Elif Sedef Çelik – Türk Edebiyatında Kadının Serüveni: İmgeden İnsana Yolculuk

Edebiyat, toplumsal gelişim ve değişimlerin yansıtıldığı bir aynadır. İnsanın bir fert olarak, toplumdan bağımsız yaşaması nasıl düşünülemez ise, insan elinden çıkan edebi eserlerin de ortaya çıktığı toplumun, sosyal yapısından tecrit edilmesi mümkün değildir. En ferdi düşünen, tamamen şahsi duygularını, kendi iç âlemini dile getiren, şair ve yazarların eserlerinde bile içinde yaşadıkları toplumun derin izleri görülebilir.

Türk kadınının aydınlanma ve çağdaşlaşma mücadelesi, edebiyatımızdaki roman karakterlerinde, şiirlerde tasvir edilen sevgili imgelerinde bile yer almıştır. Örneğin Divan şiirinde, kadın, sevgili olmaktan ibarettir. İnsani olandan sıyrılmış, sadece estetik planda var olmuştur. Divan şairlerinin, kafiye ve biçim oluşturma çabalarında var olan ve özellikleri, benzetildiği şeylerden parça parça anlaşılan bir tasvirdir. Öyle ki bütün Divan şairleri aynı sevgiliye tutkundur! Çünkü tek bir sevgili değil, üstünde bütün güzellikleri taşıdığı varsayılmış sevgili kavramı, Divan şiirindeki kadını betimler.

Tanzimat edebiyatıyla birlikte edebiyatımıza bir “yeni” kavramı girmiştir. Bu kavram kendini, şiirde vatan, özgürlük gibi temaların işlenmeye başlamasıyla gösterir. Roman, öykü gibi edebi türlerin ilk örneklerinin verilmesi de bir yeniliktir. Fertlerin bir birey olarak yer bulduğu bu edebi türlerde, kadın da ete kemiğe bürünmüştür. Artık insani özelliklere sahip olan bir bireydir. Hatta Şair Evlenmesi, eserinde yer alan Kumru Hanım karakteri, Müştak Bey’e âşıktır ve görücü usulü evlenmenin doğurduğu yanlış anlaşılmaları eleştirebilmektedir.

Tanzimat’la başlayan öz girişimini geliştirmeyi bir kenara bırakıp, yeniden biçimci bir anlayışa bürünen Servet-i Fünun edebiyatında kadın, kötü karakter özellikleriyle ön plana çıkar. Bireyin, siyasi iklim dolayısıyla yöneldiği umutsuz ruh hali, gerçek ve karşılıklı aşka inanmayan, mutluluğu yasak aşkta arayan ve hayatına intihar ederek son veren roman karakterleriyle vücut bulur. Abdülhamit istibdadını yaşayan bir dönem üzüntü ve buhran dolu günlerini adeta Bihter’in intiharına üzülerek dışa vurmuştur.

Kadının Milli Mücadele Dönemi edebiyatındaki özelliklerine fikir ve duygu sahibi olmasının yanı sıra bir özelliği daha eklenir: Toplumsal hayatın bir öznesi olmak. Artık o, Dağlarca’nın şiirindeki Elif’tir. Mustafa Kemal’in kağnısı adını verdiği kağnısıyla gece gündüz demeden cepheye silah ve erzak taşır. Gözünü kırpmadan ölen öküzün yerine geçebilecek kadar yiğittir.

Anadolu’nun “Ateşten Gömleği”ni giymeyi göze alarak cepheye giden Ayşe Hemşire’dir. “Hiçbir şeyden korkmayacağım!” yeminini ederek, Kuvay-i Milliye neferlerine yardım eden, Aliye Öğretmen’dir. (Vurun Kahpeye) İstanbul’da rahat bir hayat sürmek varken, öğretmenlik yapmak için Anadolu’nun köylerine giden Çalıkuşu Feride’dir. Acımasızlığıyla olduğu gibi görevini layıkıyla yapmasıyla da dillere nam salan kasabanın tek müdiresi Zeliha’dır. (Acımak)

1940 yıllarının edebiyatında kadın, artık her şeyiyle somut bir insandır. Sokakta karşılaşabileceğimiz herhangi bir kadındır. Bazen bir şoförün karısı bazen bir memur, bazense rejide çalışan bir işçidir. Tüm erdemleriyle, kusurlarıyla, güzelliğiyle ve çirkinliğiyle, gerçek bir insandır.

Tüm bu örnekler düşünüldüğünde, kadının edebiyatta var olma süreci ile toplumsal hareketlerin ilerleme ve yükselme dönemleri arasında bir paralellik olduğu görülmektedir. Yani kadın, toplumsal hayatta yer bulduğu ölçüde edebi eserlerde yer bulmuştur; toplumsal hayatta ilerlediği ölçüde, yaratılan tasvirlerde insanlaşmıştır.

Elif Sedef Çelik

TGB İstanbul İl Yöneticisi

http://tgb.gen.tr/yazi/71/Turk-Edebiyatinda-Kadinin-Seruveni–Imgeden-Insana-Yolculuk

About Çetin Bayramoğlu

Şairim , insanım.
Bu yazı EDEBİYAT içinde yayınlandı ve olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.