için yaşanır bir yer olmaktan çıkmıştır. Ağır vergiler altında ezilen, horlanan Anadolu Türkmenleri bunlardan dolayı ”Açılın kapılar Şaha gidelim ” demektedir. Bir Osmanlı tarihçisinin(Kemal Paşazade) de belirttiği gibi
Türkler terk ettiler diyarlarını
Yok pahaya sattılar davarlarını.
Pir Sultan’ın dizelerindeki bazı detaylar o günlerin Anadolu’sundaki sosyal kargaşayı açıkça anlatmaktadır.
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez,
Bozulmuş aşiret, il boz uk, bozuk.
Erdebil dergâhı Anadolu Türkmenleri için bir çekim merkezi olmuş, Anadolu’dan İran’a çok ciddi bir nüfus göçü başlamıştır. Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlu, Varsak, Çepni, Arabgirlü, Turgudlu, Bozcalu, Acirlu, Hınıslu, Çemişkezeklu, Kaçar, Avşar, Bayat, Karamanlu, Bayburtlu, İspürlü, Beydili (bkz 11) boylarına mensup Türkmenler akın akın Safevi’ye katılmışlar, Kızılbaş-Türkmen devletini yüceltmişlerdir. Bu Anadolu Türkmenlerinin devşirme Osmanlı’ya tepkisi olarak algılanmalıdır.
15. yüzyılda Anadolu’daki bazı Türkmen ayaklanmaları şunlardır: Şah Kulu Baba ayaklanması (1511), Nur Ali Halife ayaklanması (1512), Bozoklu Şeyh Celal ayaklanması (1518), Şah Veli ayaklanması (1519), Baba Zünnun ayaklanması (1526), Zünnunoğlu Halil ayaklanması (1527), Kalender Çelebi ayaklanması (1527) .
Bu ayaklanmalar Osmanlı ve Selçuklu tarihçilerinin sık sık söz ettikleri ”ayağı çarıklı, başı kızıl börklü ”Türkmenler tarafından icra edilmiştir. Bu ayaklanmalarda esas neden iktisadidir. Dinsel ve etnik boyut daha sora gelir. Bu dönemde Anadolu çoğunlukla Alevi-Türkmenlerden oluşmaktadır. Bu niteliğiyle Türkmenler, Sünni-devşirme Osmanlı’ya muhalif olup Safevi-Türkmen devletine daha yakındır.
Şah İsmail’in ortaya çıkışıyla Anadolu Türkmenleri, kendi soylarından, kendi inancından bir öndere sahip olmuş ve onu bir kurtarıcı görerek bağlanmışlardır. Dünya tarihinde bir lidere bu derece bağlılık örneği yoktur. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran yolunda geri dönmek isteyen askerlerine, Şah’ın askerlerinin ”Şah için ölmek ” için birbirleriyle yarıştıklarını söyleyerek, ‘sizler geri dönelim derken utanmıyor musunuz?’ diye sormuştur (Kühün-ül-Ahbar bkz.2). Gerçekten de kendilerinden sayıca oldukça fazla olan ve çağının son tekniği toplar, tüfeklerle donanmış Osmanlı ordusuna karşı ok, yay, kılıç gibi klasik silahlarla cesurca savaşmışlar fakat toplar ve tüfekler karşısında yenik düşmüşlerdir. Yavuz topların tüfeklerin ardında savaşırken, Şah atına binmiş kılıç elde en önde savaşmış, hatta bir ara Yavuz’un çadırına çok yaklaşmış, Osmanlı askerleri bütün güçleriyle ordugâhı savunmak zorunda kalmışlardır. Şah, Yavuz’un en iyi adamlarından biri olan Malkoçoğlu’nu kendi elleriyle bir kılıç darbesiyle ortadan ikiye, kelleden ata kadar bölmüştür. Şah İsmail bu olayı kendi dizelerinde şöyle anlatıyor:
Şah bir kılıç urdu ki
Kelleden indi ata
Melhuçoğlu (Malkoçoğlu) attan düştü
Şah anda geriye kaçtı
Beş yüz elli tüfekçi
Şah’ın ardına düştü
1783’de Paris’te yayınlanan Osmanlı İmparatorluğu Tarihi adlı eserde Selim’in, Şah İsmail’in güçlerinin sayısını bir türlü öğrenemediğini yazıyor ve ekliyor;
”İranlılar hükümdarlarına o kadar bağlıydılar ki, içlerinden bir tanesi bile Selim’in tarafına geçmedi; oysa Türklerden birçoğu Şah İsmail’in ordugâhına sığındılar”
Bu kaynakta Şah’ın güçlerinin sayısı 30.000 olarak verilmiş ve tamamının atlı süvari birliği olduğunu, Şah’ın piyade askerinin olmadığını aktarıyor .”Osmanlı güçlerinin çok altında ” olduğu da özellikle belirtiliyor (Osmanlı güçleri 150.000 civarında kaydedilmiş kayıpları da 30.000 olarak veriliyor). Diğer kaynaklarda olmayan başka bir detay ise şöyle aktarılıyor; İran geleneklerine göre (bu Türkmen geleneklerine göre olacak çünkü bunun örneğini Türk tarihinde Baba İshak yakalanmasında en son olarak da Kurtuluş Savaşımızda görebiliriz) kocalarını savaşta yalnız bırakmamış birçok kadın buldular. Ayrıca ölüler arasında kocalarıyla birlikte omuz omuza savaşmış olan birçok silahlı kadının cesedine rastlandı. Selim bunların kendilerine yakışır bir şekilde gömülmelerini emretti. Şah İsmail, kendi tarihçisi Rumlu Hasan’ın, Ahsenü’t Tevarih adlı eserinde aktardığı gibi Tanrının kendisine ve askerlerine yardım ettiğine inanıyor ve (Bakara suresi 249) ”Nice az topluluk var ki, Tanrının izniyle çok topluluğa galip gelmiştir” ayeti doğrultusunda hareket ediyor, kendisinden kat kat büyük ordulara saldırmaktan çekinmiyordu. Çaldıran’a kadar da hiç bir savaşında yenilgi görmedi. Osmanlı ateşli silahları kullandığı halde Şah İsmail bunları inancı gereği kullanmıyordu.
Bu eserde (1783 Paris) aktarılan başka bir konu ise iki hakanın savaşmalarının bir sebebinin de ”Kürtlerin kışkırtması” olduğu yolundadır. Başka kaynaklar da bu görüşü destekliyor. Kürtlerin sık sık yön değiştirdikleri, ikili oynadıkları ve Safevi’ye karşı Osmanlı’yı kışkırttıkları, savaştan sora da bu hizmetleri karşılığında Doğu Anadolu’yu Osmanlı’dan aldıkları tarihi bir gerçek. (Bu gün de aynı oyunu Ortadoğu’da malum güçleri arkalarına alarak oynamaya çalışıyorlar mı? Başkaları savaşacak, onlar toprak sahibi olacaklar.)
Dilerseniz Safevi – Kürt- Osmanlı ilişkilerine bir göz atalım:
Paolo Giovio ‘nun Türklerle İranlılar arasındaki savaşla ilgili anlattıkları işte bunlardır. Söyledikleri Şah İsmail’in selefi ve kayınpederi Uzun Hasan’ın ordusunda hizmet etmiş olan Angiolello’un anlattıklarına üç aşağı beş yukarı uymaktadır. Bu yazar, eğer Sultan, İsmail’in Türkiye sınırındaki derebeyleri ve özellikle Şah’ın düşmanı olan Kürtler tarafından kışkırtılmamış olsaydı, hiç bir zaman İsmail’e karşı savaşa girişmemiş olacağını söyler. Bitlis dağlarında yaşayan Kürtler, İsmail’in Tatarlara karşı savaşmakta olduğu ve kuvvetlerinin uzakta, ta Horasan’da bulunduğu sırada Selim’i İran’a davet etmişlerdir .(bkz 10)
Kürtlerin Safevi düşmanlığının nedenini Safevi kaynaklarında bulmak mümkün.
Han Muhammed Ustacalu ve Sarıkaptan Zülkadir arasındaki savaş;
Han Muhammed, padişah ordusundan ayrılıp, Kara Hamit ‘e yöneldi. Oranın egemeni Emir Bey Musullunun kardeşi Gaytemiz Bey karşı geldi ve şehri teslim etmedi. Bu nedenle yiğit gaziler çölde kışladılar. Diyarbakır Kürtleri, ordunun dört bir yanına saldırıp, tek tek yakaladıklarını öldürüyorlardı. Gıda stoku yok denecek kadar azalmıştı. Gıda stokunun tükenmekte olduğunu öğrenen Han Muhammed, Kürtlerin kışlasına yöneldi, fakat Kürtlerin bulunduğu yere ulaşmanın ve onları ele geçirmenin zor olduğunu görünce,(bir savaş hilesine başvurdu) onlardan kaçmaya başladı. Kürtler de kendisini izlediler. Düzlüğe geldiğinde, Muhammed Han, can yakan bir şimşek gibi onlara çarptı. Kürtlerden birçoğunu öldürdü ve yaraladı. Kürtler de kılıç ve süngülerle kıyamet gibi etkin ordudan bazılarını öldürdüler. Sonunda fetih ve zaferin esintisi Muhammed Han’dan yana oldu ve Kürtler kaçtılar. Gaziler onları izlediler ve yaklaşık yedi bin kişiyi öldürdüler. Onların bölgesinden çok miktarda ganimet ve yiyecek ele geçiren gaziler daha sonra ordularına döndüler.(bkz. 1)
912 (1506–07) Yılının Olayları
Hakan İskender Şan ( Şah İsmail) bu yıl Hoy’da kışladı. Büyük emirlerini Kürt Sarım’ın üzerine yolladı. Zafere sığınmış ordu, o yolunu yitirmiş gurubun ülkesine varınca, Kürt’ler gök gibi yüksek dağlara sığındılar. Gaziler onların memleketini yağmaladılar ve o imansızların çoğunu öldürdüler. Bu sıralarda Sarım’ın çatışmaya hazırlandığını ve bu amaçla dağın eteğinde bulunduğunu öğrendiler. Zaferi ilke edinmiş askerler o işe yaramazı defetmeye yöneldiler. Kürtler de savaş amaçlı adımlarını ileriye atınca aralarında çetin bir savaş cereyan etti. Her taraftan da çok sayıda insan öldürüldü. Ünlü Emirlerden Şamlu Abdi Bey ve Tekeli Mühürdar Sarı Ali de öldürülenler arasındaydılar. Bayram Bey Karamanlu ve Hulefa Bey padişah ordusuna döndüler .(bkz 1)
914 (1508–09) Yılının Olayları
Han Muhammed Ustacalu, Mardin yaylasını onurlandırdı, Kardeşi Kara Bey’i Cezire’yi yağmalamak için gönderdi. Kara Bey buyruğu yerine getirdi ve imansız Kürtlerin çoğunu öldürdü ve çok miktarda ganimetle Mardin’de Han’ın ordusuna katıldı (bkz 1)
Yukarda da görüldüğü gibi Safevi güçleri sık sık Kürtlerle savaşmaktadır.
Osmanlı- Kürt ilişkileri
Şark Kürt beylerine yazılan Çaldıran fetihnamesidir:
Emirlerin iftiharlısı, büyüklerin, Allah’ın esirgeyiciliğini kazanan doğu memleketleri beyleri ikbaliniz devamlı ve sonunuz hayırlı olsun. Diğer Kürt aşiretleri ve kabile reisleri, temiz askerleri, bu meliklerin ve illerin kethüdaları ve erleri, Allah şanınızı ıslah etsin.
Bu fermanım size ulaşınca her birinize malum olsun ki iş bu (Recebin 2.günü-Yevmelerbaa) 23 Ağustos1514 çarşamba günü öğle vaktine yakın (Zuhu-i Kübara) Erdebil Oğlu İsmail dinsiz ve ayini fesatlı olan karşıma çıktı. Allahın yardımı ile göz açıp kapayıncaya kadar mağlup olup kaçtı. Ne tarafa kaçtığı da bilinemedi. Şimdi temiz inanışlarımız ve bağlılığımızla saadet kapıma olan sadakatinizi ortaya koyma fırsatını kaçırmamanız için cihan değerindeki uyulması gereken fermanımı gönderip buyurdum ki…(bkz. 7)
Çaldıran her iki Türk devleti için de dönüm noktasıdır. Savaştan sonra Yavuz Hilafeti de ele geçirip Osmanlı’yı koyu Sünni bir şeriat devleti haline getirmiştir. Mısır’dan getirdiği ve İran’dan kaçıp kendisine sığınan Sünni ulemanın da desteğiyle Anadolu’yu hızla Sünnileştirme eylemine başlamıştır.
Fakat bu Osmanlı için sonun başlangıcıdır…
Koyu bir taassup devri başlamış, ”mest üstüne mesh verilebilir”diye fetva veren Şeyh-ül İslam Çivizade, 1542 tarihinde Kanuni tarafından görevden alınmıştır. Ebussuud Efendi kahve içmeyi, satranç oynamayı, ipek giymeyi, altın ve gümüş takıları Hıdrellez kutlamalarını günah saymıştır. Din yoluyla insan davranışlarını ve sosyal hayatı tekelci bir biçimde kontrol eylemi, yeşil salatayı bile dini bir mesele yapacak kadar ileri gitmiştir. 17. yüzyıldan sonra Osmanlı toplumunda dini hoşgörü iyice azalmış (Avrupa bilim ve teknolojide ilerlerken) Osmanlı sigara, kahve içmenin, büyüklerin elini öpmenin, mezar ziyaretlerinin sema ve raks, matematik eğitimi almanın haram olup olmadığını sorgular hale gelmiştir. – 10 -(bkz.13 )
21.yüzyıl Türkiye’sinde de ne yazık ki benzer eğilimler gittikçe artmaktadır.
Diğer taraftan Çaldıran sonrası Anadolu Türkmenleri Safevi devletindeki etkisini yitirmiş, Safeviler de giderek Şii-Fars devletine doğru dönüşüm başlamıştır. Bu durumda Anadolu Alevi- Türkmenleri Şii- İran’a da, Sünni- Osmanlı’ya da mesafeli kalarak erimekten kurtulmuşlar, kültürlerini ve kendilerini bu güne taşımışlardır.
Savaşın diğer bir olumsuz yönü ise Türkistan-Anadolu yolunun kapanmasıdır.
Ertuğrul oğlu, Sultan Osman oğlu, Uğurhan oğlu, Sultan Murat oğlu, Yıldırım Beyazıt oğlu, Sultan Muhammed oğlu, Sultan Murat oğlu, Sultan Muhammed oğlu, Sultan Beyazıt oğlu, Sultan Selim veba hastalığıyla (şirpençe’den ölmüştür ) öldü. Acımasız bir padişahtı. Saltanatı sekiz yıl, sekiz ay ve sekiz gün sürdü. Memleketi Anadolu, Rumeli, Teke ili, Maraş, Kefe, Şam, Halep, Mısır ve Diyarbekir idi. Dört kez savaştı .(1)
Sultan Şeyh Safiyeddin (Safi) oğlu, Sultan Sadreddin oğlu, Sultan Hace Ali oğlu, Şeyh İbrahim oğlu, Sultan Cüneyd oğlu, Sultan Haydar oğlu, Şah İsmail’e hastalık musallat oldu. Receb ayının on sekizi (22 mayıs 1524 ) inde Hakka yürüdü.
O Hazret, halka ve emrinde olanlara karşı adalet ve sevecenlikle yaşadı, büyüklüğünün korkusundan kimse halka karşı zulüm ve zorbalık kapılarını açamazdı.
Ne kılıçlar kullandı nezaketinden
Ortaya koydu çıplak varlığını
Ne egemenlerde istek ve amaç birliği
Ne kadılarda rüşvet zayıflığı
O devirde dürüstlüğünden
Yoktu kehribarın çekiciliği
Her kim ki gece gibi sakladı
Sabah vakti cezası müjde oldu
Terazi gibi taşlandı
Zenginliğe yönelen boşuna
Otuz sekiz yıl yaşadı. Saltanat dönemi yirmi dört yıl oldu. Memleketi Azerbaycan, Irak-ı Acem, Horasan idi. Bazen de Diyarbakır, Belh ve Mevr’i de elinde bulundurudu.
O Hazret, savaş meydanında etkili kılıç kullanan yırtıcı aslan, toplantılarda ise cevher yağdıran bulut gibiydi. Bonkörlükte, tam ayarlı altınla değersiz bir taş, onun gözünde farksızdı. İradesinin yüceliğinden deniz ve madenden elde ettikleri, onun bir günlük bahşişini bile karşılayamazdı. Hazinesi çoğunlukla boştu. Avlanmaya düşkündü, sadece aslan öldürürdü, aslan haberi getirene at ve eyer, panter haberi getirene değersiz at verilmesini buyurmuştu. Aslan ve panter öldürmeye yalnız giderdi.
O Hazret, saltanat döneminde beş savaş yapmıştır. Birincisi Cebani’de Şirvan Şahı Ferruhyesar ile, ikincisi Şerur’da Elvende ile, üçüncüsü Hemedan’ın Alma Kulağında Sultan Murat ile, dördüncüsü Mevr civarında Şeybek Han ile ve beşincisi de Çaldıran’da Sultan Selim ile.(bkz.1)
Anadolu topraklarındaki Baba İshak ayaklanmasından sonra ikinci büyük Türkmen hareketi olan Safeviler ve önderi Şah İsmail Hatayi, Anadolu Aleviliğinin yedi ulu ozanından biridir. Öz Türkçe söylediği şiirlerle, liderlik vasıflarıyla, Anadolu Alevi- Türkmenlerin gönlüne taht kurmuş, aradan yüzyıllar geçmesine rağmen değerini yitirmemiştir.
Allah-Allah deyin gaziler, gaziler deyin şah menem.
Karşu gelin, secde kılın, gaziler deyin şah menem.
Uçmakta tuti kuşuyam, ağır leşkerlü başıyam ,
Men sufiler yoldaşıyam, gaziler deyin şah menem.
Ne yerde eksen biterem, handa çağırsan yeterem
Sufiler elün dutaram, gaziler deyin şah menem.
Mansur ile darda idim, Halil ile narda idim
Musa ile Tur’da idim, gaziler deyin şah menem.
Bir sıradan berü gelün, Nevruz edün şaha yetün
Hey gaziler secde kılın, gaziler deyin şah menem.
Kırmızı taclı, boz atlı, ağır leşkerlü heybetlü
Yusuf peygamber sıfatlu gaziler deyin şah menem.
Hatayi’yem al atluyam, sözi şekerden datlıyam
Murtaza Ali zatluyam, gaziler deyin şah menem.

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı TARİH içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.